Garasakal Sendromu, Doğru Sorular

“Garasakal”, ifade şekline ve kullanılma yerine göre değişken, yüklenilen anlam itibariyle de hep aynı olan bir hitaptır.

Sosyal, psikolojik ve kimilerine göre ise sendroma dönüşmüş yarım asırlık bir Kıbrıs meselesidir.

Rivayete göre 1974 harekatından önceki yıllarda, gayri nizami harp teknikleriyle donatılmış ve özel yetiştirilmiş bir ekip, iç dengeleri ve dinamikleri “mıncıklamak” amacıyla Türkiye’den adaya gönderilmiş.

Haftalarca, aylarca dağlarda konuşlanıp arada bir düze inerek faaliyet gerçekleştiren bu ekibin uzamış siyah sakallarını gören Türk ve Rumların onlara taktığı lakap, ülkenin elli yıllık sosyo-kültürel tartışmalarında ana başlık olmuş.

1974 Barış Harekatı’nın ardından, Türkiye’den “tarım iş gücü” olarak adaya göç ettirilen Anadolu kökenlilerle, 1974 öncesinde kendisi, annesi veya babası Kıbrıs’ta doğmuş Kıbrıs Türkleri’nin kucağına bir bomba gibi bırakılmıştır..

Zaman içerisinde politize olarak, Kıbrıs Türk sağı ile Kıbrıs Türk solu arasında bir bilek güreşine dönüşmüştür “garasakallık”.

“Sizin ve Türkiye’nin varlığını adada istemeyen solculara karşı bizi destekleyin” diyen sağ partilerin, hatrı sayılır nicelikteki Anadolu kökenli seçmenler üzerinde etkili bir propaganda aracına dönüşmüştür.

“Asimile olmayın, kimliğinizi ve kültürünüzü muhafaza edin” diyen solun da aynı kuvvette bir telkin ve yönlendirme aracına evrilmiştir.

Kıbrıs Türk sağı, 1571’de Kıbrıs’ın Osmanlı tarafından fethiyle Anadolu’dan adaya göç ettirilmiş ailelerin nesilleri oldukları gerçeği; Kıbrıs Türk solu ise bu tarihi gerçekliği tamamiyle göz ardı ederek Türk ve Rumların oluşturduğu ortak bir Kıbrıslılık kimliği üzerinden politika üretmektedir.

İki taraf arasında çok keskin ayrımlar ve görüş farklılıkları varmış gibi görünse de, tamamen siyasi hesaplar üzerinden çıkarılan bu ihtilaflar, herkesin birbirini tanıdığı ve akraba olduğu ada halkında kamplaşmalara sebebiyet vermemiştir.

KKTC’nin gerçeğidir, gündüz mecliste kavga edenler akşam meyhanede birleşirler.

Bu “çabuk unutma” durumu hoşgörü temelinde gelişmiş bir erdem olarak lanse edilse de, “yerleşik düzen” kervanının yürümesi için tarafların karşılıklı al-verinden başka birşey değildir.

Kıbrıs Türkü’nün kendi içerisinde cephelere bölünmemesi, istikbal için sevindiricidir.

Ortak motivasyon menfaat olsa da, milletin ve devletin bekası için bu iyidir.

45 yıllık hafızadan birçok duyguyu damıtabiliriz.

Yinede diyebiliriz ki, 447 yıl evvel Anadolu’dan Kıbrıs’a göç etmiş olan Türkler, kendilerinden 404 yıl sonra adaya göç eden karındaşlarına “iyi davrandılar”.

Türkiye’de süregelen Suriyeli mülteciler tartışmalarına şahit oldukça, KKTC’nin bu meseleyi kendi içerisinde yarım asırdır iyi götürdüğünü düşünüyorum.

Aynı ırktan, aynı dinden olup aynı dili konuşan insanlardan bahsediyor olsak da, yüzyıllarca Rumlarla ve İngiliz idaresi altında bir asra yakın baskıyla yaşamış bir milletten, savunma refleksleri beklememek gerçekçi olmaz. Hele ki oraya İngiliz’in çizmesi değmişse..

Sorunlar, “doğru soruları sorarak” çözülebilir.

