İsrail basını Dilipak ve Erbakan'ın 'koronavirüs' açıklamalarını manşete çekti!

İsrail'de yayın yapan The Jerusalem Post, Türkiye'de dile getirilen 'koronavirüs Siyonizm'in dünya nüfusunu azaltma planının bir parçası olduğu' açıklamaları gündeme getirdi. Bunlar arasında Abdurrahman Dilipak'ın 10 Mart'ta kaleme aldığı yazı da yer aldı.

İsrail basını Dilipak ve Erbakan'ın 'koronavirüs' açıklamalarını manşete çekti!

Çin'de başlayıp tüm dünyayı etkisi altına alan koronavirüs salgını sıcaklığını korurken, ortaya atılan fikirler tartışma konusu olmaya devam ediyor. Türkiye'de de gündeme getirilen açıklamalar arasında 'Siyonizm'in koronavirüs salgının bir parçası olduğu' da yer alıyor. İsrail merkezli The Jerusalem Post gazetesi bu açıklamaları gündeme getirdi.

KORONAVİRÜS SİYONİZMİN AMAÇLARINA HİZMET EDİYOR

Gazete haberde, Yeniden Refah Partisi Genel Başkanı Fatih Erbakan'ın 6 Mart tarihinde yaptığı ''Şimdi tüm dünyayı saran Koronavirüs'ünü konuşuyoruz; elimizde kesin bir delil olmamakla birlikte bu virüs Siyonizm'in insan sayısını azaltma ve çoğalmasını engelleme amaçlarına hizmet ediyor, önemli araştırmacılar da bunu dile getiriyor.'' ifadelerine yer verdi. 

KORONAVİRÜS AŞISININ İÇİNDE İSRAİL DE VAR

Gazeteci-yazar Abdurrahman Dilipak'ın 10 Mart'ta kaleme aldığı ''Korona mı, durun bakın hele!'' başlıklı yazısındaki bir kısmı yayınlayan gazete, Dilipak'ın da İsrail'in koronavirüs aşısının bir parçası olduğunu belirttiği ifadeleri yayınladı. Gazete Dilipak'ın yazısındaki ''Bakın birileri bugün bu Nazi hayalini hayata geçirmek için kollarını sıvamış durumda. Bu faşist bir plan. Bugün sahiplenir göründükleri gay ve lezbiyenleri işleri bittikten sonra “izale” etmenin planları da masalarında hazır ve onlar için sıradan ve kolay bir iş. Bunlar için kadın sadece insan çiftliklerinde kuluçka görevi yapan biyonik robotlar sanki. Ama tabii bunlara göre önce dünya nüfusunu büyük ölçüde azaltmak gerekiyor. Bunun en kansız ve trajik olmayan şekli ise aileyi ifsat ve kısırlaştırma! Yapmak istedikleri bu. Belki yarın Korona’nın aşısı, ilacı diye sunacakları şeye kısırlaştırıcı bir şeyler de katacaklardır. Bu arada mikrop para ile de geçebiliyormuş ya, o zaman o zaman yaşasın Bitcoin. Bir taşla birkaç kuş birden vurmak lazım. Sahi bu mikrop en çok nerelerde yayılıyor. Çin’in hemen yanı başındaki Hindistan’da değil de İran’da mesela. Avrupa’da İtalya’da, Fransa da! Bu mikrop aynı zamanda kimin siyasi emellerine hizmet ediyor aceba!? Bir endişe de şu: Suudiler Mekke ve Medine’yi ziyarete kapattı. Ya aynı gerekçe ile İsrail de kapatırsa! Eşzamanlı Kıyamet ve Doğuş kiliselerine de bakmak gerek. Zorunlu ise kapatma süresince burada İslam ve Hristiyan dünyasından mutlaka daimi gözlemciler bulundurulmalı!'' bölümü yayınladı.

Haberde bir dolmuşte vatandaşlar arasında geçen diyolaglara da yer veren gazete, Cumhuriyet Gazetesi muhabiri Seyhan Avşar'ın ifadelerine yer verdi.

