Basın yayında da derin devleti gördüm

Basın ataşeliği ve basın yayın müdürlüğü yapmış tarihçi ve gazeteci Orhan Koloğlu, artık günlerini huzurevinde geçiriyor. Fakat kitap çalışmalarına ara vermeyen Koloğlu, hayatı boyunca birçok kez karşılaştığı ‘Derin Devlet’i anlattı.

Basın yayında da derin devleti gördüm

Aslında bir gazeteci; fakat ondan evvel tarihçi kimliği ile tanınıyor orhan Koloğlu. spor yazarı Doğan Koloğlu’ndan bir yıl sonra, 1929’da Konya Kadınhan’da dünyaya gelmiş. Babası Libya’da başbakanlık yapmış Suud Sadullah. annesinin babası Bektaşi Eşref Bey. Milliyet’in TV köşe yazarı Sina Koloğlu da yeğeni.

Meslek hayatına gazeteci olarak girdi. Pek çok gazetede yazılar yazdı. Gazetecilikte derinleşip kendini yetiştirmek isterken tarihçiliğin sahillerine ulaştı. Artık onun için arşivlerde geçirilen zaman daha keyif vermeye başlamıştı.

Bu arada 60’tan fazla kitaba da imza attı. Yılların gazetecisi Orhan Koloğlu, artık, günlerini Darıca Huzurevi’nde geçiriyor. İkinci eşini yıllar önce kaybetmiş. Etiler’deki evinde arşiv belgeleri ve kitaplarıyla baş edemeyince huzurevine çekilmiş Koloğlu. ama bu ona göre inziva değil.

HATIRALARINI YAZMADI

Dünyanın pek çok şehrini gezip Roma, Paris, Londra, Karaçi, Beyrut ve Almanya’da resmî görevler üstlenen Koloğlu, bugün denize nazır huzurevindeki odasında, arkadaşlarıyla pek mesai harcamadan masasının başında çalışmaya devam ediyor. Geçen haftalarda çıkardığı türbanla alakalı kitap da bunun bir göstergesi.

Koloğlu, onca kitaba rağmen hatıralarını yazmış değil. huzurevi günlerini konuşalım isterken, bir de baktık ki onun hatıralarında derin devlete doğru yol almışız. Beyrut günlerinde tanıdığı Hiram Abas’ın orada kod adının Mehmet Ali olduğunu ondan öğrendik. Derin devlet diye tabir ettiği güçler zaman zaman Koloğlu’nun da yolunu kesmiş mesela. Koloğlu hepsini açık açık anlattı.

-Neden buraya taşındınız? yalnızlıktan mı?

15-20 senedir Etiler’de yaşıyordum. Evde 300 çuval kitaplık arşivde aradığımı bulamıyordum. Temizlikçi de sokamıyordum, karıştırıyordu. yemek yapmaktan da sıkıntı geldi. Devamlı da kitap geliyordu. 13 bin kitabım vardı. sahaflara da vermedim. 200 çuval İzmir’e bağışladım. kalanı ile buraya geldim.

ÜÇ DARBEDE DE KAZIK YEDİM

-Çok eski bir gazetecisiniz. Çetelerle ilgili haberlerin üzerine daha çok liberal ve sağ basın gidiyor. Ama farklı tutum takınan bir kesim de var. Bunun arkasında bir art niyet arayanlar da oluyor. Siz nasıl bakıyorsunuz?

Üç askerî darbede de kazık yemiş adamım. eylemci filan da değilim ha, yanlış anlaşılmasın. Hiçbir gruba girmedim. ama gazete idare ediyordum. 1960’ta Malik Yolaç’ın Akşam Gazetesi’ni yönetiyordum, Yazı İşleri Müdürü Osman Karaca’nın yanında hem haberler hem de gece şefiydim. Akşam o zaman komünist değildi. Solcuydu. Malik bey bir gecede ‘politikayı değiştiriyoruz’ dedi. Sebebi, Akşam’ın tirajı artıyor, gazete iki kuruş zararla verildiği ve aradaki farkı reklamla kapatamadığı için zarar ediyordu. Hükümet reklamları kesince bizim zarar her geçen gün büyüyordu. Onun için ‘yumuşak geçiş yapalım’ dedim. der demez görevden aldı beni malik bey. ben de bozuldum, istifa ettim. Ha hükümetle anlaşmış, sonradan öğendim. İş Bankası’ndan 1 veya 2 milyon lira kredi, ayrıca da iki gemisinin İstanbul limanı’ndan erken boşaltılmasına söz almış. 5 ay bekliyordu normalde gemiler.

