18. yüzyılın nazım ve nesir sahasının önde gelen isimlerinden biri olan Kânî, Tokat’ta dünyaya geldi. İlk eğitimini Tokat’ta tamamlayan şair, genç yaşta şiirle ilgilenmeye başladı ve nükteli söyleyişleriyle adını duyurdu. Gençlik yıllarının bunalımlı dönemlerinde Mevlevi şeyhi Abdülahad Dede’ye intisap etti ve 39-40 yaşlarına kadar Tokat Mevlevihanesine devam etti. Şiirdeki asıl şöhretine 1168/1755’te Hekimoğlu Ali Paşa’ya kendisini kanıtlayıp onunla İstanbul’a gittikten sonra ulaştı. İstanbul’da önce Dîvân-ı Hümâyûn kaleminde eğitime başladı ve kısa sürede eğitimini tamamlayarak "Hâcegân-ı Dîvân-ı Hümâyûn" pâyesine sahip oldu. İstanbul’a gelmesinde katkısı olan Ali Paşa’nın 1755 yılının sonlarına doğru sadaretten azledilerek Silistre’ye gönderilmesi üzerine Paşa’ya eşlik etti ve Silistre’de bir müddet Paşa'nın katipliğini yaptı. Daha sonra Ali Paşa’nın yanından ayrılarak Eflak, Rusçuk ve civar bölgeleri gezdi. Dolaştığı bölgelerde eşraftan bazı kimselerle dostluklar kurdu ve Ulah beylerinin kâtipliklerini yaptı. Eflak Voyvodası İskerletzâde Konstantin Bey’in Bükreş’te özel kâtipliği görevinde de bulunan Kânî, Voyvodanın yeğeni Alexsandr’a Türkçe öğretmek amacıyla Be-nâm-ı Havâriyyûn-ı Bürûc-ı Fünûn adında bir eser kaleme aldı.

Rivayetlere dayalı olarak Ebû Bekir Kânî’nin Bükreş’te geçirdiği yıllarda, içkiye mübtela olduğu ve mübtezel bir yaşam içinde bulunduğuna dair bilgiler kaynaklarda yer almaktadır. Yine çok bilinen “Kırk yıllık Kânî olur mu yani” sözü de onun bu dönemdeki yaşantısıyla ilgili ortaya çıkmıştır: Kânî’nin Bükreş’te bulunduğu sırada bir Romen güzeline âşık olduğu, güzelliği kadar dinine de bağlı olan kızın Kânî’yi Hıristiyanlığa davet ettiği, bunu kabul etmezse onunla evlenmeyeceğini söylemesi üzerine Kânî’nin “Kırk yıllık Kânî olur mu Yani” sözünü söylediği; başka bir rivayete göre ise sevdiği Romen kızın Kânî’ye, içkiye tövbe etmesi şartıyla onunla evlenebileceğini söylemesi üzerine aşk derdinden dolayı içkiye alışan şâirin “artık çok geç, ben içkisiz yapamam, tövbe kâr etmez, kırk yıllık Kânî, olur mu Yani” dediği; bir diğer rivayette ise Kânî’nin hiçbir yerde uzun süre kalmadığı hâlde Eflak’ta uzun zaman kalması sebebiyle kendisine irtidat isnat olunduğu, şairin de bu suçlama karşısında “Kırk yıllık Kânî olur mu Yani” sözünü söylediği şeklinde farklı rivayetler bulunmaktadır (Yazar 2010: 34).

Kânî, Sadrazam Yeğen Mehmed Paşa’nın daveti üzerine 1782 yılında İstanbul’a döndü ve Paşa’nın divan kâtipliğini yaptı. Ancak saray adab ve teşrifatına uyum sağlamakta zorlanan Kânî, Yeğen Mehmed Paşa ile olan özel ilişkilerini ve bazı sırları ifşa etmesi üzerine idama mahkum edildi. Hakkındaki idam cezasından Reisülküttâp Hayri Efendi’nin araya girmesiyle kurtuldu ve kalebent olarak Limni adasına sürgün gönderildi. Bu dönemde yazmış olduğu mektuplarından sürgün yıllarının sıkıntı ve yokluk içinde geçtiği anlaşılmaktadır (Yazar 2010: 36). Sefaletle geçen sürgün yıllarının ardından hayatının sonlarına doğru affedilerek İstanbul’a dönen Kânî, Rebi’ul-evvel 1206/Kasım 1791’de vefat etti ve Eyüp mezarlığındaki Feridun Paşa türbesine defnedildi. Ebû Bekir Kânî’nin ölümüne Sürûri “Her sözü ma‘den-i cevher idi gitdi Kânî”, Sünbülzâde Vehbî de “Gitti gevher idi gûyâ o ma‘ârif Kânî” diyerek tarih düşürdü.