HaberVakti

Güncelleme Tarihi: 22 Mart 2020, 22:26
YORUM EKLE
YORUMLAR
Günel
Günel - 2 hafta Önce

İsrayıl Zaten Müselman Düşmeni Onlar Neden Narahat Virüs Nüfuzu Ekonimini Çökertme Proçesi Deçel Tranp Koreya İle Birleşip Virüsu İnsanların Üzerinde Test Ediler Umarım Virüsun Şu Kader Hızlı Savaş Açmasın Bilmirdiler Onlar İblisle Bir Kabda Ekmek Yeyiler İsrayıl Türk Halkın Düşmeni KURTLAR VADİSİ DİZİSİNEDE OLAY YARATMIŞDILAR DİZİNİN BİTMESİN İSTEDİLER OLMADI NEÇATİ BEY KENDİ YOLUYLA GEDEREK DİZİNİ ÇEKDİ ERBAKAN BEYDE DİLİPAK BEYDE TÜRK HALKIN SEVDİYİ İNSANLAR ONLARIN BÜTÜN SÖZLERİ HEKİKET İSRAYIL HEKİKET NE OLDUĞUN ANLAMAZ ONLARIN BÜTÜN YAPDIĞLARI YALANLAR ÜZERİNDE KURULUP

Hüseyin KAÇIN
Hüseyin KAÇIN - 2 hafta Önce

Tanrı Ölmedi: Aile, kültür ve medeniyet adına ‘Tanrı parçacığı’dır.

İnsanlık, tanrısallaşmak adına özünü yitirdiğinde yani uzaya gitmek adına dünyayı tarumar ettikçe,
"erkeksiz doğum artık mümkün; kadının kemik iliğinden sperm üretildi" denilerek en cinselinden en dinseline kadar birileri kadının fendi erkeği yendi, yaşasın özgürlük naraları atarken, atomu parçalamak bir yana ailevi değerlerin de paramparça olduğu yeni bir dünya düzeninde koronavirüs insanlığa sesleniyor: Tanrı ölmedi diyor.

İnsanlık Ortadoğu ülkelerinde gözyaşı yetmez; bitmez tükenmez bir şekilde kan akıtırken suskunluğumuza inat koronavirüs insanlığa sesleniyor: hakikati görmeyen gözlerinizden, haksızlık karşısında suskun kalan ağzınızdan, birbirinize hayatı zehir ettiğinizden dolayı nefesinizin kesilmesi için burnunuzdan, ruhunuzu kirlettiğiniz için ellerinizin kirinden siz sorumlusunuz diyor.

Aslında hayatın özünde "ben"im yaşayabilmem için öncelikle "sen"in yaşaman kaçınılmaz bir gereklilikmiş.

Evrenin yaratılışında büyük patlamanın (Big Bang) sonucunda saniyenin milyonda biri kadar ertesinde kütlesiz ve saf enerjili
ilk parçacıklar da etrafa saçıldı. Hiçliğe kütle veren ‘Tanrı parçacığı’ esas adıyla Higss Bozonu'nun Tanrı’nın varlığına ya da yokluğuna dair karar vermekte zorlanan insanlık; yaratılışa meydan okurcasına ölümsüzlüğü ararken
kendi küçük ama tahribatı büyük koronovirüs ile başedebilmek adına kendini zor bela yaşatabilmek için çabalamaktadır. Tanrı'nın meleklerine kör ve sağır kalan insanlığa korona virüsü bıkmadan usanmadan sesleniyor: Tanrı ölmedi.

Koronavirüs bize unuttuğumuz yada terkettiğimiz bütün değerleri yeniden hatırlatıyor. Evde kal ki ailen parçalanmasın yıkılmasın. Başarı putunun peşinde sokaklarda, kaldırımlarda, meydanlarda deli divane koşarken eşimizi, çoluğumuzu çocuğumuzu unuttuysak eğer onlara eskisi gibi değil yeni bir gözle bakmak zorundayız artık. Toplumsal cinsiyet eşitliği adına kadınların dünyasında anneliğin değeri düşerken koronavirüs bizleri eve kapattıkça kadınlar yeniden annelik görevleri ile başbaşa kaldılar. Artık yaşamak adına mecburen aile olmak zorundayız. Aile'den daha kutsal değer peşinde koşan hem erkekler hem de kadınlar nafile bir çaba içinde olduklarını anlamak zorunda kalıyor. Acılarımızı dindirmek, sevgilerimizi paylaşmak adına birbirimize sarılmanın ne kadar önemli olduğunu öğreniyoruz yeniden. Kadınlar olarak, erkekler olarak, insanlık olarak birbirimizin ruhuna dokunmak zorundayız. Kapitalizmin bedeli olarak kaybettiğimiz ruhumuzu yeniden kazanmak zorundayız. Feministler ve cinsel yönelim adı altında eşcinseller özgürlük mücadelesi verirken aile kurumunun tarumar edilmesi hedeflenmektedir. Endüstrinin yeni rant kapısı: Feministler ve eşcinseller.
Feminist kadınlara inat; kürtaja inat, eşcinsellere inat, cinsel özgürlüğe inat, toplumsal cinsiyet eşitliğine inat, İstanbul sözleşmesine inat, aile yeniden yüce bir kurum oluyor. Aile, toplumun temel taşıdır. Aile, kültür ve medeniyet adına ‘Tanrı parçacığı’dır.
Anne varsa çocuk yaşar; anne varsa insanlık yaşar. Sezai Karakoç'a kulak vermek zorundayız belki de;