-Peki 1971’de neden etkilendiniz?

Nihat Erim dönemi idi. 1972’de, ben de basın ataşesiydim Beyrut’ta. İlk kez 1964’te basın ataşesi olmuştum. 1970’te Beyrut’a atandım. Ben memurluk döneminde de gazeteden ve gazetecilikten kopmadım. Haberler yapardım açıkça. tarihçiliğe de biraz bundan geçtim. Beyrut’ta Türkiye hakkında çıkan yazıları rapor hâline getirip türkiye’ye gönderiyordum. Beyrut gazetelerinde ülkeye sığınan FKÖ haberleri vardı. Haberlerde FKÖ’nün Türkiye aleyhine çalıştığının ileri sürüldüğünü; ancak bunun doğru olmadığını yazdılar. Ben de bunu bildirdim Ankara’ya. Derin devlet işin içine girdi, MİT hikâyeleri filan, beni ihbar etmişler. 1,5 sene sonra beni geri çektiler. döndüm. Bakanlığa gittiğim gün karakola çağırdılar ve mahkemeye çıkarıp içeri attılar. Avrupa’ya kaçtığımı iddia etmişlerdi. Ama elimde Beyrut’ta olduğumu gösteren diplomatik pasaport vardı.

HİRAM ABAS'IN BEYTRUT'TAKİ KODU MEHMET ALİ'YDİ

-Derin devlet işin içine nasıl girdi? Neden içeri atılar sizi?

İhbar edilmişim. ben raporumda Filistinliler haklı diye yazmadım, buradaki gazeteler bunu yazdı dedim. Yediğim kazık da buydu. Orada birisi vardı, gazeteci değildi ama. Hatta benden para istedi. Büro tahsisatından. Vermedim. Ben o yaptı demiyorum ama şüphem o, muhtemel.

Orada çok önemli bir adam vardı. Hiram Abas oradaydı. Elçilikte ikinci katipti güya. Benim bürom elçilik dışındaydı; ama onunki elçilikteydi. Müthiş etkiliydi. Ben orda tanıştım onunla. Oradaki adı Mehmet Ali’ydi. Öyle tanıttılar. tayin olunca elçiliğe gittim tanışmak için. Odası, duvarları bomboştu. hemen belli oluyordu yani. Sonra zaman geçince oradaki ilgili birimin başı olduğunu anladık. Hakikaten müthiş çalışan, apayrı bir yapıydı o. Mesela korkunç şeyli köpeği vardı. Daha birisi yaklaşırken eve, bağırmaya başlayan ve parçalayabilecek güçte bir köpekti. Hiram’ın, evinin içinde silah talimi yaptığını gördüm. O bir yaşamdı.

-Orada tek başına mıydı?

Karısı ve iki çocuğu da ordaydı.

-Ya takımı?

Takımı da vardı ama bir tek ortada o görünüyordu. Takımı bilinmezdi.

-Hiram Abas ile başka hatıralarınız var mı?

Hiram, tanınıyordu orada. Amerikan Üniversitesi’nde 23 Nisan’da sergi açılacaktı. Galatasaray’dan arkadaşım müsteşarla ikimiz üniversiteye ön hazırlık için gittik. Birden ermenilerin eylemiyle karşılaştık. Bizi sokmuyorlardı içeri. aralarında kaldık. Dayak da yiyebilirdik. Şaşkın bir şekilde dururken birden bir ses geldi, “Türkler geliyor” denildi. Tüm Ermeniler kaçıştı. Hiram Abas geldi. Adam demek ki örgüt. var yani. O zaman bu ermeni sorunu da o kadar yoktu.

