ManşetTarihÜst Gündem

“İnsan Hakları, Özgürlük, Demokrasi Söylemleri, İslâm Dünyası Toplumlarına İyilik, Hak ve Adalet Kazandırmaz”

Atasoy Müftüoğlu İslami Analiz’de yayımlanan yazısında,’Bugünün nihilist dünyasında Batı’yı ilgilendiren sorunlar sorun olarak görülüyor, insanlığın karşı karşıya bulunduğu sorunlar sorun olarak görülmüyor. Bu sorunlar yerel sorunlar olarak geçiştirilebiliyor. Tamamlanmamış, yarım kalmış, kırılgan, biçimsel bağımsızlıklara sahip oldukları için, kendi aralarında bir dayanışma iradesine ve özgürlüğüne sahip olmayan İslâm dünyası ülkeleri,kimi zaman konjonktürel, kimi zaman mevsimlik/dönemlik meşruiyet imkanları arıyor. Türkiye örneğinde yaşandığı üzere, siyaset çoğu zaman seküler referanslarla, kimi zaman milliyetçi referanslarla, kimi zaman mezhepçi referanslarla, kimi zaman resmi ideolojinin referanslarıyla, zaman zaman da, ihtiyaç duyulduğunda, sembolik ve folklorik İslâmî referanslarla sürdürülüyor. Biçimsel bağımsızlıklara sahip ülkelerde, resmi ideolojinin, dünya düzeninin resmi ideolojisi olduğunu önemle hatırlamak ve hatırlatmak gerekiyor’ ifadelerinde bulundu.

Yazının tamamı şu şekilde:

Günümüzde hem Avrupa hem de Amerika ideolojik önceliklerini ve ideolojik değerlerini evreselleştirerek, bir tür evrensellik emperyalizmi gerçekleştirerek, bu önceliklerin ve değerlerin kontrolü altında dünyayı yeniden şekillendirmeye çalışıyor. Modern tarihin başlarında evrenselliğin ne olduğunu Fransa biliyordu, şimdi Amerika belirliyor. Amerikan normlarına göre tasarlanan bir dünya düzeni ile karşı karşıya bulunuyoruz. Günümüzde, bütün dünyada bütün değerler,kavramlar ideolojik önceliklere göre sonuna kadar esnetilebiliyor. Bu nedenledir ki, uluslararası hukuk her durumda araçsallaştırılabiliyor, siyasallaştırılabiliyor. Emperyalist güçlerin hangi konuya ilişkin olursa olsun, yaptıkları açıklamalar, değerlendirmeler ve yorumlar tartışma dışı tutularak kabul edilebiliyor. Dünya siyaseti açık uçlu, tartışmalı, muğlak kavramlarla sürdürülüyor.

Bugünün nihilist dünyasında Batı’yı ilgilendiren sorunlar sorun olarak görülüyor, insanlığın karşı karşıya bulunduğu sorunlar sorun olarak görülmüyor. Bu sorunlar yerel sorunlar olarak geçiştirilebiliyor. Tamamlanmamış, yarım kalmış, kırılgan, biçimsel bağımsızlıklara sahip oldukları için, kendi aralarında bir dayanışma iradesine ve özgürlüğüne sahip olmayan İslâm dünyası ülkeleri,kimi zaman konjonktürel, kimi zaman mevsimlik/dönemlik meşruiyet imkanları arıyor. Türkiye örneğinde yaşandığı üzere, siyaset çoğu zaman seküler referanslarla, kimi zaman milliyetçi referanslarla, kimi zaman mezhepçi referanslarla, kimi zaman resmi ideolojinin referanslarıyla, zaman zaman da, ihtiyaç duyulduğunda, sembolik ve folklorik İslâmî referanslarla sürdürülüyor. Biçimsel bağımsızlıklara sahip ülkelerde, resmi ideolojinin, dünya düzeninin resmi ideolojisi olduğunu önemle hatırlamak ve hatırlatmak gerekiyor. Resmi ideolojiyle uzlaşmak, ya da, koşullar gereği de olsa, resmi ideolojiye dahil olmak Avrupa değer sistemine dahil olmak, yani Hıristiyan/ Yahudi mirasına, Avrupa Aydınlanma değerlerine dahil olmak anlamına geliyor. İstisnai ve özel bir kültür olduğu iddia edilen Avrupa kültür ve değer ve sistemin insanî değerler olarak kategorize edilmesi ve evrenselleştirilmesi, Avrupalı olmayan kültürlerin ve değerlerin insanlık dışı olduğunu söylemeye çalışmak demektir. İslâm’a ve Müslümanlara yönelik her tür saldırının temelinde, İslâmın, Batı’nın merkezi rolünün, istisnailik iddialarının ve ontolojik üstünlük iddialarının, reddedilebilir olduğunu kanıtlayabilecek bir tasavvura sahip olması meselesi yatıyor. Bu endişe Batı’yı evrensel değerler üzerinde tekel oluşturmaya sevkediyor. Küresel tahakküm evrensellik aracılığıyla sürdürülüyor.

