George C. Marshall'ın soğuk savaş dönemindeki tarihi konuşması ve Marshall planı

Massachusetts’te, Harvard’ın eğitim kadrosu ve öğrencileri heyecan ile yerlerini almışlardı. Amerikan Dışişleri Bakanı George C. Marshall, yeni eğitim sezonunun açılış konuşması için alkışlar eşliğinde kürsüye davet edildi. Bakan Marshall, Avrupa’yı bugünkü refah adası konumuna, kendisini ise Nobel’e ulaştıracak o tarihî konuşmayı yapıyordu...

Tarih 29.01.2020 - 17:30 29.01.2020 - 17:30 Bülent Deniz

George C. MARSHALL

“Geleceğin dünyası, isabetli bir yargıya bağlı.”

Amerikan Dışişleri Bakanı George C. Marshall, Nazi Almanya’sının yenilmesinden iki yıl sonra, Avrupa’ya yaptığı ziyaretin ardından ülkesine dönmüş ve Kongre’de gezisiyle ilgili izlenimlerini paylaşıyordu. ‘Avrupa’nın toparlanması, beklenildiğinden daha yavaş seyrediyor. Bütünlüğü tehdit eden güçler kendini gösteriyor. Doktora acil ihtiyaç duyulurken hasta ölüyor’ diyerek, savaş yorgunu kıtanın içinde bulunduğu durumu özetliyordu.

İkinci Dünya Savaşı esnasında Amerikan Kara Kuvvetleri’nin komutanlığını yapmış olan Marshall, önce asker ve hemen ardından da siyasetçi olarak yaşlı kıtanın yaşadığı yıkıma ilk elden şahit olmuştu. Avrupa büyük bir harabe halindeydi. İnsanlar, barınma, beslenme ve her şeyden önemlisi de temel tüketim mallarını alacak nakit sıkıntısı çekiyorlardı.

Kelimenin tam anlamıyla, Avrupa’nın dirilişi tehlikedeydi. George C. Marshall, 1947 yılı eğitim dönemi açılış konuşmasını yapmak için Harvard Üniversitesi’ne davet edilince bu fırsatı, ‘Avrupa’yı tekrar kendi ayakları üzerinde duracak bir noktaya ulaştırmayı’ hedefleyen ekonomik iyileştirme planını gündeme getirmek için kullandı. Marshall’ın bu konuşması yankı buldu ve teklifi, 1948 yılında Başkan Truman tarafından imzalanan bir kanun ile Avrupa İyileştirme Programı ‘The European Recovery Program’ ismiyle uygulamaya kondu. Lakin plan, yürürlüğe girmesiyle birlikte mimarının adıyla; yani Marshall Planı olarak anılacaktı. Program dört yıllık bir süreyi kapsıyordu.

ABD, yardımları karşılığında Avrupa ülkelerinden ekonomik ve malî bağımsızlıklarını artıracak yönde çaba göstermelerini, bu amaçla gerekli iç önlemleri almalarını ve aralarında yakın bir işbirliği gerçekleştirmelerini istiyordu. Bu ortamda Avrupa ülkeleri, aralarında gerekli işbirliğini gerçekleştirmek ve Marshall yardımlarını dağıtmak üzere Avrupa Ekonomik İşbirliği Örgütü’nü (OEEC) kurdular. 17 Batı Avrupa ülkesinden her biri, 1948-1951 dönemini kapsayan bir plan hazırlayacak, ekonomisini toparlayacak, üretimini artıracak ve dış açığı azaltacak önlemler alacaktı. Bu planlar OEEC tarafından gözden geçirilecek ve aralarında uyum sağlanacaktı. Aslında bu koordinasyon, ABD’ye, üye ülkelerin parasal ve malî politikaları üzerinde denetim olanağı da sağlıyordu. Kısacası, Marshall Programı’nın başlıca iki amacı vardı. Birisi, sağlanacak dış yardımlarla, Avrupa ülkelerinin yıkılan ekonomilerinin onarımına ve kalkınmalarının gerçekleştirilmesine katkıda bulunmak; diğeri de komünizmin Batı Avrupa’da yayılmasına engel olmaktı. Dönem, ‘Soğuk Savaş’ın başlangıç yıllarıydı. Dolayısıyla Amerika, ne pahasına olursa olsun komünizmin yayılışına set çekmek istiyordu.