Çok enteresandır. Ara Güler ile çapkınlık yapardık. Beyrut’ta benim evimde kalırdı. Aramızda Ermeni filan düşüncesi olmazdı. Hiram kendi sahasında iyi çalışıyordu. Ben oralarda yer almadım, alamadığım için buralardayım (gülüyor). Ama her devletin derin devleti vardır. İyi yapar, kötü yapar. CİA’in yediği haltları da düşünürsek iyisi de vardır kötüsü de. onu tartışmam. Mesela Hiram kaybolurdu gözden, birden siyah sakalıyla gelirdi. Ya tedbir yapardı ya da tıraş olmaya vakit bulamadığı için sakallı geri dönerdi. Bir ay ortalıklarda görülmediği olurdu. Ben ilgilenmiyordum ama.

-Derin devletle nasıl yüz yüze geldiniz? Biraz açar mısınız?

Hiram’ın evine de giderdim. Ama fazla şey yapmazdım. Beni orada diğer gazeteci mi, Hiram’ın adamları mı şikayet etti onu bilemem ama bir Filistin politikası varmış ve ben rapor yazdım, Tersini ortaya koydum. Mesela ben İngilizlere karşı Hitler’e destek veren Filistin müftüsüyle röportaj yaptım o dönemde. Osmanlı mirasıydı adam. Röportajı devlet için yapmadım, kendim için yaptım. Gazetede de yayımladı. Sanırım bu da rapor edilmiş. Ankara’ya gelince Avrupa’ya kaçtı diye 10 gün yattım içerde. Alakası yoktu yani.

Ondan sonra memurluktan dışlandım. Abdi (İpekçi) aradı beni, Milliyet’in Almanya baskısı için adam arıyordu. Canıma minnet kabul ettim. Dışlanmıştım çünkü.

EYLEMCİ TÜRKLER ELEŞTİRİYORDU BENİ

-Meslek yaşamınızda daha sonra derin devletle karşılaştınız mı?

Evet. mesela Paris’te memurken büyükelçi çağırdı bir gün. “Siz bir şeyler yapıyormuşsunuz“ dedi. Bir tahkikat açılmış hakkımda. Gecelere kadar arşivlerdeydim. Osmanlı’yı batı kaynaklarından araştırıyordum. Mesai çıkışında, 17.00’den sonra, bir gecede iki arşive gidiyordum. Manyakça bir şey bu, kabul ediyorum. Ondan şüphelenmişler. Bir de o dönemde tam solcu gençlik gösterileri vardı Paris’te. 1968 mitinglerinde türkler de vardı. Eylemci türkler beni eleştiriyordu eylemlere katılmadığım için. Ama ben Strasbourg’daki doktora için çalışıyordum arşivlerde. Resmî yazı gelmiş hakkımda. Ben izah ettim durumu, sorun kapandı.

-Açık açık teklif geldi mi size peki?

Oldu. Yeni Sabah’ta yazı işleri müdürüydüm. ticari bürolarda İngilizce tercümeler yapardım. Paris’e ataşeliğim çıkınca hazırlanmaya başladım. Bu ofiste iken bir gün bir adam geldi. Paris’te görevli olduğunu anlattı. Tokalaşırken elime gizlice kartını bıraktı. Ben anlamadığım için bu numaraları, kart yere düştü. Adam MİT’in adamıymış. sonra Paris’te de gördüm aynı adamı.

-Basında hâlâ bu ilişki içinde olan var mı?

Var, mutlaka vardır. Olmaması mümkün değil. gazeteciler arasında hâlâ bu tipler vardır. Dünyanın her yerinde gazetecilik kullanılır. Elverişli çünkü. Ama dürüst bildiklerim de var, hiçbir zaman olmadılar. Askerlerin darbeyi dışarıya anlatma teklifini de kabul etmemiştim ben.

BASIN YAYINDA DA DERİN DEVLETİ GÖRDÜM

-Onca kitaba rağmen sizden bir derin devlet kitabı da çıkar aslında…

Ama tahkikatına girişmedim, o işlere burnumu hiç sokmadım. Derin devlet olacaktır. Ergenekon’da bugün böyle bir sürü şey söyleyen var, kafam karışık. mesela o zaman benim kadromdaki insanlardan bazılarının da nereye bağlı olduğunu biliyordum. Ama şimdi isimlerini hatırlayamıyorum artık.

