“Hain içerde olunca kapı kilit tutmaz evlat”
Kâinatın nizam-ı ekmelinde ve hilkatin sarayında cari olan her bir mahlukun, her bir varlığın ve zerratın işleyişi bir kanun-u ilahî ve adalet-i mutlaka ile mukayyet iken, beşer tarihinin en sinsi inkırazları, en dehşetli sarsıntıları daima din-i mübinin o safi ve berrak membaını bulandırmaya matuf menfi faaliyetlerden neşet etmiştir. Bu minvalde, âlem-i İslam’ın sinesine asırlardır saplanan ve her defasında bünyeyi derinden sarsan en zehirli hançer, hiç şüphe yok ki kendilerini dinin yegâne sahibi, zühd ve takvanın zirvesi, ihlâsın mücessem timsali addederek arz-ı endam eden fitne-i diniye güruhudur. Tarih-i İslam’ın sahifeleri dikkatle ve basiretle mütalaa edildiğinde sarih bir surette müşahede olunur ki, Müslümanların istikbalini, emniyetini ve kuvve-i maneviyesini en dehşetli tehlikelere maruz bırakan taife, haricî düşmanlardan, cephede göğüs göğse çarpışılan küffardan ziyade; içeriden, hulus-u kalple bağlıymış gibi görünüp ümmetin itikadî şirazesini ve asabiyet-i islamiyesini bozan bu mukaddesat hırsızı fitneciler olmuştur. Bu bedbahtlar, her devirde ve her asırda kendilerini asıl dindarlardan daha dindar, hakiki müttakilerden daha müstakim göstermek hususunda dehşetli bir maharet ve şeytani bir deha sergilemiş; sahte bir dindarlık maskesi altında ümmetin vahdetini, ittihadını ve tesanüdünü parça parça ederek kendi habis emellerine zemin hazırlamışlardır.
Bu dehşetli sefalet-i fikriyenin ve maraz-ı ruhaninin İslam tarihindeki ilk ve en meşum, en kanlı tezahürü, eslaf-ı izamın yüreğini dağlayan Haricî zihniyetinin zuhurudur. Bu cahil ve mütecaviz güruh, o derece bir su-i istimal, o derece bir ucub ve gurur-u nefis içinde boğulmuştur ki, ilm-i ilahînin tecelligahı, kapı-yı medine-i ilim olan, adalet ve şecaatin şahikası Şah-ı Velayet Hazret-i Ali’ye bile –haşa ve kella– din öğretmeye, hükm-u ilahîyi talim etmeye, şeriatın sınırlarını çizmeye kalkışmıştır. Hazret-i Ali gibi bir dahi-i azamı, sünnet-i seniyyenin ve esrar-ı Kur'an'iyenin en birinci aynası olan o zat-ı nuranîyi, kuru bir nas lafızcılığı, sığ bir zühd anlayışı ve zahiri bir dindarlık tasavvuru ile tekfir edecek kadar gözü dönen bu zihniyet, nassın ruhunu iğfal etmiş, dinin gayesi olan muhabbet ve vahdeti katletmiştir. Onların alınlarındaki secde izleri ve dillerindeki ayet kıraatlerinin fesahati, kalplerindeki o müthiş fitne fesadını, adavet hissini ve cehl-i mürekkebi setretmeye yetmemiş; bilakis o mübarek ve mukaddes kelamları kendi batıl ve kanlı davalarına alet ederek tarihin gördüğü en elîm cerbeze ve mugalata misalini vermişlerdir. Bu tarihi facia, dindarlık iddialarının ve zühd perdelerinin ardına saklanan sinsi fitnenin, en mukaddes değerleri bile nasıl birer imha silahına, nasıl birer tefrika vasıtasına dönüştürebileceğinin en bariz, en kat'i ve en acı bürhanıdır.
