Hafızanızı diriltin, vicdanınızı köreltmeyin

Hafızanızı diriltin, vicdanınızı köreltmeyin
İşte Çağatay Huzeyfe Özdem'in söz konusu yazısı:

Kıbrıs’ım..

Babamın gençliği, annemin çeyizi.. Hepsi bu topraklarda eskidi..

Ben bir Cuma sabahı Lefkoşa’da doğduğumda, Cumhuriyet benden sadece dört yaş büyüktü.
Bütün çocukluğum, ilk gençliğim, kardeşim..

Pişen yemeklerini ocağın üzerinde bırakıp telaşla kaçışan Rumlardan boşalan, dar sokakları ve sığınakları olan bahçeli evlerden birinde emekledik, yürüdük ve büyüdük.
Tıpkı devletimiz gibi. Tıpkı hürriyetimiz gibi. Bayrağımız gibi..

Kapısında halen daha asılı olan “1949” tarihinin altından her girişimizde, çok eski bir hikayenin ortağı, devamı olduğumuzu hatırlatırcasına geçirdik ömrümüzü.

Babam, doğmadan bir yıl önce, kader O’na evini üçyüz elli kilometre ötede hazırlamış..
Babamın “vicdanı ve hafızası” arasında gidip gelen “burası bizim toprağımız” ile “ağlayanın malı gülene hayır etmez, Rumun malı bu millete hayır etmedi” savrulmaları şekillendirdi, yoğurdu aklımızı ve ruhumuzu.
Atlılar’da, Muratağa ve Sandallar’da, Ayvasıl’da ve adım attıkça karşımıza çıkan her acıda, dinlediğimiz her kahreden hatırada babamın hafızasına.. Eski sahiplerinin yıllar evvel, Limasol’dan kalkıp kırk yıl sonra evlerini ziyarete geldiklerinde; o gün doksan yaşına basmış evin hanımının, çeyizindeki dolap ve eşyalarını görünce döktüğü gözyaşlarını, evin küçük kızının “bu ağacı ben ekmiştim” deyip ağaçta kalan son mandalinayı kopararak gözyaşlarıyla koklamasını görünce de babamın vicdanına sığındık..

Yerli Kıbrıs Türkü için durum biraz daha farklı. Onların “vicdanları ile hafızları” arasında savrulmaları hem daha çetin hem de daha eski.

Kiralanan ve Osmanlı’nın dağılma süreciyle birlikte Britanya’nın vicdanına terk edilen, Lozan’da unutulan, savunmasız, yalnız bir uç beyliği.. Bu beyliğin içerisind, doksan yıl boyunca aklıyla, ruhuyla, bileğiyle direnen Müslümanlar..

Tarihler, vesikalar, olaylar, kişiler, dengeler değil. Uluslararası siyaset, politika bilmem ne de değil..

1921 Enosis Plebisiti, 1931 ayaklanması, 1950 Enosis referandumu, Macmillan Planı, Ya Taksim Ya Ölüm, Zürih ve Londra Antlaşmaları.. Akritas, Acheson, Geçici Merhale Planı, 1963-1964 olayları Johnson Mektubu, 1967 krizi.. 15 Temmuz 1974 Darbesi, Taşkent, Muratağa, Sandallar ve Atlılar Katliamı, Cenevre görüşmeleri..

Hiçbiri değil.. Kalbinizle düşünün. Hafızanız kadar vicdanınızı da çalıştırın.
Her ne kadar bu yüzyılda bu bir lüks olsa da..
İki nesli eskitti bu “hafıza”. Yukarı’da saydığım şehitlikler iki nesil eskitti. Toplu mezardan çıkan altı aylık bebek yaşasaydı şimdi elli yaşın üzerinde olacaktı.

