İlim adamı...
Bilim adamı...
Devlet adamı...
Filankesin adamı...
Balık adam...
Örümcek adam...
Spor adamı...
Sanat adamı...
İş adamı...
Dava adamı...
Siyaset adamı...
Din adamı...
Halk adamı...
Allah'ın adamı...
Fen adamı...
Alem adam...
Dağ adamı...
Her devrin adamı...
Hesap adamı...
Kardan adam...
Hukuk adamı...
Görünmez adam...
Satılık adam...
Çim adam...
Çöp adam...
Usta adam...
Cahil adam...
Âkil adam...
Mert adam...
Cesur adam...
Korkak adam...
Yiğit adam...
Delikanlı adam...
Zamane adam...
Bu liste uzar gider. Kaht-ı rical denip durur ya son birkaç asırdır. İnanın boş lakırdı! Her türden adamın bolluğunda beyhude söylenmiş besbelli...
Ama bir dakika!
Bu kaht-ı rical söylemi... Herhangi bir sıfata muhtaç olmaksızın; has, yekpare ve sadece "adam" hasretine yönelik bir ifade olmalı... Demek ki mazinin bir köşeciğinde "adam" mefhumu kayıplara karışmış!
Meğer bu sebepten ara ki bulasın nidası çınlar kitap sayfalarında...
Gerçi kitapların vaziyeti de adam mevzuu kadar netameli... Kitapsız adamlarla, adamsız kitapların kapışmasıysa cabası...
Neyse! Bayram arefesi... O kayıp adamı resmeden üstad Abdürrahim Karakoç ile bağlayalım:
"Güneş yükselmeden kuşluk yerine
Bir adam camiden döndü evine
Oturdu sessizce yer minderine
Kızı “Bayram” dedi, yalın ayaklı
Adam “Bayram” dedi, tam ağlamaklı...
Eli öpüldükçe içi burkuldu
Konuşmak istedi, dili tutuldu
Güç belâ ağzından bir “off! ” kurtuldu
Oğlu “Bayram” dedi, sırtı yamalı
Adam “he ya” dedi, gözü kapalı...
Düşündü kış yakın, evde odun yok
Tenekede yağ yok, çuvalda un yok
Yok yoka karışmış; tuz yok, sabun yok
Avrat “Bayram” dedi, eğdi başını
Adam “evet” dedi, sıktı dişini...
Çalışsa ne iş var, ne cepte para
Dağ oldu içinde büyüyen yara
Dikti gözlerini karşı duvara
Takvim “Bayram” dedi, silindi yazı
Adam “öyle” dedi, bağrında sızı...
Döndürse yönünü herhangi dosta
Yaralı, gariban, dul, yetim, hasta
Yıllar, aylar, günler erirken yasta
Yer-gök “Bayram” dedi, ağzını açtı
Adam “Bayram” dedi, evinden kaçtı!.."