Roma, Paris, Londra, Karaçi, Beyrut ve Almanya’da yaşadığım ve bu dilleri bildiğim için Almanya’da iken basın yayın genel müdürlüğü görevini teklif ettiler, (bülent) Ecevit’in zamanında. Orada da derin devleti gördüm. Çünkü basın yayın tamamen derin devletin bir parçasıydı. Vallahi çok açıktı. Ben oranın çalışma sistemini değiştirdim. Sabah 06.00’da çalışmaya başlıyorduk. 09.00’da tüm bakanların masalarına Türkiye’yi ilgilendiren haberleri koyuyorduk. Çok başarılı oldu bu. Hatta tüm birimler bunu bizden talep etti sonra. Önceden akşam veriliyordu bu bültenler. daha sonra, ahbap olduğum Hiram’la Ankara’da karşılaştığımda “yahu” dedi “bizim yani MİT’in bültenlerini Ecevit okuyor mu?” diye sordu bana. Yani Hiram kendi bültenine inanmadığını düşünüyordu Ecevit’in. O zaman anladım bizim bültenler çok objektifti. Olayların doğrusunu veriyorduk. Mesela ecevit bana hariciyecinin yolladığı bülteni gönderdi. İki bültende de Yunanistan’daki bir olay verilmiş mesela; ama biz daha doğrusunu, tarafsız olarak vermişiz. Basın yayın’da Batı’nın bizi çok iyi tanıdığını gördüm. Sana aynı konu ile ilgili dört adam gönderiyor; Ama farklı sorularla ve çok iyi hazırlanmış geliyorlardı. Çapraz çalışıyorlardı. Karşı tarafın çalışma prensiplerini anladım. Ve bansın yayını buna göre şekillendirdim. basını gazetecilere hatta yabancılara açtım.

12 EYLÜL'Ü DIŞARIYA ANLATMAMI İSTEDİLER

-Peki 12 Eylül’de neler geldi başınıza?

Darbe olunca, 13 Eylül sabahı Norveç Dışişleri Bakanı aradı beni. adam “ne oldu?” dedi. Ben de söyleyemedim. Dinlendiğimi biliyordum. Bu sefer askerler çağırdı. Askerî darbeyi dışarıya anlatmamı teklif ettiler.

-Siz ne dediniz?

Ben bunun mümkün olmayacağını anlattım. “Batı’ya bunun anlatılması mümkün değildir” dedim. Ama ne oldu? Üçüncü kazığımı yedim. Birinci derece memurluktan dördüncü dereceye indirdiler ve turizm bakanlığı’nda iskemlesi de olmayan bir odaya, daha önce bana bağlı olan bir arkadaşımın müdürlüğüne verdiler beni. Ben de parasızdım, 10 param yoktu. Emekliliği kurtarmak için istifa etmedim. Askerî darbeyi anlatamazsınız.

Ben üç darbenin siviller tarafından hazırlandığına inanıyorum. Üç darbede de kazık yedim; ama ben suçu sivillerde görüyorum.

27 MAYIS DARBESİNİ CHP ÇAĞIRDI

-Siyasiler mi çağırdı darbeleri?

Ee tabii. her seferinde siyasiler çağırdı. 27 mayıs’ta CHP çağırdı. Menderes de saçmalık yaptı, bir sürü. Arkasından Demirel çağırdı. Ecevit anlaşmak için yırtınmıştı. Demirel ısrarla gerginliği artırdı. 1980’de 24 ocak kararları alındı. Özal hazırladı. Kapitalizme geçmek için. Bunu siviller yapamazdı. Asker hepsini yaptı. Askerin yapısı sınırlıdır. Dar bakar. Hep suçlayamazsınız.

-Evren hazırlıklı mıydı devlet başkanlığına?

