“Sadece Dinden Merhamete Bir Yol Çıkmaz, Merhametten Dine Giden Yollar da Çoktur..”

Prof. Kemal Sayar Nihayet Dergisi için kaleme aldığı "Dine Karşı Din" başlıklı yazısında Kur'nsız Müslümanlığın, sahte ve gösterişçi dindarlığın insan psikolojisine etkilerini anlatıyor..

Prof. Dr. Kemal Sayar / Dine Karşı Din

Nihayet Dergisi

Saklandığı yerde onu kimsenin bulamadığı bir kız çocuğu, zaferinin için sıra bir mağlubiyete dönüştüğünü hisseder ya, işte öyle bir şey. Neden kimse beni bulmuyor? Yoksa kimse beni gerçekten aramıyor mu? Herkes sırtına bir sıkıntı yüklenir de gelir buraya, o kadın olmanın derdini yüklenip gelmiş. “Kadın olmakla, sınırlı olmakla ilgili düşünceler beni yoruyor” diyor, “televizyonlardaki kimi hocalar haklıysa ben öğrencilerimin karşısına başı açık çıkmakla hem günaha giriyor hem de onları günaha sokuyorum. Çalışmakla günaha girme düşüncesi beni intihar edecek noktaya getirdi. Bütün hocalar böyle düşünüyor sanıyorum.”

Dindarlıkla vesvese bazen birbirine gider gelir. Vesveseli düşünceyi dindarlığın bir cüzü sayanlar, o zehirli kuyunun suyuyla sarhoş olur ve o sarhoşlukla daha da derinlere iner, sonsuz bir burgaçta azap içinde salınır durur. Evhamlı düşüncenin kılı kırk yaran titizliği, aklın serabını kişiye hakikat diye gösterir de o kişi, iç hayatını keskin bir kurallar manzumesi hâline getirir. Bir keresinde bir şoför gelmişti, bir misafirlikte kazara eline aldığı ilmihali okumaya başlamış ve sonunda kendisini en sarsıcı evhamın, en koyu vesvesenin içinde bulmuş ve zihni “Acaba nerede günah işliyorum?” sorusundan mefluç olmuş bir hâlde, soluğu doktorun ofisinde almıştı.

Televizyon hocalarının ürküttüğü bu hanım da günahkâr olduğu düşüncesinden kendisini alamıyor, ürkek bir serçe gibi konacağı bir dal, yüreğine dokunacak bir merhamet eli aranıyordu. Çok değil bir hafta sonra, yıllar önce bir derdi için uğramış, şimdi çiçeği burnunda bir uzman hekimin mesajı düştü posta kutuma: “Son dönemde ülkemizde yaşanan olaylar beni ve çevremdeki insanları çok etkiledi; dinî cemiyetler, hocalar o kadar farklı şeyler söylemekteler ki insan yönünü bulmakta çoğu zaman zorlanıyor; en yakın arkadaşlarım bile dinleriyle ilgili şüphelere düştüler. Bu durum beni çok üzüyor. Ben de şüpheci bir insanım, eşelememeye çalışıyorum gerçekten ama bazen kafam çok karışıyor, kalbi mühürlenmiş insanlardan olmaktan korkuyorum. İnanın daha çok okumaya da korkuyorum şüphelerim artmasın diye.”

Bundan birkaç ay önce, yetmişine merdiven dayamış, düzenli camiye giden bir abi bana “Das Kapital’i okudum, kafam karıştı” demişti. Nasıl yani? İçine bir kurt düşmüş, acaba bu kitabı okursam imanım zedelenir mi, demiş ve oturup baştan sona kitabı okumuştu. Sonrası fenalık. Kendi kendisine sorduğu sual şuydu: Şimdi imanından mı olmuştu? Artık namazlarını ihlasla kılmıyor muydu? O artık bir günahkâr mıydı? Şüphe, tatsız bir sakız gibi, çiğnendikçe insanı yorar.

Türkiye’de bir deprem oluyor. İnsanların ayaklarını bastıkları, kimliklerini devşirdikleri o sağlam zemin sarsılıyor, o en müşfik aidiyet yara alıyor. Bir psikiyatri hekimi olarak sokaktaki hayatın, televizyondaki hayatların, belki en çok da siyasetin insanların ruhuna bu kadar çabuk nüfuz ederek onları zıpkın yemiş balık gibi çaresiz bırakmasına şaşırıyorum. Etrafımızda “Bizi içine al!” diye bağıran ne çok dert var. Ve biz ne kadar da geçirgeniz. Her sabah uyandığımızda binlerce dert ruhumuza üşüşmüş hâlde bitap kalkıyoruz. “Niçin varım?” sorusuna cevap aradığımızda yöneldiğimiz o büyük esenlik kaynağı, acımasız televizyon tartışmalarıyla, kendi marazlarını marifet diye yutturan hokkabazlarla, ondan kendisine dünyalık devşiren bilumum ticaret erbabıyla yaralanmıştır artık. Nereye gidecek şimdi çaresiz insan? Yeryüzünde bir anlam arayan kişi, hangi gölgelikte konaklayacak? Şimdi hangi merhem o yaralı gencin yüreğindeki çatlakları sıvayacak? Bir ikindi güneşi içine kaçmış gibi sevinçle parlayan inanmış ruhu, şüphenin oklarıyla delik deşik etmek neden?

