‘Geçen geçti, istikbâl meçhul, etme gam; dem, bu demdir, bu dem! .’

Geçen 2 hafta, özellikle İstanbul’un muhtemel seçim sonuçları üzerine sohbetlerle geçti..  Ama, hayat başka alanlarda normal seyrinde devam ediyordu. 

***

(Güçten düşmüş, gücünü yitirmiş olanlar yurdu) diye açıklayabileceğimiz Dâr-ul’Aceze’de 13 Nisan sabahı, çeşitli çevrelerden 100’e yakın davetli, bir kahvaltıda buluşmuştu. 

Sultan 2. Abdulhamîd’in 125 yıl öncelerde tesis ettirdiği Dâr-ul’Aceze’nin  Başkanı Hamza Cebeci , ‘fakir’e, Ziyâ Paşa’nın, Amasya Valiliği dönemi için, ‘Zannetme, Amasya'da paşalık eyled, m. / Gördüm fakir halkını, babalık eyledim..’ mısralarını hatırlatır. Çünkü, bütün çabalarını bu çaresiz kimsesizlere hasretmiştir. Hamza Bey, konuşmasını, merhûm Necîb Fâzıl’ın, ‘(…) Gideriz nûr yolu, izde gideriz, / Taş bağırda, sular dizde; gideriz, / Bir gün akşam olur, biz de gideriz, /Kalır dudaklarda şarkımız bizim..’ mısralarıyla noktaladı.. 

Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı Zehra Zümrüt Selçuk da yaptığı konuşmada, Dâr-ul’Aceze için, on yıllar boyu, ‘Bir Padişah tarafından yaptırıldı..’  denilerek, ‘Abdulhamîd’in adının zikredilmesinden bile kaçınıldığına’, amma bugün, ‘hayır-dualarla anıldığı’na dikkati çekti. 

***

Bahariye Mevlevîhanesi’nde 10 Nisan akşamındaki programda ise..  İlâhiyatçı Prof. Huseyin Hansu hocanın ‘Hadis-i Nebevî’ üzerine ilginç bir sunumu vardı. Hansu hoca, ‘Asırlarca yapılmış olan hadis tartışmalarına değil; bu vesileyle şimdilerde Hz. Peygamber (S)’in tartışılmaya başlanmış olmasına itiraz edilmesi gerektiği’ni, ‘Hadis ve Sünnet’in Kurân’a alternatif değil, Kur’an’ın açıklayıcısı’ olduğunu;  Kur’an’ın bize,‘Ne yapacağımızı’,  Sünnet’in ise ‘Nasıl yapacağımızı öğrettiğini’ belirtiyordu. 

Prof. Mahmûd Kaya Hoca da,   ‘şöhreti arttıkça  daha bir dizginlenemez hâle gelen bir hoca zat’ın, ‘4 Mezheb İmamı’ndan kurtulmadıkça, Müslümanlar için kurtuluş yoktur.’ diyecek kadar şirâzeden çıktığını teessüfle nakletti.  

***

Bahariye’ye gidişte, Eyyub Sultan Mezarlığı’nın kenarından geçerken bir isim düştü aklıma.. Orada yatan ünlü bir ismin o gün vefat yıldönümü idi. Ama, çoğu kimsenin haberi bile olmadı ve olması gereken de bu idi. 

Evet, 10 Nisan, Mareşal Fevzî Çakmak’ın vefatının 69. yıldönümü idi. 

Eğer, kendilerini dua ve ümidleriyle, gözyaşlarıyla, kan ve canlarıyla, her türlü  maddî imkânlarıyla destekleyen milletimizin aslî değerlerine hizmet edenlerin herbirini, -sonra hıyanet etmedikleri takdirde-; ‘Allah râzı olsun!’ der, ‘hayır’la anarız elbette.. 

***

12 Nisan öğleden sonra Eminönü’nde bir banka tarafından Millî Mücadele’nin 100. Yıldönümü münasebetiyle düzenlenmiş bir sergide, o savaşlardan kalma belgeler, fotoğraflar, bazı askerî eşya ve hattâ askerlerin not defterleri ve mektupları sergileniyordu. Ama, genç ziyaretçiler binlerce yıl geride kalmış bir antika eşyaya bakar gibi bakıyorlardı, sergilenenlere.. 

Çünkü henüz 100 yıl öncelerdeki o büyük mücadeleye aid belgeleri okuyamıyorlardı. Bir Müslüman halkın sosyal hâfızâsı, bir politik  ‘elektro-şok’la silinmişti.. (Bazı psikolojik rahatsızlıkları tedavi için, hastaya elektro-şok verilir. Ve birkaç seansta tekrarlanan o şoklarla, o rahatsızlığın beyindeki izleri yok edilmeye çalışılır. Müslüman halkımızın mâruz kaldığı durum da öyle bir şey..)

***

O akşam, Ümraniye’de de, ‘Ortak Akıl Platformu’ isimli bir dernekte, kendilerini çeşitli konularda daha da geliştirmeye çalışan seçkin bir topluluğun daveti üzerine Müslüman dünyasının son çağlarının temel meseleleri üzerine, 2,5 saate yakın bir sohbet.. 

Evet, geçen hafta böyle geçti.. 

Tekrar edelim, bir ‘Hadis-i Nebevî’ rivayetinde belirtildiği üzre, ‘Mâzi geçmiştir, istikbâl meçhûl.. Bugün en büyük hazinenizdir.’

Dem, bu dem!..

YORUM EKLE

banner5