Ayasofya aynı zamanda bir mefkûredir, çünkü...

Bıyıkları yeni terlemeye başlamış bir grup çocuktuk. Kırıkkale’de bir otobüse doluşarak düşmüştük İstanbul yoluna.

Seyahatimizin yegâne maksadı, Milli Türk Talebe Birliği tarafından düzenlenen “Zincirler Kırılsın Ayasofya Açılsın” adlı mitinge katılmaktı.

Yetmişli yıllarda gençlik çağını yaşayan iki yiğit adam vardı başımızda: Cemil Dilsiz ile merhum Ahmet Arıca!

Mitingin adı, aynı zamanda sloganımızdı. İstanbul’a vasıl oluncaya kadar söylemekten seslerimizin kısıldığı bir slogan!

Marşlar da söyledik yol boyunca, hasret kokan Anadolu türküleri de...

Abilerimizin sohbetlerini dinledik Ayasofya ve işgal altındaki birçok mescitlerimiz üzerine...

Benim İstanbul’a ilk gelişimdi üstelik! Ona sevdalandığım ve Rabbimiz’den beni bu şehirde yaşatmasını niyaz ettiğim ilk vakit!

Polis ve jandarma tarafından çelik kalkanlarla kuşatılan Ayasofya’yı açmak bir yana, ellerimizi asırlık taşlarına sürerek onunla selamlaşamamış, onunla yüz yüze durarak hasret bile giderememiştik elbette ama, bir otobüs dolusu çocuk olarak, ilme’l-yakîn olan bir mefkureyi ayne’l-yakîn hale getirmiştik.

Şimdi Ayasofya’nın yeniden cami oluşunu görmemi nasip eden Rabbimiz’e şükrederken, bir film şeridi gibi kayıp gidiyor, üstünden yaklaşık yarım asrın geçtiği o günlerden belleğime kazınan görüntüler ve kendimi, “mefkûresi olmayanın, şerefli bir hayatı sürdürmek konusunda fikri de yoktur” sözünü tekrarlarken buluyorum.

Biz o zamanlar mefkûre teriminin ne olduğunu biliyor muyduk? Hiç sanmam. Mefkûre teriminin tarihi çok eski de değildir üstelik. 1930’lu yıllarda Ziya Gökalp tarafından, Fransızca ideal, ülkü terimlerine karşılık olarak, Arapça fkr / fikir kökünden türetilmiştir. Ama adlarını zikrettiğim ağabeylerimizin gayretlerinden, şevklerinden ve azimlerimden bizim kalplerimize vatan sahibi ve millet olmaya dair damla damla akan ulvî fikirler sayesinde neyi mefkûre edindiğimizi iyi biliyorduk. Şimdi buna yaslanarak şu iddiayı çok rahat ve emin bir şekilde söyleyebiliyorum: “Ayasofya’yı, seksen altı yıllık zincirlerinden kurtaran karar siyasi olmaktan çok, o mefkûre sahiplerinin kararlılığıdır.”

İlk bakışta Ayasofya tanımlı olan o mefkûre, gerçekte İslâm coğrafyasının tamamını içine alan bir mefkûredir. Bu genişliğiyle o, İslâm topraklarının işgal edilişine bir itirazdır; Müslümanların köleleştirilmesine karşı bir isyandır; sultan, kral unvanlarına kanarak toprağını ve halkını sömürgecilere satan insan kılıklı şeytanlara karşı bir uyanıştır; düşüncesizlik, ilimsizlik, atalet, bezginlik, siniklik, uyuşukluk... tozlarını üstünden silkeleyerek, istiklal tutkusuyla, dini-i mübin sorumluluğuyla yeryüzünde Kelime-i Tevhid’i yayma nöbeti için kıyama durmaktır.

Bu mefkûre intikam mefkûresi değildir. Bilakis gecikmiş bir hesabı görme mefkûresidir. İslâm coğrafyasında yağmalanan yeraltı zenginliklerinin; kubbe kubbe yükselen, ezan ezan çoğalan camilerin kiliseye çevrilmesinin; Müslümanlara yaşatılan ıstırap devirlerinin; yaşama hakları gasp edilmiş halkların mahkemesini kurmak ve sanık sandalyesinde oturan Batı’yı, Hint’i adalet üzere yargılamaktır.

Bu mefkûre fetih mefkûresi değildir. Bilakis sömürgecileri, zâlimleri, cânileri hak ettikleri hatlara yeniden çekmek; kendi hak ettiğimiz hatlara kendi imanımızın gücüyle yeniden yerleşmektir.

Zikrettiğimiz esaslara tabi olarak Mezopotamya, Arabistan, Filistin, Afrika, İberya, Balkanlar, Türkistan, Hint diyarı... bu mefkûreye dahildir.

Somut bir örnekle, tıpkı Ayasofya’nın dertlisi olduğumuz gibi, sayıları 491–7.000 arasındaki sayılarla ifade edilen yıkılmış, talan edilmiş Kurtuba camilerinin secde mekânları olarak yeniden hayata döndürülmeleri de mefkûremizdir.

Kurtuba’nın fethinden sonra otuz yıl kadar Müslümanlarla Hristiyanlar tarafından ortaklaşa kullanılan San Vicente adındaki küçücük kilisenin, I. Abdurrahman tarafından, Hristiyan cemaatine yüz biz dinar ödenerek alınmasıyla, o kilisenin yüzlerce kat büyüklüğünde inşa edilen Kurtuba Ulu Cami’sinin tapusunu talep etmektir.

Zira bugünkü adı Kurtuba Katedral Camisi olduğu halde, Müslümanların ibadet edemedikleri, ancak bir kısmı Roma imparatoru tarafından hediye edilen o güzelim zarif sütunlarının hunharca kesilmesiyle caminin ortasına kondurulan kilisenin ayinlere açık bulunduğu mekânın hakkını aramamak, hesap defterini olması gerektiği şekliyle kapatmamak, bunu dert edinmemek haysiyetsizliktir.

Mezkûr mefkûreyi, dipdiri bir şuura dönüştürerek, Ayasofya ile işe koyulanların elleri, idrakleri dert görmesin!

YORUM EKLE

banner5