Diğer yandan, Batı Avrupa, ABD’nin geleneksel bir piyasası durumundaydı. O bakımdan bu piyasayı yeniden canlandırmakla ihracat olanaklarını artırmayı umuyordu. Avrupa İyileştirme Programı’nın uygulandığı dört yıllık süre içerisinde ABD, Avrupa’ya 17 milyar dolar yardım yaptı, bunun % 90’ı doğrudan hibe şeklinde idi. En fazla yardım alan ülkeler İngiltere (% 24), Fransa (% 20), Federal Almanya (% 11) ve İtalya (% 10) idi. Az miktarda olmakla birlikte Türkiye de yardım alan ülkeler arasında idi. Marshall Programı, Amerikan yardımının sadece bir yönüydü. 1945’te başlayan Amerikan yardımı, 1955’e kadar 51 milyar doları buldu. Dolaylı olarak Avrupa’nın bugünkü Avrupa olmasında büyük katkısı olan George C. Marshall, savaş sonrası Avrupalı kuşaklar açısından hayatî bir işlev gören teklifiyle, 1953’te Nobel Barış Ödülü alan ilk emekli general olarak tarihe geçti. Marshall Yardımı, bir bakıma günümüzün müreffeh Avrupa’sına giden kapıyı açmış olsa da, bir yandan da Avrupa’nın dünya politik arenasında Amerika karşısında sergilediği ezik tavrın da temelini oluşturmakta.

Öyle ki, İkinci Körfez Savaşı’nda Amerikan politikalarına sert çıkan Fransa ve Almanya, Amerikalı önde gelen politikacılar tarafından hiç de diplomatik teamüllere uymayan bir şekilde, ‘Bakıyoruz Marshall Yardımı günlerini çabuk unutmuşsunuz!’ şeklinde istiskale uğramışlardır…

Tarih, 5 Haziran 1947’yi gösteriyordu.

“Sayın Başkan, Dr. Conant, Temsilciler Heyeti, Bayanlar ve Baylar!

Harvard yetkilileri tarafından bu sabah şahsıma gösterilen büyük ayrıcalıktan, onurdan ve de yapılan jestlerden dolayı minnettarım, çok etkilendim. Doğruyu söylemek gerekirse, ezildim. Ve bana cömert bir şekilde bahşettiğiniz bu yüksek ilgiye layık olamamaktan endişe ettiğimi de belirtmeliyim. Bu tarihî günde, bu hoş mekânda, bu olağanüstü güzel günde ve bu çok kıymetli birliktelikte bulunmak, benim konumumdaki birisi için had safhada etkileyici bir deneyim. Ama açık konuşmam gerekirse, dünyanın içinde bulunduğu durumun pek de iç açıcı olmadığını sizlere söylemek durumundayım. Tüm entelektüel insanların bunun farkında olması gerek.

Bana kalırsa yaşadığımız güçlük, mevcut sorunun vahametinin oldukça kapsamlı olmasından dolayı, kamuoyuna basın ve radyo yoluyla aktarılan onca gerçeğe rağmen, sokaktaki adam açısından durumun tam anlamı ile değerlendirilememesinde yatıyor. Daha da ötesi, bu ülkenin insanları coğrafî olarak dünyanın sorunlu bölgelerinden uzakta bulunuyorlar ve bundan dolayı, uzun süredir sıkıntılarla mücadele eden halkların durumunu, bu halkların gösterdikleri tepkileri ve bu tepkilerin, hükümetimizin dünya barışını destekleme yönünde bu halkların hükümetleri ile yaptığı çalışmalar üzerindeki etkisini kavrayamıyorlar. Avrupa’nın rehabilite edilmesi söz konusu olduğunda; yaşanan can kaybı, şehirlerin harap olmuşluğu, fabrikalar, madenler ve demiryollarının perişan hali doğru bir şekilde hesaplandı. Bununla birlikte, geçtiğimiz zaman dilimi içinde, görünürdeki bu yıkımın, Avrupa ekonomik dokusunun bir bütün olarak bozulması tehlikesinin yanında, daha az ciddiyet taşıdığı anlaşıldı.

