Çin'deki nigârı kimse bilmez

Çin'deki nigârı kimse bilmez
Çin, bir Uzak Doğu ülkesidir.

Dilimizin alıştı(rıldı)ğı bir söyleyiştir bu.

Çin de bizim ülkemiz gibi Asya kıstasında yer aldığı halde, bu söyleyişle onu Asya’dan kopardığımızın ve Orta Doğu burnumunun dibindeyken onu neden dilimizle Doğu’nun uzağına fırlattığımızın ayrımında olmadığımız gibi bu dilsel fiilin asıl Batı şartlandırmalı bir siyasi yaklaşımdan kaynaklandığını da pek düşünmeyiz.

Bu sonucu, uzak geçmişten değil, Yusuf Genç’in Cins derginin Eylül sayısında, Bekir Cantemir’le yaptığı harita ve ideoloji merkezli sıcak söyleşiden destekleyeyim.

Diyor ki Cantemir: “Modern dünyada şöyle, bizim hâlâ niye saatimiz Greenwich’e göre ayarlanıyor? Aslında I. Dünya Savaşı’nın sonrasında modern dünyanın başlangıç noktasını oluşturanlar, bu kültürel formu bize veriyorlar, aktarıyorlar. Mesela, dikkat edin, bizim reformlarımıza bakın, inkılâplarımıza; yani saati, ölçüyü tek tipleştirmenin ihtiyacı bundan kaynaklanıyor. Bu tek tipleşmenin adı da inkılâb oluyor. Çünkü dünyayı önce tek tip bir yer hâline getiriyoruz. Şimdi, dikkat edin, doğaya dönüş akımı ile birlikte lokal zaman daha fazla ön plana çıkıyor. Önce onu tek tipleştiriyorsun sonra bu tek tiplilik bizi sıktı diyorsun, başka şeye dönsek diyorsun. Ama dünyada oluşan üretim biçimi ve finansal piyasalar buna izin vermiyor.”

Tek tiplilik denmişken, Çin’in (Cantemir’in zikredişi bağlamında) Batı tarzlı tektipleşmeye, kendi ülkesindeki tek tipleştirmelerle karşı durduğununu da istidraden söyleyelim. Vanessa Ogle, yakın zamanda KÜY Yayınları arasından çıkan Zamanın Küresel Dönüşümü adlı kitabında, şu cümlelerle veriyor o karşı duruşu:

“Çin, 1911’deki devrimden sonra ülkeyi beş zaman dilimine böldü. Ne var ki, 1949’da Halk Cumhuriyeti’nin kurulmasıyla, Çin bu dilimleri kaldırdı ve tüm ülke için, bugün hâlâ kullanılan, tek tip bir zaman dilimi yarattı. Çin’in boylamsal genişliği düşünüldüğünde bu, küreselleşen dünyada zamanı ulusallaştırmanın belki de en uç örneğiydi.” (Çeviri: Defne Karakaya)

Bu duruma, Batılı gözüyle baktığımızda, “Çin bir Uzak Doğu ülkesidir” demeye alış(tırıl)mış olan dilimizin, hemen “Çin fevkalade ayıp etmiş” deyivermesi işten bile değil ama gerçek de bu değil! Gerçek, Çin’in gerçekliği ve bizim dilsel, siyasal ve dolayısıyla mekansal olarak uzağa ittiğimiz Çin’le ilgili gerçekleri çok büyük oranda bilmiyor oluşumuzdur.

Oysa ki Çin, öncelikle sanayiye ve ekonomiye dair, “Çin malları ülkemizi istila ediyor” kabilinden medyatik vaveylalarla büyütülen kimi korkularımızın öznesidir; Orta Doğu’daki en en etkili yatırımcı ve inşacı olması bakımından da bize en az Orta Doğu kadar yakındır.

Bir de, meşhur Çin seddinin istilacı Türkleri durdurmak için yapıldığını idda eden Fransız ansiklopedisine ve dahi Walt Disney’den Tony Bancorft – Barry Cook imzalı Mulan filmine rağmen, inkarı, örtülmesi, ıskalanması mümkün olmayan bir tarihsel ve kültürel yakınlığımız var Çin ile.

Uzunluğu ve yoğunluğu nedniyle işin tarihi kısmından söz ememiz zor ama, halen sürmekte olan bugünkü ilişkilere de yaslanarak kültür kısmından biraz söz edebiliriz.

Asaf Hâlet Çelebi’nin Nigâr-ı Çin adlı şiirinden şu dizeleri hatırlatayım önce:

“o diyar ki onda acayipler olur

ve oradaki nigarı

kimse bilmez”

Nigâr, resim, nakış demek ama şiirde ondan kastedilen “resim kadar güzel olan sevgili”; resimden kastedilen de minyatürlerimizdeki çekik gözlü güzeldir ve halen, yeni yapılan minyatürlerde de kadınlar böyle çizilir. Zamanımızdaki nakkaşların en iyilerinden biri olan Cihangir Aşirov’un minyatürlerini örnek olarak vermemiz yeterlidir.

Ama Aşirov, Özbek’tir diye itirazın bir gereği yok, çünkü minyatür de zaten dünden bugüne asıl Özbek kardeşlerimizin Çin’den bize taşıdıkları bir sanattır.

Dolayısıyla minyatürü kendimizin kılacak şekilde değiştirerek geliştirmiş (bizleştirmiş) olsak da, işin asıl zemini Çin’dedir ve tasvir zevkine dair halen de güncel olan bu ilişki, upuzun geçmişiyle birlikte şimdiki zamanımıza taşınıvermektedir. Diğer bir söyleyişle Batı etkisinde kalarak Doğu’nun uzağına ittiğimiz Çin, sanat yönünden yanıbaşımızdadır.

Uzak Doğu’daki Çin’i, sanat tezgahımıza çekerek uzaklığını giderdiğimize göre, şimdi şu soruyu sorabiliriz:

Çin’in sanat zevkimizin şekillenmesinde etkili olan sanat aklı (daha genel bir söyleyişle, Çin aklı) nasıl inşa edilmiştir ve nasıl işlemektedir?

Konu buraya dayanınca, Çin’in uzağımızda değil çok yakınımızda olduğunu söylediğimize pişman olurveririz. Hatta, “ne güzel uzağımızdaydı, niye yakınlaştırdın ki” şeklinde sitemlere de maruz kalabiliriz, çünkü bu soruyla ortaya çıkan tek şey Çin konusundaki cehaletimizidir.

Hubert Damish’in Bulut Kuramı’nda, Çin sanatını “Nefesin Hiyeorglifi” şeklinde tanımladığını da hatırlatarak, Batı kaynaklı öğrenmelerimizi elimizin tersiyle itip, şunca yakınlığımız olan Çin’i olsun artık kendimiz kendimizden kendimizce öğrenelim diye teklif etmeliyim.

Niye? Çünkü Amerikalıların ve Rusların zalim, katil tahakkümü artık bitmek zorunda. Çin’in de katılımıyla oluşacak yeni güç dengelerinde, doğru bir dengede durabilmek için Çin’i tanımaktan işe başlayabiliriz.

Bu pratik nedenlerle oluşacak başarımız, sanat vb. konulardaki nazariyatımızı da daha görünür kılacaktır.
Güncelleme Tarihi: 07 Eylül 2018, 12:30
YORUM EKLE
SIRADAKİ HABER

banner5