II. Viyana Bozgununun sene-i devriyesi olan günlerdeyiz. Aynı zamanda Sakarya Zaferi’ni yâd ettiğimiz günler… Biri batıya olan yürüyüşümüzün tersine çevrilme eşiği, diğeri iki asrı aşan gerilemenin durdurulup ileri hamlelere dönüşmesinin nirengi noktası…
Bu tarihi kıymete haiz günlerde dünya politiği denen kasisli zeminde hop oturup hop kalkarak ilerleyen taşıtların yolcularıyla aynı halet-i ruhiye içerisinde olduğumuz vâki… Alınmış derslerin semeresini kazanç olarak kaydederken tarih adlı yaşlı ilim… Alınmamışların perişanını anlatmada hiçbir hafifletici sebebe meydan bırakmamakta gayet katı… Mahmur gözlerle bakageldiğimiz mazi, hâl ve istikbâl üçlüsünün, bizden beklemekten yorulmadığı idraki ne vakit bulup da şuur yüklü fiillere çevireceğiz? El ense çekilmekten nasır tutmuş ensemizin hatırına, şu hasım kavramının içerisine sığamayacak kadar obezleşen “teo, jeo ve neo politik” güruhu ne vakit devireceğiz?
Mefahir ile zevahir arasında bir yerde… Belli ki sıkışıp kalmış başcağızımız mekân olurken her derde… İki cami arasında bînamaz halimizden sıyrılmak hem çok kolay hem çok zor! Rahmetli Cemil Meriç “Kimine göre mesleksizlerin mesleğidir entelektüellik” der ya… Sade suya tirit lafazanlık içre nefessiz kalan bir fikir(sizlik) kuşatmış maddi ve manevi varlığımızı… Ne hüznümüzü fark ederiz ne de bahtiyarlığımızı… Boğazımızda kalır her lokma… Gariplik, poyraz yanığı çehremizin süsüdür evvelemir…
Tuz-ekmek hakkı üzere birbirinin mütemmim cüzü olmuş kalabalıkların ayrısı gayrısı yoktur. Var diyenin ise hesabı hem kem hem de çoktur. Yutulası zokalarla şenlenen denizlerde yüzgeç talimi yapanın şuuru tam ise… Cümle çeldirişe dair karnı toktur. O vakit varmış gibi dönüp duranlara ne demeli? Akupunktur töresince iğnelemeli!
Yine Cemil Meriç’ten gidelim: ”İnancı kişiliğidir insanın” İnanç kavramı takvim yaprakları döküldükçe bambaşka bir hüviyete büründü sanki… Bunu topyekûn insanlık olarak maruz kaldığımız kişilik travmasından da okumak kabil… Kişilik, kişizadelik başlı başına ruh etrafında demetlenen bir olgular bütünü… Olgunun algıya tuş olması, inanışların manipüle edilir hale gelmesinin bir tezahürü galiba… Giderek derinleşen ahlak krizinin kangrenleştirdiği hadiselerse ayrı bir yara… Dalından kopan yaprak misali rüzgârların keyfine göre savrulmak nasıl da örseleyici!
Rahmetli Erol Güngör’ün “İslam’ın Bugünkü Meseleleri” isimli eserinden bir tespitle bağlayalım sözü: ““İslam aydınlarının kendilerini yıpratan, enerjilerini büyük ölçüde boşa çıkaran siyaset çekişmelerinden mümkün olduğu kadar uzakta kalmaları, günlük hadiselere tepeden bakarak kalıcı çözümler üzerinde kafa yormaları gerekiyor. Herhalde bu davaya en büyük kötülüğü yapanlar, onu günlük siyaset kavgalarında taraflardan biri haline sokmaya kalkanlardır… İslam’ı kendi fırkalarının, kendi tefrikalarının doktrini halinde göstermek gibi sonu nereye varacağı bilinmeyen bir vebali temsil ediyorlar demektir.”