Bugün, dünya düzeni, realist pragmatizm temelinde, kapitalist ve neoliberal emperyalizm yoluyla şekilleniyor. Realist pragmatizm Suudi Arabistan örneğinde görülebileceği üzere, Amerika-İsrail dış politikası doğrultusunda tercihte bulunmak anlamı taşıyor. Bu durum, siyasal iddiaları da içeren İslâmî tüm hareketleri/yapıları/çevreleri bir kez daha marjinalize etmek, etkisiz kılmak üzere projelendiriliyor. Amerika-İsrail çıkarlarını gözetmeleri koşuluyla, dünya düzeni nezdinde hiç bir mutlak monarşi sorun teşkil etmiyor. Ancak, Filistin’de Hamas’ın demokrasi yoluyla iktidarı, dünya düzenini çok derinden rahatsız ediyor. Özgürlük ve demokrasi kavramları da, realist pragmatizme göre, daha doğrusu bırakınız yapsınlar kapitalizme göre tüketiliyor. ‘’İnsan Hakları’’, ‘’özgürlük’’, ‘’demokrasi’’ söyleminin, İslâm dünyası toplumlarına hiç bir şekilde iyilik, hak ve adalet kazandırmadığını anlamak ve bilmek gerekiyor. Demokratikleşme, Batılılaşmanın bir başka tezahürüdür. Günümüzde demokrasi ihracı, Irak, Afganistan ve Suriye örneklerinde de görülebileceği üzere askeri şiddet, her tür yıkım, dehşet verici işkence anlamına geliyor.

Aziz İslâm’ın siyasal alandan,hafızadan ve bilinçten dışlanmasıyla birlikte başlayan içsel zaaflar, güçsüzlükler, parçalanmalar, İslâmî bütünün yeniden inşası konusunu büyük ölçüde imkansız kılıyor. Yeniden inşa’nın mümkün olabilmesi için, hayatın her alanında, tarihin ve siyasetin her alanında, sömürgeleştirilebilir olmaktan çıkma iradesini ortaya koymak gerekiyor. Siyasal alanın/tecrübenin Batı’ya özgü, Batılılar tarafından üretilebilir bir gerçeklik olarak yoğun bir propaganda konusu olduğunu biliyoruz. Bizler, bugün, Müslümanlar olarak bilgi’nin, bilincin, felsefenin kurumsallaşmasına, entelektüel, kültürel, siyasal, ekonomik ve askeri yeteneklerimizi çoğaltmak yerine, popülizmleri ve hamaseti kurumsallaştırmaya, çoğalmaya çalışıyoruz. Popülizm ve hamaset, dil’in, bilgi’nin, düşüncenin ve kültürün klişelere indirgenmesi demektir. Böyle bir sürece hiçbir gerekçeyle kayıtsız kalınamaz. Gerçeklikten bağımsız hamaset dili meşrulaştırılamaz. Hamaset dilinin kurumsallaşması, Batı merkezli hegomonik dil, söylem ve kültürü çok daha güçlü hale getirir.