Dini, tekliften tehdide, hitaptan ithama çeviren çarpık bir bilinç kendini gizleme ihtiyacı duymaksızın ulu orta “tekfiir!” diye bağırıyor. Modern tekfir, samimiyet ve hakikati sadece kendi tekelinde gören, kendisine ve hizbine mutlak bir yanılmazlık atfeden, başkalarının kalbini yarıp da içine bakmışçasına onlarda riyakârlık teşhis eden kibir fedailerinin mesleğidir. Atanamamış generaller. Ülkenin, insanın ve dinin sınırlarını kendi nefislerine göre eğip bükenler. Kendisine benzemeyeni yolun ve hayatın dışına iterek ilerleyen hakikat sömürgecileri. Kenara ittikleri arasında, yüreğinde filizlenen imana bir mucize görmüş gibi bakıp da onu tarif edemeyen gençler var. Cinsiyetinden, insanlıklarından, Müslümanlıklarından tereddüde düşürdükleri kadınlar var. Bir vehimler ormanında yolunu kaybetmiş, düşe kalka yitirdiği hakikati arayan adamlar var.

İman, itimattır bana sorarsanız, Allah’a itimat, varlığa itimat. Etrafında sürekli bozulma gören insanın kendi nefsiyle bir meselesi vardır; başkalarında sürekli bir samimiyetsizlik arayan kişi, haddi zatında kendi karanlığından saklanmaktadır. Kâinat oluş ve bozuluş üzeredir madem, olgun kişi başkasının günahlarının peşine düşmez. Olgun insan, hem kendisinde hem başkasında yükselmenin imkânlarını gözetler. Serhat boyunda bir nöbetçi gibi, gelmekte olan insanın türkülerini söyler. İman ümidi korumaktır, ışık karanlığı bir kenara iterek değil, karanlığın tam da kalbinde parlar.

“Takkeni çıkarırsan başına şeytanlar işer” dedikleri yeğenine üzülüyor, çocuğun inancının bir korku çağırma seansıyla zedelenmesine hayıflanıyor. Karşımda duran bu kadın için inanç, artık bir yüksek gerilim hattından ibaret. O nazenin ruh, bir kez daha, hangi sözü duyup da örselenecek? Allah’ın evine şifa ve merhamet bulmaya gelmiş kişiyi, oradan kovmaya kimin gücü yeter? İnanç esenliktir: Çok insanlar dinledim, ruhlarını o esenlik kayasına yasladıkları için dünyanın belalarından incinmemişlerdi. Dünya ayak uçlarına kadar gelir de daha ileri gidemez onların. Ötelerin kokusuyla yaşayan adamlar.

Kimi insanlar dinledim, inanç ve şüphe arasında med-cezirlerle yorulmuş ruhlardı. Sepehri’nin şiirindeki gibi: “Neyi seyrediyorsun, yalnız?/ Yukarıda ışığın bir günlük çiçeği/ Aşağıda, rüzgârın karanlığı/ Beyhude bekleme/ Gece daldan dökülmeyecek/ Ve Allah’ın penceresinde ışık yok”. Kimileri inancını bir mukaddes azap gibi gönlünü kırbaçlamakta kullanır. Kimileri ruhsal marazını dindarlık kisvesine bürür. Takıntılı dindarlık, asabi dindarlık, kindar dindarlık. İnsan egosunun en büyük hilesi insana kendi hâllerini pek sevimli göstermesi. “Kim ki yeni terleyen bıyığına sakalına sevdalanmışsa ölünceye dek bu daireden dışarı adım atamaz” demişti Hafız. İnanç insanın kendi kendisine beslediği o büyük sevdayı kırabildiği, kendi benliğine dair sorular sordurabildiği ölçüde bir tekâmüle kapı aralar. Kendi kör nokta ve uçurumlarını fark edemeyen bir benlik, dolap beygiri gibi aynı dairenin etrafında döner durur.
Dindarlığın aldığı bu kıyıcı biçimlerden aklımızı ve nesillerimizi korumalıyız. İnsanları inancın alanına girdiklerinde kapıldıkları yüksek voltajdan korumalıyız. Habaseti dava adamlığı, kıyıcılığı mücadele olarak pazarlayan o zehirli dilden insanımızı korumalıyız. Kendi paranoyak muhayyilesini bize hakikatin sesi olarak yutturan, kendi ego savaşını hak ile batılın savaşı olarak ambalajlayan kalpazanlardan gönlümüzü korumalıyız. İtimat edebilmek için masum insanlar olmamız lazım. Sadece dinden merhamete bir yol çıkmaz, merhametten dine giden yollar da çoktur. İyi müminler elinden ve dilinden emin olduğumuz insanlardır, her nefes alışta iyi insanları da sağlam bir imana taşıyacak imkân vardır. Gönül ki bir aynadır, kirlendiğinde dünya da sisli puslu akseder ona. Gönül ki bir aynadır, kinlendiğinde kirlenir. “Ve artık güzel bir yüzü başka uykularda ara” diyor şair, kendi uykumuzun rüyalarını, o uykuların güzel yüzlerini korumalıyız.
Ey televizyondaki adam, ey YouTube vaizi. Bak bu kadın sizden gelen sihâm-ı kaza yüzünden, ruhu kevgir gibi olmuş, ağlıyor. İnsanı yüceltmiyorsanız bari alçaltmayın. Ya hayır söyleyin ya da susun.