Tarihin arkeolojisi mümkün mü?

Tarihin arkeolojisi mümkün mü?
Yazıma başlık olan sorunun cevabı, tereddütsüz “evet”tir.
Hatta, bu soruyu sorduğumda, atı alanın Üsküdar’ı geçtiğini bilenlerce ti’ye alınmayı hak edilmiş bir durum sayarak, sinmeye çekmem gerekir.

Buna rağmen, soruşum, söz konusu arkeolojinin bizim mahalle tarafından yapılıp yapılamayacağına dair merakımdandır.

Aşağıda bunu işleyeceğim ama önce şu arkeoloji kelimesine bir bakalım.

Arkeoloji, kazı bilim tanımlamasıyla, kabile dilinin (sözümona Türkçeleştirmenin) hışmına uğrayan önemli kelimelerden biridir.

Tam(a yakın) anlamı ise, eski zamanın örtülü kalmış maddi kültürlerini ortaya çıkarmak ve bunlar üzerinden tarih, cografya, etnoloji, sosyoloji... gibi ilimlerle paslaşarak incelemeler, araştırmalar yapmaktır.

Benim kullandığım manada ise, kazı’nın değilse de kazımak kelimesinin hatırlı bir yeri vardır: tarihin, edebiyatın, bilimin... arkeolojisini yapmak derken, bu vb. bilimlerdeki / ilimlerdeki hakikatlerin, onların kendi içinde bir kazımayla ortaya çıkarılmasını kastediyorum ki, bu çaba, deyim yerindeyse klasik (verili) arkeolojiyi aşan bir akreolojidir.

Haklarını yememek bakımından, bu tarz bir kazıma çabasının gerekliliği konusunda bizde ilk uyananların, modern bilimlerle problemsizlikleri, Batılı Marksist entelektüaliteye açıklıkları (ya da açlıkları) nedeniyle Sol-Kemalistler olduğunu söylemeliyiz.

Başlangıcının o olması bakımından değil, en çok bilineninin o olması bakımından Doğan Avcıoğlu (v. 1983) adını zikredebiliriz mesela. Konunun akademik tarafından aklıma gelen ilk isimler ise Mustafa Akdağ (v. 1973), Sabri F. Ülgener (v. 1983), İdris Küçükömer’dir (v. 1987).

Bu bahiste, benim kuşağıma etkisi bakımından zikredilmesi gereken en önemli isim ise Mete Tuncay’dır. Tuncay Hoca üniversitedeki kürsüsünü, kurduğu yayınevini ve çıkardığı dergiyi genç araştırmacılar için birer mesenliğe dönüştürmesi bakımından, hem hakkı teslim hem de teşekkür edilmesi gereken bir isimdir.

Benim kuşağımın Tuncay Hoca’nın çalışmalarından ve yaptırdığı ilgili çalışmalardan etkilenmesi meselesine gelince.

Bizim büyüklerimizin (daha genel söyleyişle bizim mahalleden bize tarihi öğretenlerin) tarihçiliği, terimin tam anlamıyla bir tepki tarihçiliğiydi. İlgili çalışmalar resmi tarihçilerin yalanlarının ortalığa dökülmesi bakımından da taşıdıkları iddia tonlarıyla ayrıca değerliydiler.

Benim kuşağım, öğrenilmesi gereken doğruları onlardan öğrenmiş ancak yalan söyleyen tarih utansın mottosundan (ki, bu aynı zamanda merhum Mustafa Müftüoğlu’nun bilahare pehlivan tefrikasına dönüşerek devam eden bir dizi çalışmasının adıdır) ileri gidilememesi nedeniyle, yeni arayışlar içinde olmuştur.

Tuncay Hoca ile öğrencilerinin çalışmaları, o arayışlara bir karşılık bir karşılık oluşturmuş, sonrasında Ali Birinci Hoca ile üç beş isimin çalışmaları da yeni bir kazanım olarak söz konusu karşılığa eklenmiştir.

Ancak yine de bizim mahallede (en azından yakın tarih planında) tarih arkeolojisinin hakkını veren iyi çalışmaların yapıldığını söylemek güçtür.

Konunun daha da ilginç yanı, halen yalan söyleyen tarih utansın mottosuyla işi sürdürenlerin sürdürme nedenlerine dair bir arkeolojinin bile yapılmamış olmasıdır; hatta, bizde tarih arkeolojisinin yapılabilmesinin ilk şartının bu olduğunu iddia etmek bile mümkündür.

Şundan ki, Kadir Mısıroğlu, Mustafa Müftüoğlu başta gelmek üzere tepki tarihçiliği yapanlar, kendi anlayışlarınca ve ölçülerince üzerlerine düşeni yapmışlardır. Bu manada onları eleştirmenin hiçbir gereği de yararı da yoktur.

Burada problem olan, bilgisi tamamlanmış tepkileri kaşıyarak devam ettirme eğiliminin halen sürdürülüyor olmasıdır. Ki bu kaşıma, Cevat Rifat Atilhan tarzı bir tarihçiliği tarih sanan aptalların, aptallıklarının istismar edilmesi bakımından da ahlaki bir probleme dönüşme potansiyeli taşımaktadır.

Nitekim hali hazırda kaşınan olaylarla, yılanın kuyruğuna basılmış, eşeğin aklına karpuz kabuğu düşürülmüş, hırsıza yol gösterilmiş, küfürbaza küfretme fırsatı sunulmuş olunmakta; öte yandan, söz konusu olaylar cümlesinden örneğin ezanın Türkçeleştirilmesinin, İzmir suikastinin, Şeyh Said isyanının vb. kaşınması, tersinden bir Kemalizm yapmaya (Kemalizmi gündeme taşımaya) evrilebilmektedir.

O halde, mahallemize mahsus tepkici tarihçiliğin arkeolojisini bihakkın yaparak, asıl tarihin arkeolojisine hâlâ el atamayacaksak, sair kültürel projelerimizin, ilgili işlerimizin ve eylemlerimizin hayrından nasıl emin olabiliriz?

Kitap bilgisi:

-Cemal Kafadar, Kim Var İmiş Biz Burada Yoğ İken, Metis Yayınları, İstanbul 2014.

-M. Fatih Andı, Akrebi Kuyruğundan Tutmak, Ketebe Yayınları, İstanbul 2018.
Güncelleme Tarihi: 09 Eylül 2018, 14:43
YORUM EKLE
SIRADAKİ HABER

banner5