Kırk sefer yıkılan masa şimdi yeniden kurulsun, masada ise sadece “hafıza” olsun isteniyor. Hafıza, yönlendirilebilir, değiştirilebilir, beşinci kol faaliyeti yürüten içimizdeki alzaymır hastalarıyla üzeri örtülebilir. Paranın, gücün, mevki ve makamların, akıl tutulmasına sebep olma gibi bir becerisi vardır.
Vicdanı kör etmek ise çok daha uzun bir uğraş ister.
O yüzden o masada vicdan değil hafızalar çarpışır. Pazarlıklar hafıza üzerinden, bilek güreşleri vicdanlar bir kenara bırakılarak yapılır.

Şimdi o hafıza, yine, 140 yıl öncesine dönmemizi istiyor. Bu sefer karşısında hasta bir Anadolu olmadığı için, köleliği ve yok edilmeyi kendi elimizle ve vicdanımızla kabullenmemizi bekliyor.
Türkiye’nin garantörlüğü yerine AB ve BM garantörlüğünü; Türk askeri yerine BM askerini dayatmaları, Federal Kıbrıs’ın tek umut olduğunu, ulaşılması gereken tek ve nihai hedef olduğunu dayatıyor.

Hafızamızı değiştirmemizi istiyorlar. Peki, hadi biz kendi hafızamızı değiştirdik. Vicdanımızı da körelttik. Ya dünya tarihi, yerkürenin hafızası?

Biz sizi koruruz, Türkiye’ye ihtiyacınız yok, biz size insan hakları, ileri demokrasi, müreffeh bir hayat getireceğiz, dünyaya entegre edip, soyutlandığınız her uluslararası ortama dönüşünüzü sağlayacağınız diyenlerin, dünya tarihine, insanlığın hafızasına bıraktıklarını ne yapacağız.

Batı.. Firavunlara, Nemrutlara taş çıkartırcasına, Cengiz Han’ı kıskandırırcasına, gittikleri ve ayak bastıkları her toprağa ölümü ve yoksulluğu taşıyan ve de yerleştiren kan emici Batı.. İnsanlık tarihinin gördüğü en büyük katiller..

“1492 yılında Kristof Kolomb'un ayak bastığında nüfusu 8 milyon olan Arawaks yerlilerinin sayısı 22 yıl içerisinde 28 bine indi.”

“Norveçliler 1920-30'larda çıkardıkları yasalarla Nordik irk‘ın arılığını korumak için etnik grup Tater kızlarını zorla kısırlaştırdılar. Norveç toplumu ne kadar Tater'i kısırlaştırsa, o kadar kendi ırkını koruduğuna inanıyordu. Kısırlaştırma yoluyla ehlileştirilemeyen Taterler üzerinde insülin ve elektroşok yöntemleri uygulanıldı.”

“İngiltere Krallığı 1788-1938 tarihleri arasında sömürge amacıyla gittikleri Avustralya'da yerleşik yerli halk: Aborjinleri sistematik olarak yok ettiler. İngilizler aralarına salgın hastalık yaydığı bununla da yetinmeyip yemeklerine zehir katarak yok etmeye çalıştığı750 bin siyah derili aborjinden geriye sadece 31 bin kişi sağ kalabildi.”

“Almanlar 1891 yılında hammadde ve işgücü ihtiyaçlarını karşılamak için Güney Batı Afrika (Namibya)'ya sömürge kurmak amacıyla çıktılar. Bölgedeki çok zengin altın ve zümrüt madenlerini ele geçirmenin yolunun yerel Herero ve Nama halklarını yok etmek olduğuna karar veren Almanlar harekete geçti. Bu emir üzerine adanın yerlileri Herero ve Namalar üzerine taarruz eden Alman askerleri yaşlı, kadın, çocuk dinlemeden herkesi katlettiler. Katliamdan kurtulanlar işkenceyle öldürüldü. Yaklaşık 132 bin yerliden geriye 15 bini sağ kalabildi.”