Ebû Bekir Kânî’den bahseden kaynaklarda, mizacının sanatıyla kişiliği arasındaki uyumu ortaya koyduğunu ifade ederken onun züğürt çehresine mukabil oldukça zengin ve asil bir ruha sahip olduğunu, taşkın ve sanatkâr ruhunun şahlanışına, refahını ve rahatını çekinmeden feda ettiğini, mağrur kişiliği ile öne çıkan makam ve mevki sevdalısı olmayan, lâkayd, mübtezel bir hayata alışık, hazır cevap, keskin zekalı, kalender-meşrep, nüktedan ve rint bir şahsiyet olduğu ifade edilmektedir (Yazar 2010: 38-39).

Kânî’nin Mevleviliği konusunda çeşitli görüşler ileri sürülmüştür. Ancak o her ne kadar Tokat’taki yaşamının büyük bir bölümünde Mevlevi dervişi olarak uzun yıllar Mevlevihaneye devam etmişse de İstanbul’a geldikten sonra Mevlevilikten tamamen uzaklaşmıştır. Mübtezel bir hayat tarzını benimseyen şairin, Mevlevilikle ilgisinin muhiplik seviyesinde olduğu anlaşılmaktadır. Ayrıca Kânî’nin ölümünden beş yıl sonra 1796’da yazılan ve Mevlevi şairler konusunda önemli eserlerden biri olan Esrar Dede’nin Tezkire-i Şuarâ-yı Mevleviyye’sinde de kendisine yer verilmemiş olması onun Mevlevi olarak değerlendirilmediğini göstermektedir (Yazar 2010: 39-43).

Ebû Bekir Kâni’nin manzum ve mensur eserleri bulunmakla birlikte bunların önemli bir kısmı ölümünden sonra bir araya getirilmiştir. Eserleri şunlardır:

1. Dîvân: Türkçe, Arapça ve Farsça şiirlerinin bir araya getirildiği eserdir. Şairin ölümünden sonra reisülküttâp Mehmed Râşid Efendi’nin emriyle Nâ'ilî Abdullâh Paşa’nın torunu Nûri Halîl Efendi tarafından tertip edilmiştir. Dîvân’ın yurt içi kütüphanelerde 24, yurt dışı kütüphanelerde 18 yazma nüshası tespit edilmiş olup Dîvân’ında 3 besmele manzumesi, 16 na’t-ı şerif, 1 kaside tercümesi, din ve tarikat büyükleri için yazılmış 5 methiye, 15 kaside, 9 tarih, 1 tesdis, 1 mesnevi, 4 terkib-i bend, 8 tahmis, 222 gazel, 93 kıta, 93 beyit ve 24 mısra’ bulunmaktadır. Dîvân'ının tenkitli metni yayımlanmıştır (Yazar 2010). 

2. Münşeât: Kânî’nin klasik Türk edebiyatında inşa ve hiciv sahasında adından bahsedilmesini sağlayan en önemli eseridir. Genellikle Dîvân nüshalarıyla bir arada bulunana eserde, Kânî’nin bazı devlet büyüklerine ve değişik kişilere yazmış olduğu mektuplar yer almaktadır. Dîvân’dan ayrı yazmaları da bulunan eserde 120 kadar mektup bulunmaktadır. Kânî’nin zarif nükteli, bol hicivli, esprili, deyimler ve atasözleriyle örülü şakacı üslubunun önemli bir örneğidir. Mektuplarında ciddiyet ile hezlin umulmadık bir ahenk içinde birbiriyle kaynaştığı Münşe'ât’ta yer alan mektuplardan bir kedinin ağzından sahibine yazılan ve tam bir mizah örneği olan Hirre-nâme; baş ile ilgili atasözleri ve mizahi ifadelerin bir arada kullanıldığı ve Kânî’nin uykuya müptela bir dostuna yazdığı mektup ile devrin edebiyat, sanat çevrelerini eleştiren Yeğen Mehmed Paşa’ya yazılmış mektup en çok dikkat çekenler arasında bulunmaktadır.

