Akıl Dişi Ağrıyan Adam

Abone Ol

Karadeniz'in hırçın dalgalarından feyz alan bir ruhu olduğunu fark etmek için, derin çözümlemelere ihtiyaç bırakmayacak kadar sade ve pürüzsüz bir adamdı. Adam tabirini özellikle kullanmak lazım... Zira hakikatli adamdı.
Kalemine; Ahi Evran'ın, Yunus Emre'nin, Hacı Bektaş'ın, Mevlânâ'nın yoğurduğu Anadolu öylesine sirayet etmişti ki...
Cerbezeli hatta biraz kavgacı üslubunun içinde o tadı yaklayabilmek zor değildi.

Mütefekkir tanımına, zamanımızdan misaller getirilecek olunsa, içlerinden birinin o olduğunu ifade etmek, fikir namusunun gereğidir şüphesiz... Tefekkür çilesi bazen öyle zahmetli olur ki... Kimileri çıktığı bu yolculuktan vazgeçerek, tefekkür hırkasını çıkarmayı tercih eder. O...
Hırkasını hiç çıkarmadan, bir başına da kalsa yürümüştür.
Çünkü derdi olan bir adamdır.
Dertsizliğin verdiği konfora pey vermeden, kimseciklerin soramadığı ve/veya sormayı akıl edemediği suallerin peşinden samimi bir şekilde gitmiştir. Zaten fikri karakter ve gücü de bu samimilikten zuhur eder. İsyan ahlakı denilen husus da samimiyet olmaksızın bir mana ifade etmez! Bu hasletlerin yansıması olmalı ki; evirip çevirmeden hep kitabın ortasından konuşurdu.

Kompartmanlara taksim edilmiş fikir dünyamıza (?) saf ve samimi bir mercek tutuşunu, marjinalite ile dikkate değer olmaktan çıkarmaya tevessül eden bir ortam ve yaklaşım var olsa da...
Bunun irfan perspektifinde, Anadolu'nun kadim söyleyişiyle çürütüldüğünü belirtmeden geçmeyelim.
Zira Anadolu irfanında "Atın iyisine doru, yiğidin iyisine deli derler."

Elbette beğenilir, beğenilmez. Elbette fikirleri makbul görülür, görülmez. Bu tefekkür ikliminin gereği olan bir seçme hürriyetidir. Farklı bakış açılarının getirdiği zenginlik, tefekkürün gücüne güç katar. Samimiyet üzere yazan, düşünen ve anlatan bir mütefekkir ise; ait olduğu toplum için ayrıca kıymetlidir.
Zira eskiler boşuna "Barika-i hakikat müsademe-i efkardan doğar" dememiştir.
Bu zaviyeden bakınca O... Müsademe-i efkarın yabana atılmayacak bir azası idi.

Dünya yolculuğunu, cuma günü tamamlamış olduğunu öğrendiğimde... Burukluk ve hüzün başka bir yüzüyle girdi koluma... Edebiyat ve tefekkür dünyamızın özgün bir parçası olan Nihat Genç, dâr-ı fenâdan dâr-ı bekâya irtihal etti. Onu hep akıl dişi ağrıyan adam olarak gördüm. Fikri çilesini hürmetle karşıladım. Bütün fikirlerine katılmasam da; her meseleye tarihi ve medeniyet birikimimiz çerçevesinden samimiyetle yaklaşması hürmetle yâd edilmesi için kâfi...
Son zamanlarda çokça kullanır olduğumuz yerli ve milli kavramının, tefekkür kulvarında boy gösteren müşahhas bir numunesiydi.
Bugün belki yaygın bir aks-i sadası yok gibi görünüyor olsa da...
Önümüzdeki on yıllarda, Nihat Genç'in bıraktığı eserlerin "Cemil Meriç etkisi" olarak tanımlayabileceğim bir tesir alanı oluşturacağını iddia etmek istiyorum. Öyle dudak bükmeyin bu savıma...
Zira bizim topraklarda edebiyat ve tefekkür ehlinin kıymeti vefatından sonra anlaşılır.
Allah Nihat Genç'e rahmet eylesin...
Rabbim ailesi ve yakınlarına sabırlar ihsan eylesin...
Mekânı cennet olsun...

Şair Bâki'nin dediği gibi:
Bâki kalan bu kubbede hoş bir sâdâ imiş...

{ "vars": { "account": "PASTE_ANALYTICS_ACCOUNT_ID" }, "triggers": { "trackPageview": { "on": "visible", "request": "pageview" } } }