Asr-ı saadetten ve sahabe-i kiram dönemindeki fitnelerden tevarüs eden bu habis ur, bu sinsi virüs, ne yazık ki modern zamanlarda da şekil değiştirerek, yeni kılıflara bürünerek ama mahiyet-i asliyesini zerre miktar kaybetmeyerek varlığını idame ettirmekte ve ümmetin kılcal damarlarında gezinmektedir. Günümüzün modern haricileri, neo-selefileri ve din bozguncuları, aynı sinsi ve tahripkâr metodolojiyi istimal ederek, "uydurulmuş dinden indirilmiş dine geçiyoruz" yaldızlı lakırdılarıyla tam bir cerbeze, muazzam bir mantık oyunu ve dehşetli bir safsata yapmakta, Yahudinin ve İngilizin fitnekarlığının mücessem elleri olarak Alemi İslam’ın itikadına saldırmaktadırlar. Bu iddia ve slogan, avamın nazarında zahiren hakka davet, sünnete dönüş ve takva gibi görünse de; batınen ve hakikaten bin küsur yıllık müktesebat-ı İslamiyeyi, fıkıh medeniyetini, akaid kalelerini ve asfiyanın, müctehidlerin muazzam mirasını tarumar etmeye matuf bir tefrik ve ihraç projesidir. Kendilerini doğrudan doğruya vahyin yegâne salahiyetli müfessiri, dinin tek sahih temsilcisi ilan eden bu nevi şahsiyetler, asırlardır ümmetin yolunu birer yıldız gibi aydınlatan ulema-ı rasihini, müctehid fukahayı ve evliya-i izamı akıl dışı ilan ederek devre dışı bırakmakta; böylece zavallı avamı kendi sığ, güdümlü, köksüz ve felsefi fehmlerine mahkûm etmek istemektedirler. Bu ise, indirilmiş din perdesi altında kendi heva ve heveslerini, uydurulmuş kof bir mantık silsilesiyle ve ayetleri siyakından kopararak topluma dikte etmekten, yani dini kendi tekellerine almaktan, akıllarını peygamber yerine koymaktan başka bir şey değildir. Allah gaybı bilmez diyerek, Allah’ın peygamberimizi yaratacağını bilemeyeceğini ima ederek mürted olan bu grup, zahiren en İslamcı gruptur. Hakikatte Allah’ın sıfatlarını inkâr eden mürted sınıfındadırlar.
Yakın tarihimizin sinesinde açılan derin yaralar, Âlem-i İslam’ın mazlum coğrafyalarında dökülen kanlar ve Mursi gibi ihlâs ile sadakat ile davasına sarılan, ömrünü ümmetin izzetine vakfeden büyük İslamî şahsiyetlerin karşılaştığı elîm akıbetler de, bu dini fitne şebekelerinin menfi faaliyetlerinden ve sinsi hançerlerinden bağımsız ele alınamaz. “Ben hakikati söylerim, kimseden çekinmem” diyerek Mursi’ye saldıran o muhteşem İslam (!) mücahitlerin hiç birisinin Mursi tutuklandıktan sonra sesi çıkmamıştır. Ümmetin namusu ve istiklali için canını ortaya koyan, firavunların karşısında eğilmeyen müstakim şahsiyetlerin ve hareketlerin arkasından, yine aynı "yeterince dindar olmamak", "şeriata tam riayet etmemek" veya "maslahata kurban gitmek" gibi sinsi fısıltılarla, münafıkane fırtınalarla fitne üretenler; o mübarek gayretleri akamete uğratmak için şer odaklarıyla, haricî mihraklarla her türlü menfi ittifakın içine girmekten haya etmemişlerdir. Oryantalistlerin, emperyalist niyetlerin savurduğu fırtınalara yelken olan bu dini fitneciler, içeride Müslümanların kuvve-i maneviyesini kırmakla, aralarına şüphe tohumları ekmekle vazifeli birer itikat hırsızı, birer manevi parazit gibi çalışmışlardır. Tarih boyunca İslam coğrafyasında ne zaman bir ihya, bir silkiniş, bir tamirat ve müspet inşa hareketi baş gösterse, bu maskeli dindarlar, bu takva tüccarları derhal vazife başına geçmiş; ümmetin saf evlatlarını şüphe, tereddüt ve adavet girdaplarında boğarak hamleleri akamete uğratmışlardır.