İslami bütünün yeniden inşa’sını, siyasal bir vizyonu da içerebilecek şekilde gündeme alacağımız için, İslam’ı ancak, kültürel-folklorik-kozmetik-manevi bir kategoriye dönüştürerek konuşabiliyoruz. Bu nedenle de, Müslümanlar olarak, İslami düşünce/kültür/ilahiyat hayatı olarak, Batı sonrasını hiç bir bağlamda konuşmuyor, konuşmaya teşebbüs bile etmiyoruz. Bütün bunlar olup biterken, tuhaf bir şekilde İslami fetihlerden söz etmeye devam ediyoruz. Geçmişte Batıni-hikemi spekülasyonlarla mutlu olduğumuz, tatmin olduğumuz, işlevsiz/siyaset dışı zamanlarla bütünleştiğimiz için, tarihe kayıtsız kalmış, tarihi umursamamış ve tarihe çok geç kalmıştık. Bugün, bir kez daha, toplumlarımızı şekillendiren din’i-politik popülizm uyuşturucuları sebebiyle paradigmatik bir yozlaşma, çaresizlik, tükenmişlik durumu yaşıyor, emperyalist mevcudiyetin ne kadar derin, ne kadar kuşatıcı olduğunu ne yazık ki fark etmiyoruz. Hayatın eksiksiz bütün boyutlarını, alanlarını, din’i hayatı da, içerisine alabilecek şekilde değiştiren, dönüştüren, şeyleştiren, ticarileştiren, hayatı bütünüyle kendi mantığı doğrultusunda yeniden yapılandıran, yöneten kapitalist emperyalizmin derin mevcudiyetinin farkına ve bilincine varamamak, insanlık için olduğundan da fazla, Müslümanlar için dehşet-engiz bir durumun adıdır.

Sömürgeci/kolonyalist dilin, bilginin, siyasetin belirleyiciliği sürdüğü için, sürdürüldüğü için, İslami siyasal ufuk/tasavvur/tahayyül gündemimizden çıkmış ya da bir şekilde çıkartılmıştır. Bireysel dindarlık, bireysel ibadet pratikleriyle sınırlı bir din algısı dışında İslami failliğe özgü bir vizyonumuz yoktur. Maruz kaldığımız din’i-politik popülizm uyuşturucuları sebebiyle bugün ne yazık ki, emperyalist mevcudiyetin boyutlarını fark etmeksizin hayatlarımızı sürdürebiliyoruz. İslami bütünü temsil ve tecrübe edebilecek dile, bilgiye, söyleme ve ahlaka yabancılaştığımız için, bugün insani, ahlaki, İslami evrenselliği üretemiyor, ideolojik-ırkçı-kapitalist evrenselliğin bir parçası haline geliyoruz. Evrensel ufku düşünme ve üretme yeteneği kazanabilmek için, klişeleşmiş yaklaşımları/gelenekleri sürdürmekten vazgeçmeliyiz. Zira, klişeleşmiş yaklaşımlar, kapsamlı farkındalıklara, sorumluluklara geçit vermezler. Modern-seküler dünya görüşünün kavramsal-kurumsal çerçevesini içselleştirmek, bunlarla uzlaşmak ya da bütünleşmek, bu dünya görüşünün evrensellik, istisnailik ve üstünlük iddiasını kabul etmek anlamı taşır. Romantik ve metafizik sınırların dışına çıkmayı düşünmeyen düşünce hayatımız, sanat ve edebiyat hayatımız, bu içe kapanma nedeniyle siyasal ve tarihsel sorunlarla hesaplaşamıyor. Siyasal ve tarihsel cevaplar üretemiyor. Her ne pahasına olursa olsun, İslami düşünce hayatının, sanat-edebiyat hayatının, kültür hayatının, entelektüel/politik tiranlık ve mutlakıyetçilik karşısında, modern-seküler kibir karşısında, kapitalist sömürü karşısında, siyasal tahakküm karşısında yürütülecek bağımsız bir mücadeleye İslami katkılarda bulunması gerekir.

Etiketler

Öne çıkan makaleler

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Close