“Almanlar 1933-45 yılları arasında Büyük Alman İmparatorluğu'nu kurmak ve mükemmel Alman ırkini yaratmak hedefiyle diğer milletlerden veya etnik gruplardan 21 milyon insanı topluca kurşuna dizerek, toplama kamplarında fırınlarda yakarak, gaz odalarında zehirleyerek soykırıma uğrattılar. Alman yönetimi öncelikle kendilerinden olmadığına inandığı bütün ırkları tespit edip harflerle sınıflandırdı. Bu kampanya uyarınca Çingenelerin yüzde 94'ü kısırlaştırdı. ikinci hedef grup olarak Yahudiler seçildi. Gerek Almanya gerekse de Almanların işgal ettiği diğer ülkelerde yasayan milyonlarca Yahudi sistematik bir biçimde vurularak, asılarak, yakılarak ve zehirlenerek öldürüldü.”

“Amerikalılar ve İngilizler Almanların savaşı kaybetmelerinin ardından, Dresden kentine sığınan Alman göçmenlerin üzerine 3 gün süreyle havadan bomba yağdırdılar. Savunmasız insanların sığındığı Dresden kentine intikam amacıyla uygulanan bombardıman sırasında 3 bin 900 ton tahrip gücü yüksek bomba ve 200 bin napalm bombası atıldı. Bu yok etme harekatında çoğunluğu çocuk ve kadınların oluşturduğu 200 bin kişi öldü. Japonya'nın Hiroşima ve Nagazaki kentlerine atılan atom bombaları sonucu 135 bin kişinin öldüğü gerçeği Dresden'e uygulanan soykırımın büyüklüğünü gözler önüne serdi.”

“İkinci Dünya Savası'nın bitiminde Sovyet Ordusu'nun Alman topraklarına doğru ilerlemesinden kaçan 250 bin Alman mülteci Danimarka'ya sığındı. Üçte birini 15 yaşından küçük çocukların oluşturduğu Almanlar tel örgülerle çevrili toplama kamplarına alındılar. Binlerce çocuk ve yetişkin tifüs, bağırsak iltihabı, ishal sonucu yaşamlarını kaybettiler.”

“1923 yılında Lozan'da imzalanan Türk ve Yunan azınlıkların karşılıklı mübadelesine ilişkin anlaşmanın ardından Yunan hükümeti Bati Trakya bölgesinde yasayan Türkler üzerinde sistemli olarak etnik ve kültürel soykırım başlattı. Bölgenin büyük bir bölümünü askeri bölge haline getirip sıkıyönetim ilan edildi. Köyler arasında geliş-gidişler izne bağlandı, Türk azınlığın pasaportlarına el konuldu. Türklerin hukuki, siyasi, kültürel ve dini haklarının kısıtlanması ibadetlerine izin verilmemesi gibi yoğun baskılar sonucu 400 bin Türk bölgeyi terk etmek zorunda kaldı.”

Ve buraya sığdıramayacağım daha niceleri.. Batı’nın kanlı ve sömürgeci; soykırımlarla dolu tarihi ne kağıtlara sığar ne de insanlık vicdanına.

Şimdi bizden istedikleri ve içimizdeki devşirmeler eliyle yapmak istedikleri tek şey, hem geçen yüzyılda yarım kalan hesaplarını kapatmak hem de 21. yy’da yakıp yıktıkları Ortadoğu coğrafyasındaki Müslüman halklar ile aynı kaderi paylaşmamız. Kanlı tarihlerinin, hafızalarının bir parçası olup, elli yıl sonraki tarih kitaplarının bir sayfasında tek bir madde olarak, yol olup gitmiş milletler arasında yerimizi almamız.

Abartıyor muyum?

Toplu mezarların taşındığı şehitliklerdeki altı aylık bebeklerin kabrinin ucuna oturup hafızanızı yoklayın. O yetmiyorsa yukarıda sıraladığım örnekleri vicdanınızla ile okuyun, düşünün ve tefekkür edin.

İnsanların olduğu gibi, milletlerin de kaderleri vardır demiştik. Kader de gayrete tabidir. Kendi elinizle, kendi felaketinizi hazırlamayın.

Katillerden koruyun, hafızanızı ve vicdanınızı..

Olun, ölmeyin..
Güncelleme Tarihi: 25 Eylül 2018, 17:10
YORUM EKLE
SIRADAKİ HABER

banner5