Geçtiğimiz on yıl boyunca normal olmayan koşullar yaşandı. Ateşli savaş hazırlıkları ve bundan daha da ateşli bir şekilde savaşı sürdürmek için yapılanlar, ulusal ekonomileri tam anlamıyla yiyip bitirdi. Makine aksamları kullanılamaz hale geldi ya da tamamen demode oldu. Zorunlu ve tahripkâr Nazi yönetimi altında, neredeyse her türlü yatırım Alman savaş makinesinin bir parçası haline dönüştürüldü. Uzun vadeli ekonomik yatırımlar, özel işletmeler, bankalar, sigorta şirketleri ve nakliye firmaları; nakit sıkıntısından, millîleştirme tarafından emilmeleri yüzünden ya da basit olarak savaşta tahrip olmalarından ötürü ortadan kayboldu.

Birçok ülkede ulusal para birimine olan itimat ciddi oranda sarsıldı. Avrupa’nın ticarî iskeleti, savaş esnasında tamamen dağıldı. Düşmanlıkların kapanmasının üzerinden iki yıl geçmesine rağmen, Almanya ve Avusturya ile bir barış anlaşması üzerinde mutabakata varılamamış olması sonucunda iyileştirme çalışması ciddi derecede gecikti. Bu sorunlara çok kısa vadede çözümler bulunsa bile, Avrupa ekonomik yapısının kendini toparlaması, açık bir şekilde görünüyor ki, önceden hesaplanandan çok daha fazla zamanda çok daha fazla efor gösterilmesini gerektirecek. Bu meselenin ilginç ve de ciddi olan bir boyutu daha var.

Çiftçi her zaman yiyecek maddesi üreterek diğer yaşam gereksinimleri için bunu şehirdeki tüccarla takas etmiştir. Bu işbölümü, modern medeniyetin temelini oluşturur. Şu an bu temel prensip, söz konusu yıkım sebebiyle ortadan kalkmıştır. Kasaba ve şehirlerdeki sanayi, yiyecek üreten çiftçi ile takas edebileceği miktarda mal üretimi yapamıyor. Hammadde ve yakıt sıkıntısı çekiliyor. Makine parkuru ise ya yok ya da kullanılamayacak durumda. Çiftçi ve köylü satın almak istediği malları bulamıyor. Böylelikle ürününü, kullanamayacağı bir para için satmak kendi açısından kârsız bir alışverişe dönüşüyor. Bundan dolayı topraklarının büyük bir bölümünde tarım yapmaktan vazgeçmiş, bu toprakları sadece hayvan otlatmak için kullanıyor.

Giyim kuşam ya da medeniyetin diğer ufak tefek gereçleri konusunda ne kadar sıkıntı çekerse çeksin, kendisi ve ailesi açısından en temel ürün olarak gördüğü buğdayı üretiyor ve stokluyor. Bu esnada şehirlerde yaşayanlar yiyecek ve yakıt sıkıntısı çekiyorlar. Hatta bazı yerlerde açlık seviyesine yaklaşıldığı da oluyor. Sonuç olarak hükümetler, ellerindeki dövizi ve kredileri, bu ihtiyaç maddelerini dışarıdan almak için kullanmak zorunda kalıyorlar. Bu süreç yeniden yapılanma için gereken fonları tüketiyor. Neticede dünya için hiç de iyiye işaret etmeyen çok ciddi bir durum hızla gelişmekte. Üretimin paylaştırılması esasına dayanan modern işbölümü sistemi yıkılma tehlikesiyle karşı karşıya. Meselenin özü şudur: Avrupa’nın önümüzdeki üç ya da dört yıl içinde yabancı temel tüketim ürünlerine ve yiyeceğe –ki bunlar temel olarak Amerika’dan alınacak mallardır- olan gereksinimi, şu an bunların bedelini ödeme kapasitesinin çok çok üzerinde.

Sonuç olarak Avrupa, ya ekstra yardım alacak ya da çok kapsamlı ekonomik, sosyal ve politik çöküntülerle karşı karşıya kalacak. Çözüm, bu kısır döngüyü kırmakta ve Avrupa halklarının kendi ülkelerinin ve bir bütün olarak Avrupa’nın ekonomik geleceğine ilişkin güvenlerini tazelemekte yatıyor. Üretici ve çiftçiler, değeri tartışma konusu olmayacak para birimlerini kullanarak ürün değiş tokuşu yapabilmeli ve bunu yapmaya istekli olmalı. Bir bütün olarak dünya üzerindeki moral bozucu etkisi ve ilgili halkların moral bozukluğunun sonucu ortaya çıkabilecek muhtemel rahatsızlıklar bir yana, bunun Amerikan ekonomisine yönelik etkileri de gayet açık.

