Büyük verinin ve algoritmik sistemlerin küresel jeopolitiği yeniden şekillendirdiği bu yeni çağda, diplomasi ile istihbaratın o asırlık, huysuz ortaklığı nereye evriliyor?
Milyarlık teknolojik savunma surları inşa edilirken, oyunun şartlarını baştan yazacak o asimetrik, sezgisel ve bağımsız gücü nerede aramalıyız?
Cedide Köprülü, Ankara Zirvesi’nin perde arkasını siber analizlerden "kedi diplomasisine" uzanan ezber bozan bir felsefeyle aralıyor... İşte o yazı:
Sınır ve Sinir tanımayan diplomasi
Lokum’un o sonsuz ontolojik bunalmışlığı ve kalabalıklar içindeki şehirli yalnızlığı yanında, masaya isli yoğurtla servis edilen geleneksel bir mantı geliyor. Fakat üzerine dökülen şey, yanık tereyağı eşliğinde, Palantir’in o soğuk, gözetleyen ve tahminleyen algoritmik sosu.
Buyurun dostlar buyurun; Halil İbrahim sofrasına…
Ankara Zirvesi’nin ardından diplomatik kulislerin damağında sanki bu absürt lezzet kalıyor gibi: Geleneksel coğrafi sınırların kokusuyla, sınır tanımayan büyük verinin “olası tekinsiz evliliği” ...
Çünkü jeo-politikanın masasında kelime türetmek ile kavram meydana getirmek bambaşka şeylerdir. Her kavram, bir kelimeden doğar ama her kelime, yapısal bir kavram ifade etmez. Kelime türetmek için kendi dilinizin ya da komşu dillerin sınırları içinde, yeni anlam setleri inşa edecek çağrışımlar oluşturabilirsiniz. Mesela bu zirvenin ardından, "Jeo-Katarakt" (Geo-Cataract / Géo-Cataracte) kelimesini ortaya atabilir ve NATO’nun o herkesi körleştiren devasa vizyonunun arkasından, ironik bir saygı duruşu yapabiliriz. Ancak kavram üretmek, madalyonun biraz daha karmaşık ve az daha karanlık yüzünü gösterir. Kavram, kelimenin ham doğasına teorik altyapılar ve ağırlıklar ekleyerek ona, bir yön ve moment kazandırır. Yani o kelimenin etrafında bir düşünce karargâhı ve o merkezin eksenine kümelenmiş, algıları yöneten bilişsel bir ordu üretir. (Bakın yeni bir kelime tamlaması bile bulduk! Cognitive army / Armée cognitive)
Joseph Nye, Soğuk Savaş’ın bitimini kutlayan o zafer sarhoşluğu içinde tam olarak bunu yaptı. 90’lı yıllarda, liberal dünyanın “tarihin sonu” illüzyonunu kutsamak için küresel gazozun şişesini salladı, salladı ve kapağı açtı: Etrafa saçılan o göz alıcı baloncukların arasından tek bir kavram pürüzsüzce süzüldü: Yumuşak Güç; nam-ı diğer: Soft Power.
Nasıl ki “tüfenk” icad olunca sadece mertliğin ayarı kaçmadı, aynı zamanda savaşın doğası ve “kuşların aerodinamiği” de bozulduysa “yumuşak güç” denilen o iletişim aygıtı devreye girdiğinde de zamanın savaş diyalektiği yapı bozuma uğradı. Bir dönemin o göğüs göğse çarpışan “harbi delikanlılığı”; yerini, sinir uçlarını hedef alan, sınırları içeriden çürüten asimetrik bir illüzyon yönetimine bıraktı. Ve Ankara’daki NATO Zirvesi, işbu yumuşak gücün tüm baloncuklarını aynı anda atmosfere salarak, dayanılmaz ve inanılmaz bir gövde gösterisi yaptı. Eleştirmek için söylemiyorum. Gerçekten emeği geçen herkesten Allah razı olsun. Gastro-diplomasi, animo-diplomasi, tekno-diplomasi, ticari diplomasi, femina-diplomasi, artech-diplomasi (Bunu da şimdi bulduk, armağan olsun…) ve daha niceleri.
Hani filmde de dediği gibi: “…. İlk korner atışını, ilk taç atışını ve hatta ilk kalp atışını…” tahmin etmeye çalıştı.
Tahminlemek... Biraz yabancı mı geliyor kulağa? Gelmesin. Çünkü bu kelime, giderek kavramlaşıyor ve insan tarihi kadar eski bir mesleki melekenin tam da kalp atışını çağırıyor: İstihbarat. İşte bu noktada Palantir gibi dev veri yöneticilerinin inşa ettiği yeni bir savaş ve diplomasi kanalı devreye giriyor. Tüfenkin icadı şöyle dursun, tüm tüfenkleri ve ağa babası savunma sanayi keşiflerini, insandan âri düşündüren ve hareket ettiren “yapay ama çok ehil zekâların!!!” yönelttiği ve yönettiği yeni bir savaş düzeneği. Bu noktadan itibaren Silahlara Veda’nın sayfaları arasından iki kadim sevgilinin ritmik dansı başlıyor: İstihbarat ve diplomasi.