Tam öyle değildi. Hükümet maraş olaylarında adım atamadı. gelen bilgiler sağlıklı değildi. bir gün ecevit çağırdı beni. ben, o ve basın işlerine bakan turhan bey’le evren ve iki paşa, 3’e 3 görüştük, konuştuk, olaylardan hemen sonra. yabancı gazeteler bölgeye gitmek istiyordu. “paşam” dedim evren’e “oraya girme yasağı var. oraya girmezlerse ankara’dan uydurup yazarlar.” evren de oradaki paşa için garip bir laf etti. “kafasız herif” dedi. ve emir verdi, kaldırdı yasağı. sonra tüm gazetecilerle adana üzerinden uçakla maraş’a vardık. durum sakindi.

12 Eylül’de ben görevden ayrılınca Basın Enformasyon’a bir asker geldi ve kışla talimatı konuldu kapıya. Ve hiçbir gazeteci içeri alınmadı. Askeri getirirsen askerin kafası budur. Ben burada askeri suçlamıyorum.

BEYRUT ARŞİVLERİ, CHP, LAWRENCE

-Beyrut arşivlerinin önemi nedir sizin için?

Ben çok zengin arşivleri Beyrut’ta buldum. mesela ayaklanan Şerif Hüseyin’in El Kıbla Gazetesi’ni ben Beyrut’ta buldum. Deli oluyordum. Ayaklanmasının belgesi vardı. Thomas Edward Lawrence’ı de orada araştırdım. Arap kaynaklarındaki bilgiler çok genişti. Mesela (Lawrence’ın) Şerif Hüseyin’in oğlu Şerif Ali ile yattığını oradan çıkardım. Ama o, kitabında, propaganda için bizim oradaki kaymakamla yattığını göstermeye çalışıyordu. İngilizler de araştırıp bunun tam tersi olduğunu ortaya koydu. Anladım ki müthiş palavra atılıyordu.

-CHP üyeliğiniz var mı?

Ben Ecevit’le çalıştım; ama hiç CHP’ye girmedim. Son seçimde de oyları dağıtmamak için CHP’ye verdim. Deniz (baykal) için değil. Deniz’i çok iyi tanırım. Ecevit beni danışman yapınca Deniz’i yakından tanıma imkânı buldum. Onunla Almanya heyetinde bir araya geldim. Kanaatimi o zaman verdim.

-Nasıl bir kanaat bu?

Kendi zekâsının her şeye yeterli olduğunu düşünüyor.

-Muhalefet doğruyu da eleştirmek midir?

Ben tartışmalara kısa zamanlı bakmam. Çok uzun dönemli sorgularım. osmanlı’yı iyi incelediğim için bazı aşamalarda bizden çok çabuk değişim istendiğinin farkına vardım. Bizde, Osmanlı’nın yukardan yönetimi vardır. Ve kazanacaksa devlet kazansın yaklaşımı da var. Avrupa tabanı iyi kurdu; ama bizde osmanlı ve sonrası bu taban iyi kurulamadı. Yani değişim öncesi taban iyi kurulamadığı için sıkıntı buradan kaynaklanıyor.

ACİLCİ BİR TOPLUMUZ

-Halk için neden bir şeyler yapamıyoruz? mesela anayasa halk için neden yapılamıyor?

Bizim toplum geç kalmış, yerine oturmamış. Batı’yı örnek alıyoruz, arkasından koşuyoruz. Mustafa Reşit Paşa’nın, Gülhane Fermanı’nda müthiş bir sözü var. Diyor ki “150 yıldır duraksıyoruz; ama 5-10 senede yeni nizam ve kurumlar kurmak şartıyla bunları aşacağız.”Ben buna takıldım. Ulan 5-10 senede neyi hallediyorsun. Adam haklı aslında. Bir yolu çiziyor. Bir yöntem getiriyor. Bizdeki durumun adını “acilcilik” olarak koydum. Tanzimat’tan beri tüm yönetimlerimiz acilcidir.

Benim toplumunda Tanzimat’la başlayan değişim batı dünyasındaki gibi oturmuyor. 600 yıl sürmüş batı’da. bizim önümüzde değişim için örnek var; ama ancak 5. nesildeyiz. Yerine daha oturmamış. batı anormal hızlı gidiyor. Allak bullak ettiler dünyayı yahu. Biz buna yetişmeye çalışıyoruz. Muhalefet de, iktidar da bunalımda. Bunun çözümünü de bilmiyorum.