" Anne ölünce çocuk
Bahçenin en yalnız köşesinde
Elinde bir siyah çubuk
Ağzında küçük bir leke

Çocuk öldü mü güneş
Simsiyah görünür gözüne
Elinde bir ip nereye
Bilmez bağlayacağını anne

Kaçar herkesten
Durmaz bir yerde
Anne ölünce çocuk
Çocuk ölünce anne "

İnsanlık, kutsala gitmekten ibaret olan özünü yitirdiğinde artık gidecek hiçbir
yeri yoktur.

Yahudiler, Hristiyanlar ve Müslümanlar yani sözün özü peygamberlerin çocukları, Ortadoğu'da kardeş olmadıkça insanlığın ruhunda kansere dönüşen savaş hücreleri bitmeyecektir. Kanserin yeryüzünün her bölgesine yayılması olayına metastaz adı verilir. İnsanlığın herhangi bir yerinde oluşan bir hastalığın başka bir yere sıçraması, yayılmasıdır metastaz. Kin ve nefret tohumları ekilmişse ruhumuzun derinlerine insanlık gittikleri yerlerde tümör yani terör kolonileri oluşturur ve büyümeye devam ederler. Dün Haçlı Seferleri olanın adı bugün İsrail olur.

İnsanlık bir anda Suriye olmadıkça koronavirüs bize bıkmadan usanmadan seslenmeye devam edecek sanırım.

Hayya alel-felah:
Haydi felaha...

https://www.habervakti.com/insanligin-yahudilestirilmesi-makale,1070.html?fbclid=IwAR3seG5vfcWlp7unwcgc2wc7Rt4wW-wqRDPX2-C0B9p9AqgdLPqTyUAXeMQ