3. Letâ'if-nâme: Kânî’nin letaif ve hezle ait şiirlerini içeren ve Letâif-i Kânî adlarıyla yazmaları bulunan Letâ'if-nâme, manzum ve mensur iki bölümden oluşmaktadır. Manzum kısmında kaside, gazel, müstezat, tahmis, kıta ve çeşitli beyitlerden oluşan 276 manzume bulunmaktadır. Yeğen Mehmed Paşa’nın yanında görevli Dâdî ve Bâdî mahlaslı iki şairin birbirlerine nazire olarak şaka yollu konuşmalarının yer aldığı manzum Letâifname, sosyal sorunları mizâh ve hezle varan boyutlarda ele almaktadır. Mensur kısmında ise latife, fıkra, tezkere, mektup, berat, beyit şerhi, vakfiye gibi çeşitli türden yazılara yer verilmiştir.

4. Be-nâm-ı Havâriyyûn-ı Bürûc-ı Fünûn: Kânî’nin Eflak Voyvodasının kâtipliğini yaptığı süreçte yazılmıştır. Voyvoda Konstantin’in yeğeni Alexsandr’a Türkçe öğretmek amacıyla kaleme alınmış olup on iki hikâyeden oluşmaktadır. Karşılıklı konuşma diyaloglarıyla oluşturulan hikâyelerde nasihat ve nükteli sözlere geniş yer verilmiştir. 

Edebiyat tarihçileri tarafından şairliğinden ziyade nesirleriyle öne çıkarılan Ebu Bekir Kânî’nin nesri şiirinden daha ilginç ve dikkate değer bulunmuştur. Yaşadığı dönemin mizah ve hiciv konusunda en güçlü kalemi kabul edilen şairin yaratılış itibarı ile kendine münhasır tabiatı ve şakacı kişiliği daima ön planda olmuştur. Ölümünden kısa süre önce dostlarına “Mezar taşıma Fatihâ yazılmasın, ben Fatihâ dilencisi değilim” demesi de onun şaka ile ciddiyetin sınırlarını zorladığını ve mizahtan hiçbir zaman vazgeçmediğini göstermektedir. Gözlem yeteneği yüksek, hayata mizah penceresinden bakan ve gördüklerini ironik bir üslupla ifade eden Kânî’nin “Tekir binti Pamuk” imzasıyla yazmış olduğu mektup hiciv anlayışını en güzel biçimde yansıtmaktadır. Yeğen Mehmed Paşa’ya yazmış olduğu mektup ile Letâ'if adlı eseri hiciv türünün başarılı örneklerindendir. Hicivlerinde Karagöz, Hacivat, Nasreddin Hoca, İncili Çavuş gibi Türk mizahının önemli tiplerinden bahseden şairin, hiciv ve latifelerindeki argo ve müstehcen ifadelerle süslü bir üslup kullanması en önemli eleştiri konusu olmuştur.

Kânî’nin mizah ve hezl sınırlarını zorlayan Letâ'if-nâme'si tamamen mizah ürünü olduğu halde, Dîvân’ı klasik şiirin izlerini taşımaktadır. Dîvân’ında farklı türleri kullanan şair, geleneğin takipçisi şairlerden ayrılarak kaside nazım biçimi ile yazılan tevhit, münacat, na’t ve methiye örneklerini gazel nazım biçimiyle yazmayı tercih etmiştir. Kasidelerinde ciddi gözlemler ve eleştirilerde bulunan Kânî, üslubuna da özen göstermiş, Nef’î gibi eleştirilerinde sert ve saldırgan olmak yerine mizahi üslubun da etkisiyle daha ılımlı olmaya çalışmıştır. Gazellerindeki hakîmane söyleyişleriyle Nâbî mektebine yakın duran şairin, zaman zaman rindane ve âşıkane söyleyişleri de görülmektedir. Divan ve halk edebiyatının ortak ürünleri arasında yer alan, dinî-tasavvufi ve din dışı konularda örnekleri görülen “elif-nâme” türünü de deneyen Kânî, şiirlerinde sosyal konular yanında insanın boş hayat mücadelesi, kaderin değişmezliği, dünyanın değersizliği, geçiciliği ve bu yüzden hayatın elden geldiği kadar dolu yaşanması, dünyevi zevkler, içki ve aşkın verdiği sarhoşluk, sevgili, felekten yakınma gibi temalar üzerine yoğunlaşmıştır. 

Sanatkârlığını ön plana çıkarmada şiiri de diğer türler gibi bir araç olarak kullanan şairi anlamak çoğu zaman özel bir çaba gerektirmektedir. Mizahi üslubu dolayısı ile kaba ve argo ifadelerle edebî olmayan deyimlere yer veren Kânî, gülünçlük ve mizah adına klasik şâirlerin söylemeyi hayal dahi edemeyeceği düşünceleri şiirlerinde ifade etmiştir.