-Hürriyet devlet gazetesi mi size göre de? Çünkü Aydın Doğan bir röportajında öyle söylemişti.

Öyle düşünmüyorum. AKP’yi destekledi ilk başta. Şimdi ters gidiyor. aynı sorun işte. Tabanımız olmadan kapitalizme giriyoruz. Sedat Simavi milliyetçi bir adamdı. İşgalcilere karşı çok dik durmuştu. Gazeteciliği çok iyiydi. 1948’de burla biraderler’den yardım aldı Hürriyet’i kurarken. Kendisi değildi ama oğlu Erol Simavi’nin bağı vardı masonlarla. Parasal destek de aldı. Erol Mason olsa ne olur ki. Zaten çok suluydu.

ABDÜLHAMİD MASONLARI SATIN ALMIŞTI

-Masonik bir bağınız var mı?

Abdülhamid’i araştırırken bir şey buldum. Pera’daki Mason locasında sultanın başyaveri hazır bulundu. Sultan 150 altın bağışladı ve Hamidiye Marşı’yla başladı toplantı. Abdülhamid’in Masonları çuvalla denize attığı filan anlatılırdı Ama öyle değildi aslı. Adam gerici filan da değil. Çok zeki, uyanık adamdı. Masonları satın almıştı. Politika yapmadan istediğinizi yapın demişti. Abdülhamid ters anlatılıyordu. İttihatçılar da gizlice toplanmak için masonların locasını kullanıyorlardı. İttihatçıların kurduğu locayı da İngilizler kabul etmiyordu. İstanbul işgalinde de İngilizler ilk bu locayı tasfiye ettiler. Ben bu 3 ciltlik masonlar kitabını yazınca nail güreli bastı kitabı. Namuslu gazetecilerdendir ve masondur nail. O basınca mason locasına 20 defa çağırdılar beni. “Biz bilmiyoruz, doğrusunu anlatın” dediler. Masonlar sonra beni aralarına da almak istediler. Kabul etmedim. edersem bu çalışmaların inanırlığı kalmazdı.

YALÇIN DOĞAN: ABİ SEN BİR ŞEY OLMADIN

-Biraz da ailenizi konuşalım. İki evlilik yaptınız…

Son eşim Alman’dı, o da öldü. İlk eşim son sadrazam Ahmed Tevfik Paşa’nın torununun kızıydı. Bir yıl evli kaldım ama boşandım. Çocuğum yok. Ağabeyim Doğan’ın bir oğlu var. Sina Koloğlu, Bulutsuzluk Özleminin piyanisti, klavyecisi.

-Çocuk özlemini hissettiniz mi hiç?

Evlat yokluğu hissettim. İlk evliliğimde anlaşamadık. Hatta büyükbabası benden yana çıktı. Kız 19 yaşındaydı, ben 30 yaşında kaşarlanmış bir gazeteciydim. Bir yıl içinde ayrıldık. 1961 yılıydı. Yurtdışına basın ataşeliği işi çıktı. Paris’teyken Alman Margut Von Piragur ile tanıştım ve 40 yaşındayken evlendim. Rahatsızlanınca hayatını yitirdi. 2 yıl Libya’da kaldım. Başka evlenmedim.

-Parasız kaldığınız günler oldu mu?

Evlilikte parasızlık bana dokunuyordu. babam da anormal namusluydu. Libya’da başbakanlık yapmış bir adamdı. Ölünce cebinden 25 sterlin çıktı, miras olarak. Annemin babası bektaşi eşref bey de çok namusluydu. 10 parasız öldü. balmumcu ailesindendi. Taksim’deki çiftliğin sahibi idiler ama malını ilgililere dağıtmıştı. Bektaşiliği anlatmadı ama yaşantısı ve bana etkisi oldu bektaşilikte. Ama emekli maaşım olmazsa ben perişan olurdum. Parasızdım. Yalçın Doğan 12 Eylül sonrası beni gördü, “Abi sen bir şey olamadın yahu” dedi.

Aksiyon
 

Güncelleme Tarihi: 31 Temmuz 2019, 19:45
YORUM EKLE
SIRADAKİ HABER

banner5