Hulusi ÜSTÜN
Hulusi ÜSTÜN - 2 hafta Önce

KAPANMA GÜNLERİ -1-

Bundan bir buçuk asır önce insanlığın Tanrı'yı öldürdüğünü ve onun ölümünün oluşturduğu boşluğun insanlık alemini sonsuz acılar içine düşüreceğini dile getiren Nietzsche bugünleri görmüştü.
Evet bilginin ışığı yarın, yarından sonra, dahası yüzyıl sonra ne olacağını görmemizi sağlar.
Nietzsche haklıydı. Tanrı'sını öldüren insanlık işlevsiz kalacaktı.
Öyle oldu... 1. ve 2. Dünya Savaşları Tanrı'sını yitirmiş Avrupalı'nın kendisine yeni ilah olarak seçtiği sanayi ve teknoloji dini için kurbanlar verdiği dönemlerdi.
. . .
Şark'a yönelik çoğu ironik, hatta mügalata içeren yakınmalarım ne kadar çok takipçimi kırmıştır.
Ben de Şark'a kırgınım.
Tanrının sadık kulları olduğunu iddia edip Tanrı'dan başka her şeye sadakat gösteren Şark gönlümün uzağında.
Özgürlüğü tanımayan Şark niye deva olamadı insanlığa?
Neden kalemi ve kitabı unuttu?
Neden akla hürmet etmedi?
Neden Tanrı'yı ve inancı ucuz bir pazar malzemesi haline getirdi.
Neden önce Tanrı'yı sattı.
Neden tavizsiz diktatörler üretti.
Neden erdem hem eski kitaplarda bir esatir kıssası olarak kaldı.
. . .
Mesele bu değil...
Çok uzun zamandır adaletsizliğe teslim dünyamız.
Çok uzun zamandır tesellisiz matemler tutuyor.
Çok uzun zamandır güce tapılıyor.
Şeytan çok uzun zamandır çekirdeğinden çatlayıp ayrılası bu dünya-i dûn'un orta yerinde Tanrı'ya şah çekiyor.
Şehirler yıkılıyor, insanlar vuruluyor, çocuklar ağlatılıyor, kadınlar kuru bir ağacın dalı gibi kırılıyor, yaşlılar terk ediliyor.
İnsanlık böylesi bir toplu akıl tutulması yaşamadı şimdiye dek.
Ne dünya savaşları, ne atom bombası ne o ne bu...
Bu sefer bambaşka.
Bu sefer acı herkesin gözünün önünde, cebinde, masasının üstünde, başköşesinde.
. . .
Ne olacaktı...
Yaradan reva mı görecekti bunu kulcuklarına.
'En nasü ıyalullah' değil mi?
Öyle ise bu acıyı, bu adaletsizliği, bu zulmü bir yerden bölmeli değil mi?
. . .
Deprem, susuz kışlar, karsız kışlar...cehenneme okşar sıcaklıklar... savaş korkusu, gözleri açlıkla, dehşetle, mahrumiyetle derin kuyulara dönmüş göçmen yığınları ile gözleri kör olmuş diğerlerinin düşmanlığı... tokluğun azabını çekenlerle açlığın acısında kıvrananlar... yıllardır bir oduna taptığını fark edip sarsılanlar, savunurken hayasızlaşanlar, makamın küçülttüğü adamlar... derken hastalık...
. . .
İnsanoğlu...
Ey İyalullah...
Biz merhamet etmeyi hatırlayacak mıyız?
Yoksa bu son sarsıntı içimizden yaşlılarımızı alınca...
kendilerini vesile kılıp merhamet dilendiğimiz Tanrımız tavizsiz bir gazap ile mi davranır bize...
. . .
Nietzsche !
Neler vermezdin sıradan insanın körlüğünü takınmak için gözlerine...
. . .
Tek bir vücuttur insanlık dediğin.
Herhangi bir yerindeki problem vücudun başka yerlerinde de soruna yol açar.
Dünyanın bir köşesinde işlenen suç, bir başka yerde savaş, bir başka yerde kıtlık, bir başka yerde susuzluk...
Dünyanın bir köşesinde icra edilen iyilik ise bir başka yere yağmur, bir başka yere bolluk, bir başka yere huzur olur.
. . .
Ben ümidimi kesmeyeceğim insanlıktan...
Kendimden de, insanlıktan da ümidimi kesmeyeceğim...
Geçecek bu günler.
Kapandığımız evlerimizden çıkıp sokakları şenlendireceğiz, selamlaşacağız, birbirimize sarılacağız.
Tatile gideceğiz, müzeleri gezeceğiz.
Denize gireceğiz, şarkılar söyleyeceğiz. Dans edeceğiz.
Bir kızın esmer yüzünde, bir çocuğun gülüşünde, bir yaşlının sakarlığında hayatın albenisini görüp Tanrı'ya teşekkür edeceğiz.
Yüzlerce yıllık sütunların altında dualar edeceğiz.
Yeniden sanata döneceğiz yüzümüzü.
İyiliği anlatan öyküler, güzeli anlatan romanlar, iyinin kazandığı filmler izleyeceğiz.
Sevdalanacağız yeniden hayata.
Yeniden üreteceğiz.
. . .
İnsanlığın kalın kitabını okuyanlar bundan yüzlerce yıl sonra...
Bu çağı anlatan paragrafın altında bu notu görecekler.
'Onlar hatalarını anladılar... '