Herşeyden önce sorunları çözme iradesi ortaya konmalı, hedef bu olmalı.

Doğru sorular sorabilmek için ise samimiyet ve fedakarlık gösterilmelidir.

Herkes “kurtarıcı ve ev sahipliği” kibirlerinden arınarak birbirine yaklaşmalı.

Kibir kalbi, kalp dili kirletir. Kirli bir dil ancak düşmana hizmet eder.

Düşman tanımı doğru yapılmalı.

“BİZ KİMİZ?” Bunun doğru cevabı üzerinden düşman tanımı yapılmalı. “Biz kim olmalıyız” kompleksi bu noktada yanıltıcı olabilir.

Kıbrıs Türkü için doğru soruların, sorulması gereken soruların neler olduğu üzerine birçok kişi kafa yoruyor. Duymak istediğimiz cevaplara, müşterek bir yakınlaşma sağlandığında, doğru soruların kendiliğinden sorulmaya başlanacağına da inanıyorum.

Rum’un İstanbul’a kadar uzanan ahmakca iştahı, Avrupa’nın içine düştüğü darboğaz, ABD’nin hastalıklı halleri ve özelde bölgeyi genelde ise dünyayı sarsıp duran tüm küresel koşullar, bizi çok uzak olmayan bir zaman içinde ortak cevaba sürükleyecek.

Peki ya, Türkiye ve insanları için doğru sorular neler?

Bunları kim soracak?

Türk Silahlı Kuvvetleri’mizin “2225. Yılını” kutladığı bir devlet geleneğinde, bu hafıza ve birikimde bir ülkede, 45 yıl önce acemice ve aceleyle gerçekleştirdiğimiz göç işlemini sorgulamamız gerekmiyor mu?

Adana’dan, Antalya’dan, Konya’dan, Kars’tan, Trabzon’dan, Muş’tan, Hatay’dan ve birçok farklı anlayışın, geleneğin, kültürün ve alışkanlıkların içinden insanları alıp, hiçbir oryantasyon ve rehberliğe tabii tutmadan adaya yerleştirmemizi sorgulamamız gerekmiyor mu?

Derdi, doğru soruları sorup, faydalı ve somut cevaplar almak olan herkesce gerekiyor.

Devlet aklı farklı çalışabilir. İnsan, devlet değildir.

Bu soruların muhattabı da sadece devlet değildir. İmamlar, öğretmenler, kanaat önderleri, aile ve sülale reisleri, sivil toplum örgütleri bu işler için vardır. Biraz da sorgulanması gereken, bu yapıların büyük ölçüde kimlerin kontrolünde olduğu ve hangi felsefe üzerinden gittikleridir.

Mücahid’i ile Kıbrıs Türkü;  Mehmetçik’i ile de Türkiye üzerine düşeni fazlasıyla yapmıştır.

Sorgulama yapılmalı fakat bu sorgulama düşman diliyle düşman için değil, kardeşlik için kardeşlerle yapılmalıdır.

Kimse kimsenin rolünü çalmaya kalkmadan, beklenen pskilojik konforu sağlayarak yol alınmalıdır. Ev sahibi, ev sahibi olduğunu hissetmek istiyorsa hakkıdır. Misafir de hakkıyla ev sahipliği edilmesini bekliyorsa haklıdır. Ev sahibi, komşularının beklentileri doğrultusunda misafirine yaklaşmamalı, misafir de evin yegane maliki gibi davranmamalıdır.

Misafir, iyi ev sahipliği bekler. Ocağına kasteden, namusuna, şerefine ve istikbaline göz dikenlere karşı evin sahiplenmesini bekler.

Ev sahibi de, edepli ve düstur sahibi misafir..

Çok zor olmamalı..

YORUM EKLE
YORUMLAR
Meral çakmak
Meral çakmak - 8 ay Önce

Çağatay bey dediģiniz gibi ev sahibi ev sahipliğini bilse misafir de misafiligin bilse çok iyi olur Allahın izniyle ama velakin hem misafirin hemde ev sahibinin üzerinde politika yapılıyor maalesef

Bilal kibriz lefke
Bilal kibriz lefke - 8 ay Önce

Guzel tespitlerle yazilmiz yazi.

banner5