Dünyadaki ekonomik işleyişin tekrar rayına oturması için Birleşik Devletler’in, elinden gelen her şeyi yapması akılcı olacaktır. Aksi takdirde politik istikrar ve sürekli bir barış söz konusu olmayacaktır. Politikamız, herhangi bir ülkeyi ya da doktrini değil; açlığı, fakirliği, çaresizliği ve kaosu hedef almaktadır. Amacı, özgür müesseselerin boy verebileceği politik ve sosyal koşulların ortaya çıkmasını sağlamak için dünya üzerinde işler bir ekonominin tekrar kurulmasıdır. Bana kalırsa, boy gösteren farklı krizleri göz önüne aldığımızda, söz konusu yardım, yiyecek bazında olmamalıdır. Bu hükümetin ileride yapacağı herhangi bir yardım, pansumandan ziyade iyileştirmeyi hedeflemelidir. Eminim ki, iyileştirme misyonuna katkıda bulunmak isteyen her hükümet, Birleşik Devletler hükümetinin tam desteğini alacaktır. Diğer ülkelerin ayağa kalkmasını bloke etmek için manevralar yapan hiçbir hükümet, bizden yardım beklememelidir.

Daha da ötesi, politik ya da bir başka şekilde bundan faydalanmak için insanların çektiği sıkıntıları devam ettirmeyi uman hükümetler, partiler ya da gruplar, karşılarında Birleşik Devletler’i bulacaktır. Çok açıktır ki, Birleşik Devletler hükümeti Avrupa’nın toparlanması ve mevcut durumun iyileştirilmesi yönündeki çabalarına başlamadan önce, durumla ilgili gereksinimlere ve bu hükümetin girişeceği eylemlerde kendilerinin paylarının ne olacağına dair Avrupa ülkeleri arasında bir anlaşma olmalı. Avrupa’yı ekonomik olarak kendi ayakları üzerine kaldırmak için tek taraflı bir program tasarlamaya kalkışmak ne istenen sonucu verir ne de bu hükümet için uygundur. Bu, Avrupalıların işi. Bence inisiyatif Avrupa’dan gelmelidir. Bu ülkenin (ABD’nin) rolü, Avrupa’ya ait programın ortaya çıkarılmasında dostane yardım sunmaktan ve sonrasında ise, bizim için de uygun olduğu sürece bu programın desteklenmesinden ibaret olmalıdır. Program üzerinde, hepsinin olmasa bile, belli sayıda Avrupa ülkesinin mutabakatı olmalıdır. Birleşik Devletler adına herhangi bir başarılı eylemin temelini, mevcut sorunun tüm yönleriyle kavranması ve buna karşı bulunacak çözümlerin Amerikan halkı tarafından tam olarak anlaşılması oluşturmaktadır.

Politik hırs ya da önyargı söz konusu değildir. Sağduyu ve tarihin ülkemizin önüne koyduğu bu büyük sorumluluk karşısında halkımızın göstereceği hevesle, detaylarıyla ortaya koyduğum sorunların üstesinden gelinebilir ve gelinecektir de. Uluslararası durumumuzla ilgili olarak bir şeyler söylemem gereken her seferde, durumun getirdiği şartlardan dolayı oldukça teknik bir dil kullanmak zorunda kaldığım için özür dilerim. Halkımızın, tutkudan, bir önyargıdan ya da içinde bulunduğumuz hissiyattan hareketle tepki göstermesinden ziyade, mevcut güçlükleri tam olarak anlamasının hayatî derecede önem taşıdığını düşünüyorum.

Biraz önce resmî bir şekilde dile getirdiğim gibi, bu sorunların yaşandığı sahnelerden oldukça uzaktayız. Bu kadar uzaktan sadece okuyarak, dinleyerek ya da fotoğrafları ve filmleri görerek durumun vahametini tam olarak anlayabilmek neredeyse imkânsız. Ve şu anda, geleceğin dünyası, isabetli bir yargıya bağlı. Büyük ölçüde, Amerikan halkının; farklı baskın unsurların neler olduğunu, bu insanların tepkilerini, bu tepkilerin haklılık paylarını, çekilen acıları, nelere ihtiyaç duyulduğunu, en iyi nelerin yapılabileceğini ve yapılması gerektiğini anlamasına bağlı. Çok teşekkür ederim.”

5 Haziran 19473

Yorumlar

Gelişmelerden Haberdar Olun

@