Anadolu Konfederasyonu ve Kıbrıs Türk Devleti

Anadolu Konfederasyonu ve Kıbrıs Türk Devleti
İşte Çağatay Huzeyfe Özdem’in söz konusu yazısı:

ANADOLU KONFEDERASYONU VE KIBRIS TÜRK DEVLETİ

Üniter devletciler heyecanlanmasınlar, kastım Türkiye’nin eyaletlere bölünmesi değil.

KKTC’nin lağvedilip Türkiye’nin bir vilayeti olması da değil.

Kıbrıs müslümanları ve gayri müslimleri arasında, sonu gelmeyen müzakereler ve  pazarlıklar kaç nesil eskitti.

Daha kaç nesil ömrünü tüketmeli bu boş hayallerin ardında?

Rumun bitmek bilmeyen hırsı ve öfkesi ortadayken. Şovenistlikte Yahudilerle yarışırlarken. Anadolu topraklarının bir kısmını da içine alan boş hayallerini görmezden gelerek, barış ve huzur içerisinde “Federal Kıbrıs” çatısı altında birliktelik kurulabileceğine; kurulması halinde bile bunun sürdürülebilir olacağına inanmak akıl işi değil.

Zulmün kol gezdiği dünyada, yarım milyon nüfusu dahi olmayan bizler, böyle bir maceranın sonunda neyle karşılaşacağımızı düşünmek zorundayız.

Kim koruyacak bizi? NATO mu? BM mi? Yoksa Avrupa’nın orduları mı? Emin olun, Elyeli avcıların garantörlüğü tüm bu kuvvetlerden daha emindir bizim için.

“Dünyaya entegrasyon” kör etmişse gözümüzü şayet, tarihe dönüp bakalım.

Asırlar öncesine gitmeye gerek mi var, İstiklal Harbi’nde Kıbrıs Rumlarının Yunanistan lehinde Anadolu’da faaliyet göstermelerinden, 1940-50 ve 60’lı yıllarda adada yaşananlara gidelim..

O günlerle aramızda sadece Türkiye var!

Evet, Federal Kıbrıs’a inanmıyorum.

Her ne sebeple olursa olsun, paylaşılacak ne kadar büyük bir menfaat bulunursa bulunsun bir anlaşmaya varılabileceğini düşünmüyorum. Önündeki engel ne Türkiye’dir ne de Kıbrıs Türkü’dür. Annan Planı dönemi ve sonuçları bunu apaçık ortaya koymuştur.

Birleşik Kıbrıs’ın önündeki en büyük engel, Rum’un “ben bu adanın tek sahibiyim” şizofrenisidir. Bu şizofreniye onları inandıran da Batılı devletlerdir. Annan referandumunun sonuçları ortada iken, tüm teamüller yerle bir edilerek tek taraflı olarak Rumun AB’ye kabul edilmesi buna yeter delildir.

Peki başka bir yol yok mu bizim için?

Söylenebilecek başka bir söz yokmu?

Güzelyurt’tan Karpaz’a kadar topraklarımız üzerinde emperyalistlere vaadlerde bulunulurken, birileri çıkıp “heryeri verelim yeter ki barış olsun” diyebilirken yükselecek başka bir ses yok mudur?

Türkiye’nin garantörlüğünün kaldırılmasını ön koşul sunan Rumun kendi bölgesinde ABD’ye verdiği gizli hava üsleri ortaya çıkarken, Türkiye’nin ve Anadolu insanının varlığımız açısından hiç olmadığı kadar önem arz etttiğini dillendirmek neden bu kadar zor?

Ya da utanmalı mıyız bundan?

Türk’ün “ne derler” takıntısı, uluslararası siyasetine ve diplomasi anlayışına kadar işlemiş durumda.

AB’nin bir parçası, Federal Kıbrıs’ta azınlık dahi olma fikri övünç sebebi iken; Türkiye ile bir olma fikri, dillendirilmekten imtina edilen, sakıncalı bir görüş sayılıyor her nedense.

Bunu sadece fanatik solcular değil, ulusalcılar, milliyetçiler ve dahi adada bulunan Türkiyelilerin bir kısmı da benimsemiş vaziyetteler.

