Bizim çevrede bu çocuk terbiyesi konusu günden güne büyüyen bir problem olarak artık en büyük meselelerin de önüne geçti.
Çünkü ailelerin çocuklarında gördükleri ahlaki kayıplar telafi edilemez sınırlara ulaşmış durumda.
Seminer verdiğim velilerin zaten ekserisi hanımlar olduğu için, seminerleri müteakip toplantıyı terk etmiyorlar, bir kısmı ağlıyor, bir kısmı çaresizliğini dile getirecek bir kelime bile söyleyemiyor. Çünkü öpmeye kıyamadığı evladı ellerinin arasından kayıp gidiyor, feryadını ne evladına ne de kimseye duyuramıyor.
İçimizdeki ifritlerin çocukları tahrip eden eğlencelerini destekleyen tonton akreplere karşı kimsenin de bir şey yaptığı yok. Çaresizlik içinde tek sermayesi olan kâinattan daha değerli gözyaşını döküyor. Tıpkı halkasına devam eden gençleri koparmak için, yarı çıplak kızlarla eğlence düzenleyerek onları cehenneme yuvarlayan o günün küresel çetelerinin mekânlarındaki eğlence seslerini başı bükük ağlayarak çaresizlikle duyan Salih Peygamber gibi.
Evet, onlar eğlenirken onlara ağlayanları bilmeyen gaflet yuvası beyinler var. Ne kahpesin be dünya! Hep mi Müslümanı ağlatırsın. Müslümanı, Müslümana gülene bile ağlatırsın..
Bu derdi çeken Müslüman anneler ve Müslüman dava adamları.. Tahribe karşı koymaya çalışıyorlar. Hâlbuki hiçbir tamirci, tahripçinin tahribine yetişemez. İllaki Rahmeti İlahiye aksini murat etmiş ola. Çünkü zaten nefisleri celbeden hazır lezzetlere karşı, sadece akıl ve imanla görünebilen uhrevi lezzetlerin bugünkü bilinme seviyesi kâfi gelmiyor.
Hiç mi çaresi yok acaba?
Eskiden devşirme olarak anne ve babasına yüksek paralar ödenerek gayri Müslim devletlerden getirilip Müslüman ailelerin yanına verilerek bir İslam fedaisi olarak yetiştirilen o çocuklara okuma yazma bilmez bir Müslüman aile ne yapıyordu da biz şimdi onu beceremiyoruz. Çok önemli bir şeyi atlıyor muyuz acaba?...
Evet, en önemli terbiye metodunu atlıyoruz. Birçok gereksiz meşguliyet yanında çok önemli ve aslında basit olan bazı şeyler dikkatimizden kaçıyor. Tabi bu söylediklerim vatanını milletini seven evlat yetiştirmek isteyen Müslüman aileler için geçerli. Diğerleri için bu yazıda bir çare yok..
Meseleyi tam anlamak için şimdi tarihimize bakalım.
Mesela altı yüzyıl boyunca “millet-i sadıka” olarak nitelendirilen Ermeniler ve padişaha kırmızı hokkayla mektup yazacak kadar imtiyaz verilen özellikle Kıbrıs Rumları, ellerine geçen ilk fırsatta kendilerine hiç zulmetmemiş, adaletle hükmetmiş, onlardan kaymakam, mal müdürü gibi bir çok makamı esirgememiş olan bu millete karşı, nasıl oluyor da hamile bir Müslüman kadının karnındaki çocuğun erkek mi kız mı olduğuna dair bir şişe şarabına bahse girecek kadar veya Kars ve Erzurum’daki gibi binlerce insanı gaz dökerek yakacak kadar vahşiyane bir ruh halini sergilediler?
Bunun sebebini bilirsek, herhalde bu yanlış eylemi hayra sevk etmenin de yolunu biliriz.
Neden bizim çocuklarımız bir Ermeni, bir Rum, bir Yahudi çocuğunun çürük itikatlarına karşı gösterdikleri taassup kadar hak dine taassup gösteremiyor?
Neyi es geçiyoruz biz?..
Evet, üç noktayı es geçiyoruz ki bu noktalar terbiye metodunun en temelidir.
Bunlar olmazsa olmazdır.
İşte o tarihe bakınca hani anlamakta güçlük çektiğimiz bize karşı vahşeti doğuran bu taassubun nedeni var ya, işte o; onların anne ve babalarının çocuğa bize karşı düşmanlık aşılamasıydı.
Ecdat onlara adaletli davranırken, onların çocukları anne ve babalarından Osmanlının onların ana-babalarını kestiğini, belki onları da keseceğini, bunun için uyanık olunması gerektiğini duyuyordu. Bu formatı alan çocuk asla seni sevemez, ilk fırsatta da intikama çalışır. Nitekim öyle oldu.
Hiçbir siyasi problemimiz olmayan Hollanda’nın bir albay müsveddesi, Bosnalıları Sırplara katlettirmek için Boşnakların silahlarını alıp Sırpları salarken “Türklerin burayı fethetmesinin yıl dönümü şerefine” demesi Batı’nın çocuk yetiştirirken bu temel kriteri atlamadığını gösteriyor.