Hulusi ÜSTÜN

Hulusi Üstün
Hulusi Üstün - 2 hafta Önce

KAPANMA GÜNLERİ -2

Bir çocukluk gençlik nostaljisi değil bizimkisi.
Cumhuriyetin üç çeyrek asrı da insanlık tarihinde benzerine çok sık rastlanmayacak türden bir yenilenme ve barış çağıydı.
Bu zaman diliminde Türkiye’de yaşanan sosyal çalkantılar da çatışmalar da ekonomik sıkıntılar da dünyanın kalan kısmıyla kıyaslandığında felaket ölçeğinde değildi.
Dünya Savaşı’na girmemiştik.
Sürekli bir yenilenme ve gelişme içindeydik.
Osmanlı bakıyesi, yeni bir hayatın dinamiğine evrilmişti.
Halka ve kendisine güvenen idealist bir gençlik her alanda yenilenme gayreti içindeydi.
Yeni edebiyat, yeni sanat, yeni mimari, yeni idealler, yeni ufuklar…
Yüzlerce yıldır ehli devlet olamamış Anadolu’nun çocukları devlet idaresine geçtikçe yalpalasa da yoluna devam ediyordu Türkiye…
60’lı yıllara kadar tek şikayet yoksulluktandı.
Sonraki yılların yoksulluğu, bugünlerde bir saadet devri olarak anımsanan mutluluk çağının yegane kekremsiliğiydi.
. . .
O bakımdan milenyumun getirdiği zorluklar pek bir sarstı bizim kuşağı.
Savaş tehlikesi, otoriter bir idare, yabancı göçü, çarpık şehirleşmenin getirdiği zorluklar, trafik, salgın hastalık, deprem…
Bunlar bizim kuşağın bildiği işler değildi.
. . .
Bizim Alparslan’ın eşi Sinem Hanım “Sen dur dur, dört bin yıllık medeniyet tarihi boyunca bekle ve gel bu çağda yaşamak zorunda kal ! ” diye şikayetlenince, aklıma önceki çağlar geldi.
Yüz yıl önce yaşayan dedelerimizin şahit olduğu savaş acıları, muhaceret, gidip gelmeyen evlatlar, kardeşler, yangın yeri olmuş şehirler… Yüz yıl daha öncesinde fokur fokur kaynayan Osmanlı coğrafyasında eşkıyaya teslim Urumeli ile Anadolu… Ondan evveli yine deprem, yine savaş, yine salgın, kaşlara kirpiklere kadar cehalet, ilkellik…
Bu toprakların gördüğü lale devri üçü beşi geçmez tarih boyunca.
O bakımdan şaşırmamalı…
Yüz elli yıl önce Kolera, tifo veba Rumelini kırıp geçirmiş. Kasabaların şehirlerin vergi borcu affedilsin diye saraya yazılmış istida nameleri okudum arşiv kayıtlarında.
Selanik’e ‘ıssız kalasın’ diye beddua eden, ‘aman ölüm zalım ölüm üç gün ara ver’ diye ağıtlar yakan Mehmed’in, salgında bütün yakınlarını kaybetmiş o delikanlının öyküsünü ben yazmasam kimse bilmeyecekti.
Lucy Garnet Selanik’i kasıp kavuran salgın hastalığın Müslim Mahallesini hemen hemen tamamen boşalttığını rapor ediyor İngiltere’ye. Ona göre Museviler salgından Müslim halk kadar zarar görmemişti. Çünkü her gün abdest alan Müslümanlara göre bağışıklıkları daha güçlü idi.
. . .
Anlamını çok bilmesek de biz Çerkes çocuklarının kulağına yer etmiş bir laftır ‘Yemın yexı’
Yemın götürsün… ‘Yemıne yewune yexı’ Yemın evini götürsün. Yemıne yewunagho yawxı ‘Yemın sulalesini sürsün.’
Yemın dedikleri XIX. yy başında Çerkesya topraklarının yerli nüfusunun en az yarısını kıran kolera salgınının adıydı.
Bölgeye Ruslar tarafından getirilmişti. Bu tarz hastalıklara karşı bağışıklığı olmayan yerlileri tavuk telef eder gibi kolaylıkla kırıyordu.
Öyle ki bir şekilde Rus askerleri ile karşılaşan bir yerli, bu hastalığa yakalanıyor ve onların elinden kurtulup dağların en izbe köşelerindeki köylere sığındığında hastalığı buradakilere de bulaştırıyordu. Çarın modern ordusu dağlarda kendilerinden önce ‘yemın’ salgınıyla kırılıp boşalmış köylere rastlıyorlardı.
1828’de Kabardey toprakları Ruslarca teslim alındığında sadece otuz bin kadar Kabardey kalmıştı. Yani iyimser bir hesapla her on kişiden ancak biri sağ kalmıştı.
Kaybolan nüfus; kurşun, top ve kılıçtan ziyade hastalıktan yok olmuştu.
. . .
Evet cumhuriyetin ilk üç çeyrek yüzyılını bir yerinden yaşamış olan bizler ne kadar uzun yaşarsak yaşayalım o çağın huzurunu arayacak gibiyiz.
Dünya bir değişim çağının köşesini döndü.
Bundan sonrasını yeni kavramlarla değerlendireceğiz.
Tıpkı Cervantes’in Mançalı şövalyesi Don Kişot gibi biz de yaşadığımız çağın değerlerinin top yekün anlam kaybedişine, köhneyip eskiyişine şahitlik edeceğiz.
Çünkü tarih böylesi salgınlardan, büyük depremlerden ve savaşlardan sonra insanlığın yeni bir çağa başladığını anlatıyor.
Hulusi Üstün

SIRADAKİ HABER

banner5