Bir üstadın izinden yürümek

Behçet Necatigil’in sözüdür: “Ne zaman bir şiir yazmaya kalksam önümde hep Ziya Osman Saba. İnsanın bir kaderi gibi, bir ya da ancak birkaç şairi olmalı.”

Benim şiirden yana nasibim olmadığından, hazretin kastettiği tarzda önümde duran bir şairim yok ama kendi zamanımdan, benden az önce yaşamış ve halen yaşamakta olan birkaç üstadım var.

Ahmed Avni Konuk (v. 1938), bunlardan biridir. Elbette onu taklit etmeye çalıştığımı söyleyemem, ancak bir acizin tesellisi tahtında onu taklit etmeye heveslendiğimi söyleyebilirim belki. Bu durumda, tıpkı Necatigil’in yazarken Saba’yı önüne almasından kaynaklanan, kalple ilgili olduğu için izahı da pek mümkün olmayan sırlı korkusuna, hürmetine benzer bir haldir benim, Ahmed Avni Bey karşısında yaşadığım.

Şöyle ki, Osmanlı’nın yıkılışına, yeni devletin kuruluşuna da tanıklık ederek, toplumsal ve siyasal planda binlerce selin kıyısından yürüyüp, yüzlerce ateş çemberinin içinden geçerek dünya mühletini tamamlamış olan Ahmed Avni Bey, hem vefatından beş yıl öne noktaladığı kırk üç yıllık memuriyet hayatında önemli başarılara imza atmış, hem de tasavvuf yürüyüşünde aynı zamanda bir mürebbi ve müellif olarak çok az insana nasip olan istikrarlı ve bereketli bir çabanın sahibi olmuştur.

Bu yanlarıyla, Ahmed Avni Bey’in hayatını detaylı olarak öğrenmek isteyenleri, sevgili kardeşim Savaş Ş. Barkçin’in Ahmed Avni Konuk – Görünmeyen Umman adlı kıymetli kitabına yönlendirerek, onun Latin alfabesiyle okuyup yazabilen biri olmasına (ve devletin de bu yönde zulme dönüşen baskısına) rağmen, eserlerini elifba ile yazmaktaki ısrarının altını çizmeliyim.

“Osmanlı Türkçesi’yle yazmak ve konuşmak yasaklandı; elifba ile tertip edilen kitaplar ya yakılıyor ya da kütüphanelerde zincirleniyor. O halde zamanın şartlarına uyarak eserlerimi yeni alfabeyle yazmalıyım” diye düşünmemiş Ahmed Avni Bey. İbnü’l-Arabî’nin, Mevlânâ’nın, Şebüsterî’nin değerli düşüncelerine zarflık eden ve ancak bu zarf içinde durulduğunda gereğince anlaşılabilir olan düşünce, dil ve elifba esasında düşünmede, hitap etmede, cümle kurmada kararlılık göstermiş.

Eserlerini ve dolayısıyla mesajlarını günü geldiğinde evlatları, torunları mesabesindeki Merhum Selçuk Eraydın’ın, hayırlı ömrü uzun olsun Mustafa Tahralı’nın Latinize ederek meraklılarının okumalarına sunacaklarını ve hatta Recep Tayyip Erdoğan’nın Osmanlı Türkçesi’ni okullarda ders olarak okutulma imkanı sağlayacağını sezmiş olabilir mi? Bunu bilemem ama onun firaset sahibi olduğunu, azgın selden kütük kapmak için değil, azgın seldeki feryatları duymak ve sahiplerine yardımcı olabilmek için çaba gösterdiğini bilirim.

Bir imparatorluk yıkılır, bir devlet kurulur; akşam okur-yazar olarak yatanların sabah okuma-yazma bilmez hale getirilecekleri bir devir başlar; devlet eliyle kılıktan kıyafete, tekkeden zaviyeye kültürün zorla değiştirildiği günler gelir; öte yandan Londra’daki bir masada cetvelle çizilen yeni haritalar yüzünden baba ile oğulun, anne ile kızın ayrıldığı bir cografya dayatılır Müslümanlara; Kudüs’ten başlayan işgal Hristiyanlara hizmet edecek vilayet gibi devletlerin kuruluşunu beraberinde getirir. Bunlar olup biterken Ahmed Avni Bey, masasına oturmuş yazmaktadır; sevenleri gelmişse ziyaretine, onlara İbnü’l-Arabî’yi, Mevlânâ’yı anlatmaktadır.

Bu bir kazanma ve kayıp riyazesine konu değildir. Bu bir manaya (imana) tabi olma meselesidir. Yerlerine yenilerinin geleceği ve gelmeleri asla bitmeyecek olan, o azgın seller bitmiş, içlerinden geçilmeye mahkum olunan o ateş çemberleri sönmüştür. Ahmed Avni Bey ise halen durduğu yerden (asil duruşundan) yeni zamanlara muvahhidane düşünceleriyle, mümin vakarıyla, eskimez, değer aşımına uğramaz mesajlarıyla akmaya devam etmektedir.

Bu yazının sebeb-i telifine gelince:

Bir önceki yazım üzerine, sevgili okurlarımdan biri Mek M. rumuzuyla şu e-postayı gönderdi:

“Ömer abi,

Müslümanların yığınla düşünsel sorunla paramparça olup zelil ve edilgen bir nesne olmaktan öte geçemedikleri bir dünyada...

Gençlerin cariyeci-köleci-kadın dövücü-ahlak üretmeyen gelenekselci din anlayışından kaçıp neye sığınacaklarını da bilmemenin şaşkınlığıyla dine ilgisizleştiği...

Tarihselcilerin ve modernistlerin her gün şapkadan yeni bir tavşan çıkaran baş döndürücü yorumlarıyla ayrı bir uç oluşturduğu bir süreçte...

Bizi getirip İbn-i Arabi’nin vahdet-i vücuduna emanet ettin ya;

Helal olsun diyorum.

Her zaman sevgiyle okuduğum abim;

İnan sen de biz de daha fazlasını hak ediyoruz.

Rabbime emanetsin.”

Bu satırlardan vaki, başlaması, bitmesi ve yenilerinin gelmesi mukadder olan azgın sellerin seslerini duymamak mümkün mü?

Duyuyoruz elbette ama aynı zamanda büyüklerimizin öğütlerinden biliyoruz ki, azgın sele içeriden müdahale edilmez, ona ancak dışında durarak müdahale edilebilir.

Allah’ın sevdiği kulları sever ve onların Allah’ın kendi katından bir nur ile desteklediği düşüncelerine sahip çıkarsak, umarız ki Allah bizim yolumuzu da kendi katından bir nur ile aydınlatır.

Bundan ötesi yoktur, ey doğduğunda ölmeye doğan kardeşim!

Bâkî ve gâlib olan ise, sadece Allah’dır.

YORUM EKLE

banner5