Devletin stratejisi farklı olabilir. Hükümeti yönetenlerin düşünceleri farklı olabilir. Uluslararası arenada dengeleri korumak ve diplomasiyi sürdürebilmek adına bazı şeylerin üzerini örtebilir, erteleyebilir, dillendirmeyebilir. Vatandaş olarak benim böyle bir vazifem ya da konumum yok arkadaş!

Ben, benim ve parçası olduğum toplumun menfaatini nerede görüyorsam, barış, huzur ve refahımı hangi modelde görüyorsam ona doğru yürümeliyim. Korkmadan, utanmadan bunu dillendirebilmeliyim.

Bu yönde devletime kendi içimde baskı yapmalı, kamuoyu oluşturmalı, propagandalarımı gerçekleştirmeliyim. Yazmalı, çizmeli ve konuşmalıyım. Benim sözlerimin ardından BM’de bir masa çökmeyecek. Anastasiadis sinirlenip masayı terketmeyecek.

Ben bir idealden bahsediyorum.

Yapılamayacak veya yapılması halinde bizi felakete sürükleyecek boş bir hayalden, asabiyetten bahsetmiyorum.

İnsanlığın ve de özellikle İslam aleminin bugün en büyük sorunu “güvenliktir”. Bölgemizde çember daralıyor. Türlü bahaneler ve enstrümanlarla Anadolu insanı ve devleti yıpratılmaya, zayıflatılmaya ve topraklarımız üzerinde işgal planları uygulanmaya çalışılıyor. Bunun başı veya sonu Kıbrıs’tır. Kaçınılmaz..

Başaramayacaklar, o ayrı. Çünkü, onlarda olmayan silahlarımız var. Başarının kriteri benim veya senin hayatta kalman da değildir. Ben ölürüm, sen ölürsün ama onlar yine başaramazlar. Bizde olan ve onlarda olmayan silah budur: Hürriyet için ölmek.

Ne yaparlarsa yapsınlar işgal edemeyecekler..

Fakat mesele şu ki, Kıbrıs Türklerini nasıl bulacaklar? Federal Kıbrıs uğraşında bilmem kaç bininci kez, İsviçre’nin bir köyünde, egemenlik, garantörler vs. tartışmaları verirken mi?

Tüm umudunu ve istikbalini Federal Kıbrıs’a, yani faşist Rumun ihtiraslarına bağlamış ve o yolda patinaj yapan bir millet olmak mı bize yakışan?

Yoksa, konfederasyon çatısı altında, Anadolu insanı ve Türkiye Cumhuriyeti ile bir olmak mı?

İsminin ve iskeletinin ne olacağı, ortakların oturup düşünüp karar verebileceği esnekliktedir.

Hiçbirşey imkansız değildir.

Türkiye bize lazımdır. Biz de Türkiye’ye lazımız. Menfaat birlikteliğinden öte, can, kan ve inanç birlikteliğimiz vardır.

Tüm dengelerin, parametrelerin, teamüllerin ve de alışılmışlıkların değişmeye başladığı dünyada, ömrümüzü Federal Kıbrıs yolunda çürütmek zorunda değiliz.

Biz buna mecbur değiliz.

Evet, yeni bir yol mümkün. Yeni sözler söylemek mümkün.

O da Kıbrıs Türk Devleti’nin de ortaklarından birtanesi olacağı, Anadolu Konfederasyonu’dur.

İlk ortağı biz oluruz ama çok uzun zaman gerekmeyebilir belki de, diğer ortaklarla birlikte büyük bir aile olunmasına..

Dediğim gibi, ben bir idealden bahsediyorum. Hamaset değil, asabiyyet hiç değil.

Ben insanım, devlet değilim.

Şimdi bunu dillendirmekten çekinen ve hatta utananlar, yarın bu idealin savunucuları olacaklar.

Yol budur, Kıbrıs Türkü için başka yol da yoktur.
Güncelleme Tarihi: 15 Ekim 2018, 13:00
YORUM EKLE
SIRADAKİ HABER

banner5