Bir Hayal İçin Kurban Edilen Çocuklar

Sizin de çevrenizde çocuklarını kıyasıya eleştiren ebeveynler vardır eminim…

Bu ebeveynlerin çocuklarını peşinen talihsiz çocuklar olarak sayabiliriz. Talihsiz çocuklar en az yaşıtları kadar çalışkan, başarılı, asi, saygın, neşeli, özgüvenli olabilirler. Dışarıdan bakıldığında onlar da hiçbir kusur göze çarpmayabilir. Oturup konuştuğunuzda onlarda hiçbir anormallik sezmeyebilirsiniz. Hatta size gayet normal, hatta başarılı çocuklar olarak da görünebilirler. Ama nitelikleri ne olursa olsun bu çocuklar ebeveynlerinde bir hoşnutluk oluşturmayı başaramazlar. 

Ebeveynleri onlarda azarlanacak bir şeyler bulma konusunda her zaman mahirane davranırlar. Herhangi bir çocuğa gösterilmesi gereken asgari nezaketi ve anlayışı kendi çocuklarından esirgeyebilirler. Siz de bu tür davranışlara şahit olmuşsunuzdur… Bu tip velileri çocuğunu arkadaşlarının içinde küçük düşürürken görmek son derece üzücü bir durumdur.

Küçükken mahalle maçı yaptığımızda ve maç gereğinden fazla uzadığında, bizim kadar şanslı olmayan bazı arkadaşlarımız, babası kulağından çekerek götürdüğü için maçı bırakmak zorunda kalırlardı bazen. Arkadaşımızın gidişini içimiz parçalanarak izlerdik. O gece uyumadan önce, onun o akşamı nasıl geçirdiğini düşünmekten kendimi alamazdım. Çekilen kulağı, kabaran ama taşmayan göz pınarları, kimseye değil boşluğa bakan gözleri tavandan beni izlerdi. Kulağından tutulup götürülen ben olsaydım ne kadar utanç duyacağımı hayal ederdim öyle gecelerde. Bir daha o arkadaşlarımın yüzüne nasıl bakacağımı… Böyle bir olay başıma geldikten sonra onların arasına hiçbir şey olmamış gibi karışmanın ne kadar zor olacağını düşünürdüm… Arkadaşımın halini düşünürken, içinde bir yerlerin, kızarıp yanan kulağından daha çok acıdığını tahmin etmek hiç de zor olmazdı. Zaten ertesi gün maç yapmak için bir araya geldiğimizde onun bir önceki akşam olanları ne kadar içerlediğini düşük omuzlarından ve maça katılmak konusundaki çekingenliğinden anlardık. Çoğu zaman maç başlar ama o arkadaşlarımız, kendilerini maça kaptırmaktan alıkoyamayacaklarını düşünerek  sahanın kenarından izlemeyi yeğlerlerdi.

Annesinin öfkeli sesini hiçbir zaman duymamış, babasından sert davranışlar görmemiş biri olarak hayatım boyunca bu tip çocukları düşük omuzlarından ve bir yerlerden ansızın çıkacak anne ya da babalarından dolayı kaygıyla dolu duruşlarından tanımakta güçlük çekmedim. Ne giyinseler, hangi kisveye bürünseler kapanmayacak yaralarla hayata tutunuyordu bu çocuklar. Herhangi bir sorunla karşılaşıldığında suçu üzerlerine almaya, kendilerini değersizleştirmeye, varlıklarını hor görmeye herkesten daha fazla hevesli oluyorlardı. Sanki anne ve babalarının yıllarca sürdürdüğü rolü onlar üstleniyorlardı farkında olmadan. Kendilerini hiçbir iyi şeye layık görmüyor, hayatın güzelliklerinin hep başkalarının hakkı olduğunu düşünüyorlardı. Yenilgilerin değişmez kaderleri olduğunu hissediyorlardı besbelli. Bir yerde konuşsalar cılız ve tereddütlü seslerinden, ne söyleyeceğini bilmeyen kararsız hallerinden, “az sonra saçmalayacağım!” endişesiyle kızaran yüzlerinden tanıyabiliyordunuz onları. Yahut ancak art arda alınan yaralardan dolayı ruha yapışabilecek melankolik hallerinden… Kerli ferli yetişkinler de olsalar onların o kızarıp yanan kulaklarını görebiliyordunuz. Bu çocuklar hayattaki en yakınları  tarafından tam gelişme çağlarında duygusal olarak sakatlanmışlardı. Alttan alta, hayattaki bütün çabaları, kimseye göstermek istemedikleri o sakatlığı iyileştirmeye çalışmakla ilgiliydi. Ne sakatlıkla, ne de o sakatlığa neden olan anne babalarıyla hiçbir zaman ölçüsünü tutturamadıkları tuhaf, hınç dolu bir ilişki içindeydiler.   

Bu tür sorunlu ebeveynleri Allah’a, “Ben böyle bir çocuk istemiyordum!” diye şikayetlenen kimselere benzetmişimdir hep. Allah onlara tıpkı diğer çocuklar gibi eşsiz bir varlık hediye etmiştir oysa... Ancak bu kişiler, sanki sunulan hediyeden memnun olmuyor, onun değişmesi mümkün olmayan yanlarına bahaneler buluyor gibiydiler. Memnuniyetsizliklerinin nedeni kafalarındaki hayali evlada dair o görkemli portreydi… O portre, dışarıdan görüp beğendikleri komşularının ya da akrabalarının çocuklarına aitti belki de. Kim bilir?

O hayali portreyi o kadar seviyorlar ve çocuklarının doğasından o kadar hazzetmiyorlardı ki var güçleriyle kendilerine verilen çocuğu, ona benzetmeye çabalıyorlardı… Allah’ın eşsiz yaratısı olan çocuğu, O’nun daha önce yarattığı bir şeye benzetmek için kurban etmekten çekinmiyorlardı. Bunun Allah’ın cömertliğine bir isyan olduğunu düşünmeden yaşıyor, belki de kendilerini pek dindar görüyorlardı. Hallerinin, evlatlarını gözde putlara kurban eden putperestlerden farklı olduğunu düşünüyorlardı… Ki insan her fırsatta cehaletine ve zulmüne kendince gerekçeler uydurmayı bilmiştir…

Bir anne baba, şayet çocuğu için bir iyilik tasarlıyorsa… Bunun ilk adımı o çocuğu olduğu gibi; doğruları ve yanlışları, güzellikleri ve çirkinlikleri, aydınlıkları ve karanlıklarıyla kabul etmek olmalı. Bir anne baba çocuğuna hazır bir evlat şablonu ile bakmamalı ki o çocuğun doğasındaki kimseye benzemezliği, yegâneliği görmek güçleşmesin.

Modern toplum kitle iletişim araçlarıyla zihnimizi başarı ve kariyere dair bir çok hayali portreyle donatıyor. Ve içten içe o portreyi sevdiklerimize ama en çok da çocuklarımıza dayatmamızı telkin ediyor. Çocukları bu portrenin cehennemine kurban etmekten korumak büyük ve ertelenemez bir ödev bence… Ebeveyn olmanın başlıca ödevi…

YORUM EKLE

banner5