banner5

20.04.2020, 12:58

Din, lafız ve mânâ...

Semavîlik esasında din, sadece kendisiyle tanımlanabilir; kendisinden başka hiçbir tanıma indirgenemez. Ancak her şey ona dahildir ve bu dahil oluşunun derecesine göre ondan hak ettiği payı / ilgiyi alır.

Örneğin bilim, teknik, teknoloji başta Hz. Adem olmak üzere Hz. İdris, Hz. Davut, Hz. Süleyman vd. peygambere verilen ve onlardan bizlere miras kalan ve sürekli yenilenen şeylerdir.

Din, bunlara dair tafsilattan müstağni olarak, düşünme kabiliyetine sahip tek varlık olan insan hayatını, özsel esaslar üzerinden belirlemiştir. Bu mânâda İlahî şeriat ile aklî şeriat ayrımını kabul eden dinde İlahi öz, yaratılışları esasında aklî ve fiziki formlara da sirayet eder. Alegorik bir dille söyleyecek olursak, din ağaçta can, ağacın şey olarak kendisi / kabuğu ise hayal ve gerçeklik düzeylerinde akledene sunulmuş bir formdur; dolayısıyla şeyi şey yapan varlığıdır ancak daima şeyin aslî mahiyeti şeyliğinden / suretinden önce gelir.

Bu mânâda suyun materia prima olduğu Allah tarafından söylenmiştir ama “elektrik elde etmek için baraj yapın” denilmemiştir.

Diğer bir örnekle, insandan bedenini koruması istenmiş, buna mahsus gereklilikler onun tasarrufuna bırakıldığından, ilgili buluşlar kendi zamanının malzemesiyle, imal imkanlarıyla onun tarafından sağlanmıştır. Ayakkabı imalinde yongadan deriye, deriden suni deriye, ondan lastiğe ve beze geçişte olduğu gibi... Belki yakın zamanda dayanaklılığı artırılmış çoraplar ya da özel bir jel doğrudan ayakkabı olarak kullanacaktır.

Buna göre, İlahî şeriat ile aklî şeriat ayrımı, önce dil içinde lafzen mümkün olabilmektedir. Bu ayrımın bir düaliteyi / ikiliği ihtiva etmediği ise, ancak Sünnetullah’a mahsus tek bir işleyiş olarak idrak edilmesiyle mümkündür.

Burada kullanageldiğimiz kavram kelimesine istitraden de olsa değinmemiz gerekir. Şöyle ki kavram kelimesi, Türkçe’nin kavim diline indirgenme sürecinde mefhum kelimesine karşılık olarak uydurulmuştur. Arapça fhm kökünden gelen mefhum, fehm / yorum yoluyla anlaşılan şey olarak, “sözün veya kelimenin taşıdığı, ifade ettiği mânâ, anlam” demektir (Misalli Sözlük). Buna göre kavram kelimesi mefhum kelimesin tam karşılığı değildir. Ancak yeni kuşaklar mefhum kelimesini mezkur anlamıyla fehmedemedikleri için kavram kelimesini kullanmak zorunda kalıyoruz. Oysa ki, sözümüzün şimdi eriştiği yerde meramımızı doğru anlatılabilmek için bile kavram kelimesine değil, mefhum kelimesine muhtacız.

İlahî - aklî şeriat ayrımının, Sünnetullah terimi içinde birlikte kavranarak bir inanışa esas olması, lafız/ ifade / ibare yönünden değil, mânâ yönünden mümkündür. Bu nedenle inanmanın lafız değil bir mânâ olduğunu özellikle belirten büyüklerimizin, bundan ne kastettiklerini şu örnek üzerinden anlamaya çalışabiliriz:

Allah, yarattığı insana, onun şah damarından daha yakın olduğunu söylemiştir (Kaf, 50:16). Söz, duyan kulak içindir. Duyulmayışı sözün varlığını ortadan kaldırmaz ancak zuhuruna manidir.

Burada duymanın şartı inanmaktır, diğer bir söyleyişle Allah’ın sözünü O’na inanan duyacak; inananın O’na itaati de ancak bu yolla mümkün olacaktır (Bakara, 2:285). Öte yandan, ilgili ayette zikredilen yakınlık, mesafe terimine tabi ve ölçülebilir bir yakınlık da değildir. Tıpkı ‘çok’ kelimesiyle dile gelen “çok yol yürüdük ve çok yorulduk” ifadesinin ölçülebilir bir şey olmaması gibi... Dolayısıyla söz konusu yakınlık görmeyle değil ancak basiretle, bilmeyle değil ancak fehmetmeyle mümkün olan bir yakınlıktır ve kendi lafzını aşarak, mânâya tebdil olunmak suretiyle ancak kavranabilir.

Bu durum aynıyla pratiğe yansır. Bir ilahiyatçı (teolog) ile bir mutasavvıfın söylem farkından; şeriatın kâl / söz ilmi, tasavvufun ise hâl ilmi olduğu şeklindeki tanımdan da bu bizzat görülebilir. İlmî düzeyi itibariyle ilahiyatçı lafız ehli iken, mutasavvıf mânâ ehlidir. Bizler için ikisi de gereklidir ancak en sahih yönelim mânâ ehlinedir.

Bunu Kur’an’da, 33 ayette geçen Sırât-ı müstakîm terkibiyle daha da açabiliriz. “Apaçık, dosdoğru ve hak yol” anlamındaki bu terkibe göre, dosdoğru olmadığı halde doğru olan ya da doğruya yakın duran şeylerin olabileceğinize hükmetmemiz gerekir. Mümin dosdoğru olan varken, onun altında kalan veya ondan eksiltilmiş olan şeylere tenezzül etmeyeceği için, onları kendi dosdoğrusuna göre zemmetme yoluna da gitmez. Ki, zaten onlarla ilgili söylenecek şeyler şârî tarafından söylendiğinden, mümin kendi sözleriyle onların önüne geçmemek için edeben bu tutumu seçer.

Kavramların kaderini konuşmayı sürdürelim inşallah.

Yorumlar (0)
Günün Anketi Tümü
Whatsapp Sözleşmesi'ni kabul ettiniz mi?
Whatsapp Sözleşmesi'ni kabul ettiniz mi?