Sonradan ihtida eden içimizdeki bir gruptan birisi, “biz sizin bugün değilse yarın mutlaka bizi keseceğinizi işittik büyüklerimizden” demişti. Her şeyi özetliyor mu acaba bu cümle?...
Şimdi kendimize soralım; İslam’da bulunan ve farz olan “cihat” mefkûresi sadece savaş vakti mi geçerli acaba? Cihada sevk edilecek bir insana cihat mefkûresi savaşa giderken mi verilir? Verilse bir işe yarar mı?
Arvasi hazretleri “amelime güvenmem, lakin Allah’ın düşmanlarına düşmanlığım var” der.
Bediüzzaman hazretleri ise “içimizde garp husumeti baki kalmalıdır” der. Niye ki acaba?
Terbiyenin ilk kuralı, çocuğun dostunu düşmanını bilmesidir. Aksi takdirde hoşuna giden bir özelliğinden dolayı düşmanını taklide başlar. Çünkü ona karşı hiçbir ön yargı taşımaz. Şah damarını koparan hasmını dost zanneder. Kaç kişi çocuğunu karşısına alıp İngiliz’den, Fransız’dan, Yunan'dan, İsrail’den onların vahşiliklerinden ve bize karşı yaptıkları zulümlerden bahsetti? Evet, sen bahsetmedin ama onlar bahsettiler. Çünkü biz iyi niyetli bir toplumuz da ondan değil mi? Aslında bunun bir adı var ama söylemek ayıp olur.
İkinci kural, kendi tarihimizi kıssalar şeklinde sürekli anlatmaktır. “Alparslan elli bin kişilik ordusuyla Diyojen’in iki yüz bin kişilik ordusunu yendi” değil. Bunu böyle bir Alman da anlatır. Sen Alparslan’ın ruhunu vereceksin ki ideali o olsun artist müsveddeleri yerine. Nasıl peki? “Alparslan kefenini giydi. Atına bindi. Tüm ordusuna şöyle seslendi; işte burası cihat meydanı. Burada Allah’ın dini için ölmek var. Savaşmak istemeyen gidebilir. Kimseden hesap sorulmayacak. Ben tek başıma da olsam Allah’ın düşmanlarıyla cihat edeceğim”……
Bir örnek daha iyi gider; “Tabyamıza obüs mermisi düştü. Tüm tabya askeri şehit olmuş. Ben de bayılmışım. Kendime geldiğimde baktım ki Elaziz’li onbaşı Hasan çenesini sipere koymuş Çanakkale boğazındaki düşmanın hareketini izliyor. Benim inlememden uyandığımı anlayınca bana dönüp dedi ki ikimiz kaldık. Sonra bombardıman tekrar başladı. Elaziz’li onbaşı Hasan beni sırtlayıp revire götürdü. Orada duydum ki Onbaşı Hasan tek başına sipere dönmüş. Tabyaya hücum eden İngilizlerle tek başına çarpışmış. Çatışmaya ara verilince bakmışlar ki tabyada şehit Onbaşı Hasan ile beraber yirmi beş İngiliz leşi var. Ve dört İngiliz leşi tek tüfeğe dizili”…
İşte şimdi savaştık-kazandık yerine gerçek tarih sürekli (sürekli) kıssa olarak anlatılırsa çocukta tarihinin şehadetiyle var olan kabiliyet ve şahsiyet inkişaf eder. Çocuğun hayranlığı kendi tarihine olur. Bu da şahsiyet oluşmasına sebep olur.
Bizim Amerika gibi hayali kahramanlara ihtiyacımız yok.
Tüm dünya tarihini besleyecek kahraman sayısına sahibiz. (“Âdem ejderhası”nı da yazacaktım ama uzun olur diye düşündüm)
Ve üçüncüsü, özellikle annelerin bilmesi gerekli.
Çocuk, arkadaşıyla daha çok vakit geçirir ve geçirmeli.
Arkadaş iyiyse ne ala. Kötüyse tamiri yok. O yüzden iki anne anlaşmalı veya anlaşmasa da olur. Çocuğunuzun arkadaşını kendi evladınız olarak kabul edin.
Bazen alıp beraber parka gidin. Beraber ikisine hediye alın. Beraber yemeğe götürün. Camiye götürün. Kıssa anlatın. Eve çağırın en güzel yemekleri beraber yedirin. Beraber ikisine oyuncak alın. Beraber namaz kılın. Bayram harçlıklarını unutmayın. Sevdiğinizi hissettirin. Artık onlar birbirlerini muhafaza ederler merak etmeyin ama en önemlisi sakın sürekli (sürekli) dua etmeyi unutmayın.
Biz ecnebilerin kötülüğüne yaptıkları terbiye metodunu hayırda kullanalım.
Fiili dua geri çevrilmez.