Huysuz İhtiyarların Taaşşuku: Sinyal ve gürültü arasındaki ince meşk…
İstihbarat ve diplomasi; birbirine derin bir nefretle aşık, çok uzun süredir aynı yastığa baş koymuş huysuz ve yaşlı bir çifte benzer. Birbirleri olmadan nefes alamazlar ama aynı odada iki saat baş başa kaldıklarında da masadaki porselenleri birbirlerinin kafasında kırmaktan çekinmezler. Dünyada birbirlerinden başka gerçek dostları da yoktur aslında. En sevdikleri ritüel, loş bir ışık altında bir araya gelip “el âlemi” çekiştirmektir. Çünkü bu toksik dedikodu seansı, onların birbirleriyle iletişim kurma, yani ortak bir anlam üretme yöntemidir. Bu çifti, yapay bir boşanmayla birbirinden ayırmaya kalkarsanız, ikisi de kederinden ölür. Çünkü asırlardır süren o gizli evlilikte, artık hangisinin et, hangisinin tırnak olduğunu kendileri bile unutmuştur.
Bu iki ihtiyar, küresel jeopolitiğin o devasa sahnesinde kusursuz bir düet sergilerler. Biri masanın altından kırık yapboz parçalarını toplar, diğeri masanın üstünde o parçalardan büyüleyici bir tablo üretir. Diplomasiyi ve istihbaratı devlet aygıtından söküp aldığınız an, o heybetli Leviathan’ın bir anda iskambil kağıdından bir kule gibi çökeceğinden emin olabilirsiniz.
Peki, bu iki huysuz ihtiyarın ortak genetik şifresi nedir? Sanılanın aksine gizlilik, soğuk analiz raporları ya da o janjanlı “strateji” kelimesi gibi büyük, yaldızlı laflar değildir. Sadece ve sadece iletişimdir. Daha doğrusu bir stratejik örüntüyü, iletişim kanalıyla yaymak ve yönetmek…
Ancak buradaki iletişim, kitlelerin zannettiği gibi belirli halkla ilişkiler uzmanlarının uğraşması gereken kısıtlı bir disiplin de değildir. İletişim, tüm disiplinlerin üzerinde konumlanan, epistemolojik bir veri iletimi ve anlam/kavram üretiminin sistematize edilmiş en radikal halidir. Neyin, kime, ne zaman, nerede ve hangi tonda fısıldanacağı...
İşte Ankara’daki o şaşaalı masada, bu çiftin düeti tam bir illüzyon yönetimine dönüştü. Diplomasi, Beştepe’nin koridorlarında 32 liderin imzaladığı bildirilerle ittifakın “milli bütçe kaslarını” parlatmakla meşguldü. Ancak tam o esnada, arka odanın loş ışığında istihbarat, masaya yeni bir sos döktü: Büyük verinin o rasyonel, öngörülü ve insan algısını aşan gözetleme mimarisi. Karşımızdaki tablo, bir çeşit teknolojik irredantizm vakası olabilir mi? Bakmak lazım: Neyin, kime, ne zaman, nerede ve hangi tonda fısıldanacağı...
İmkansızı başarmanın yegâne yolu, oyunun kuralları içinde debelenmek değil, oyunun oynandığı şartları kökten değiştirmektir. Ütopyalar da tam olarak bu yüzden elenirler modern dünyada: Kitlelerin o öğrenilmiş çaresizlik gettosunda üzerlerine “imkânsız” yaftası yapıştırılır ve rafa kaldırılırlar.
Peki biz ne yapacağız? İmkansızın o konforlu yalanına mı sığınacağız, yoksa onu gerçekleştirebilme ihtimalinin o tekinsiz, sert gerçekliğine mi manevra yapacağız? Bir şeyin imkansızlığını olabilir kılmanın en kestirme yolu, mevcut şartları esnetmek değil, şartları baştan yazmaktır.
Tıpkı o zirve salonunun tam ortasında, bütçe gürültülerinin ve siber algoritmaların yapay zekâsına inat, merceğe mutlak bir kayıtsızlıkla bakan o beyaz Ankara kedisi gibi. Biz buna “Felis-Diplomasi” (Felis-Diplomacy / Félis-Diplomatie) diyoruz. Açılımı: Durup durup nüfuz alanlarına koku bırakan asimetrik istihbarat paradoksu. Yani milyarlık veri kalkanlarının ve şizoid ittifak surlarının, sınır ve sinir tanımayan saf, ilkel bir sezgi karşısında jeopolitik birer pahalı süse dönüşmesi paradoksu.
Mucit bak! Dünya masadaki parayı sayıp kendi duvarının arkasına saklanırken, biz, o salonun ortasından geçen beyaz kedinin adımlarındaki asimetrik özgürlüğü ve yeni şartları kurma ihtimalini gördük. Şimdi onlar, kendi şizoid gettolarında telsiz parazitlerini dinlemeye devam edebilirler. Bizim hattımızda gürültü yok, sadece net bir kurucu sinyal var ya da olmalı. “Gönül dostluğu ve daim sevdaluk” bir yana dursun; matematiğin ve soğuk analizin just-in-time (zamanında ve anında) örüntü kurma becerisi ve refleksi.
Asıl mesele ise bu sinyali ve reflektif beceriyi, ne kalitede ve hangi kurumsal aklın yöneteceğidir….
Müttefikler, bütçe harcamalarını masada birer güç gösterisi olarak sunadursun; Felis-Diplomasi dediğimiz şey, kuralları gereği, “küresel gücün yeni efendileri” olarak, tanklarıyla değil, kimseler fark etmeden sistemin derinliklerine bıraktıkları o dijital kokularıyla ve sistemik örüntü kurma kabiliyetleriyle alanlarını işaretliyorlar.
Durup durup nüfuz alanlarına koku bırakan bu asimetrik istihbarat paradoksu, modern savunmanın o pahalı surlarını tek bir hamleyle işlevsiz kılabiliyor.