Hindistan’da asırlarca ineğe tapan Hindularla Müslümanlar arasında bir fitne çıkmamıştır. Batıl da olsa ineğe kutsallık atfettikleri için Müslümanlar da onları kışkırtmamak sürekli koyun, keçi kurban etmiştir. Ancak geçen yüzyıl başında bir ineği kesen sarıklı bir mücahit (!), Hinduların müdahalesine ateşle karşılık vererek fitneyi körüklemiş, müdahale eden Hindulara karşı Müslümanları yardıma çağırmış, ortalık kan gölüne dönmüştür. Araya fitne ekildikten sonra bu sarıklı mücahit (!) vatanı İngiltere’ye dönmüştür. Tıpkı Afganistan’da baş gösteren Topal Molla isyanıyla ülkesini terk etmek zorunda kalan Afgan kralının yanına yaklaşıp kendisini tanıyıp tanımadığını soran melon şapkalı cehennem odununa, “tanıdım ama milletimi inandıramadım, sen topal mollasın” dediği gibi. Her halde müthiş İslam âlimi Reşit efendiyi namı diğer Wamberi’yi herkes duymuştur. Daha da yazarım da işin ucu farklı yerlere çıkar.
Neticede, akl-ı selimle, mantık ilkeleriyle ve basiret süzgeciyle mütalaa edildiğinde ayan beyan ortaya çıkar ki, Müslümanların istikbali, selameti ve bekası için en büyük tehlike arz eden odak; ne garbın teknolojik üstünlüğü ne de şarkın açık düşmanlığıdır; asıl tehlike mukaddesatı tahrif eden, dindarlık iddiasıyla dindarları vuran bu sinsi fitne taifesidir. Bunlar, müspet hareketi felç eden, Müslümanların beynindeki ve kalbindeki itimat köprülerini havaya uçuran, emniyet duygusunu yok eden menfi faaliyet merkezleridir. Bir toplumda güven ve itimat zedelendiğinde, orada ne ilmi bir terakki, ne ahlaki bir tekâmül ne de nizam-ı içtimai kalır; fitnecinin de tam olarak murat ettiği şey, bu muazzam binayı temelinden sarsmaktır. Âlem-i İslam’ın yeniden ayağa kalkması, küllerinden doğması ve kendi istikbalini ve medeniyetini yeniden inşa etmesi; ancak ve ancak bu dindarlık maskeli fitnecilerin cerbezelerini, desiselerini ve sinsi metodolojilerini deşifre etmekle, onları ümmetin sinesinden söküp atmakla ve Müslümanların o saf, berrak itikadını bu habis virüslerden muhafaza etmekle mümkün olacaktır. Müspet inşanın yolu, menfi tahribatın bu sinsi aktörlerini tanımaktan ve onların bulanık sularında avlanmamaktan geçer.
Ancak bir müjde vereyim (tabi ehli cehennem olan bu gruba). Kâhin değiliz fakat tarihin yazısız kuralları bildiriyor ki, yakın zamanda başta Türkiye, tüm Âlemi İslam çok zenginleşecek, kuvvet ve gına şarka geçecektir. Zenginlik kabında rahat durmaz. İslam dünyasındaki bazı zengin taifenin her nedense her ramazan seferi olması gibi, zenginliğin akabinde İslam’ı yaşamamak için çırpınan bu garabet nesillere bu güruhun fikirleri çok cazip gelecek ve dört elle sarılacaklardır ta ki kıyamet kopana dek. Çünkü kıyametten önce İslam’ın galip geleceği fakat dinsizlikten kıyametin kopacağı bildirilmiştir. Bu İslamcı (!) güruhun fikirleriyle deist olanların şehadetiyle istikbalde onlar galip gelecektir.
Peki, bu her vakit fikirleri çürütüldüğü halde hala saçmalamaya devam eden “Hz. Âdemin babası” ekolünün saçmalıklarına karşı devlet niçin mi sessiz duruyor?
Ne yani? Birçok ülkeye girmesi yasak olan bir sapık şarkıcının gelmesini engellemeyen Devletin görevi İslam’ı muhafaza etmek mi?
Hayırdır?..