Abdullah Gül ve Ahmet Davutoğlu'na veryansın!

ODATV yazarlarından Nihat Genç bugün kaleme aldığı yazısında Abdullah Gül ve Ahmet Davutoğlu'na tepkilerini dile getirdi.

Abdullah Gül ve Ahmet Davutoğlu'na veryansın!

Nihat Genç o yazısında " Davutoğlu, Abdullah Gül vs. bu insanlar Türk siyasetinin 'kara maddeleridir', bırakın kendi boşluklarında yaşayıp gitsinler. Kendi ordusunun hapse tıkılmasına nezaret eden Abdullah Gül'ü, Haçlılar'la yan yana Halep işgaline kalkışan Davutoğlu'nu, Allah aşkına bu topraklarda artık kim affeder." şeklindeki ifadelere yer verdi.

İşte o yazı:

Dün ODATV'de Ayşe Baykal'ın Abdullah Gül güzellemelerini şaşkınlık içinde okudum. Abdullah Gül cilalanıyor parlatılıyor övgüler düzülüyor, olacak şey değil. Özene bezene gözümüz gibi koruyup okuduğumuz ODATV'nin kumaşı bu değil.

İşte dün NASA kara deliğin fotoğrafını dünyalılara gösterdi, etrafındaki her şeyi içine çekip yok eden. Davutoğlu, Abdullah Gül vs. bu insanlar Türk siyasetinin 'kara maddeleridir', bırakın kendi boşluklarında yaşayıp gitsinler. Kendi ordusunun hapse tıkılmasına nezaret eden Abdullah Gül'ü, Haçlılar'la yan yana Halep işgaline kalkışan Davutoğlu'nu, Allah aşkına bu topraklarda artık kim affeder.

Ayşe Baykal hanımefendi ODATV'nin muhalif genleriyle boşuna uğraşma Abdullah Gül adına gökten ayet indirsen nafile, değil siz Homores gelse Dante gelse, bu çirkin ve kötü insanları kahraman ve iyi gösteremez.

Abdullah Gül'ün hala yolunu toprağını öpen yazar türlerinin üstelik ODATV'de okumak tabii ki her vatansever her muhalif insanın çok canını sıkar.

GÜCÜ TÜKENMEYEN BİR NEŞE

İKİ

Bahar geldi, çiçekler açtı, park bahçe gezmeye saksı çiçek fide aramaya başladık. Saksıda bitki nasıl yetiştirilir hiç bilgim becerim yoktur. Gölgeye koy diyorlar koyuyorum, akşamları su ver diyorlar veriyorum, ışığa koy, toprağını değiştirme, ne diyorlarsa yapıyorum ama mevsim değişip kış gelince terastaki çiçeklerim kar fırtına ve sert lodoslar ve Ağustos'un cehennem sıcağı karşısında çaresiz kalıyor, kuruyor. Kışı ve sert lodosları artık kabullendim. Terasta ne var ne yok havaya uçuran 100-120 km. sertlikte lodos Ankara'ya mevsim dönüşümlerinde yılda iki kez geliyor, korkudan canım çıkıyor.

Ve Temmuz Ağustos'un kavurucu sıcağında geceleri kuruyan kırılan dalların çıtırdıları açım susuzum çığlıkları gibi, çaresiz kalmak ne kötü. Alt tarafı saksısı kadar toprağı var. Yıllarımı verdim anladığım şu, saksı bir yere kadar, yer'e (toprağına) ulaşılamayan çiçekler saksı içinde kıvranıp kıvranıp ölecek, kurtuluş yok.

Ankara'da Dikmen tepelerinden gelen Genelkurmay mevkiinde Kirazlıdere var, yerin altından akıyor ve nasıl besliyorsa Bahçelievler çınarlarının tek bir yaprağı dahi en sert sıcaklarda bile boynunu eğmiyor solmuyor, Aralık ayına kadar gür yemyeşil ve diri kalıyorlar.

Beş, altı, yedi, sekiz, dokuz Nisan ve nihayet açıldı leylaklar ve erguvanlar, Ankara'da leylak ve erguvanların yerini kimseye söylemem, düzenli günbegün peş peşe ziyaret ederim. Ziyaretlerim kırk yıldır sürüyor, güller kan kesilir, vişne çiçekleri, Japon elma ağaçları, yabani erik ağaçları, tek bir gün yüz üstü koymadı beni. Nisan gelir peşlerine düşer karşılarına geçerim. Nisan'ın altısı yedisi dedi mi, her bir gün izleyeceksin, çünkü çiçekler bu günlerde halden hale renkten renge girerler, sevincin en güzelidir. Dallarda bahçelerde bir neşe, sormayın. Gücü tükenmeyen bir neşe. Satılmayan alınmayan fiyatı olmayan bir sevinç.

Annemin sardunyalarını begonyalarını niyeyse hiç sevemedim, evde gün boyu kocakarılar gibi oturmuş artık evin bir eşyası gibiler ve bir zaman yanınızda olduğu halde nedense görülmez oluyorlar. İnsan hoplayıp zıplayıp ışıldayıp parlayan çiçeklere doğru koşuyor.

DİRENE DİRENE BAKALIM NE KADAR DAYANACAKLAR

Her Trabzonlu gibi 'ortanca' delisiyim, Ankara'ya ilk geldiğim yıllarda hiç 'ortanca' göremedim, bulamadım, çünkü 'ortanca' nem seviyor, yağmur seviyor, Ankara'da 'ortanca' bakmak yetiştirmek çok zor, deli ettiler beni, anlatamam. Pembesine hastayım. Şimdi bazı çiçekçilerde saksısı altmış liraya kadar çıkmış. Gölbaşı'nda Gürcü bir çiçekçi vardı saksını pazarlıkla yirmi'den alıyordum. Altı sene altı uzun mevsim baktıklarım oldu. Ama çoğu bir iki mevsim ancak dayanıyor ve çok nazlanarak büyüyenlerini sevmiyorum.

Ortanca'ların patlaması coşması bulutlar gibi köpük köpük terası neşeyle doldurması hiç bir mutluluğa hiçbir devrime benzemez. Neden bilmem menekşeleri de hiç sevemedim, belediye çiçeği olması, olur olmaz her yerde olmasından mı?

Kokulu çiçeklerin yeri her zaman başımın tacıdır, bir iki kekik saksısı bir iki lavanta saksısı olmadan asla olmaz, saygıda kusur etmem ve her gün mutlaka şöyle bir el sıkışırız. Kokulu servilerimin ikisi kurudu ikisi yaşadı. Çiçeklerin ölümü de insanı başka türlü çok üzüyor. Sorumluluğu üstüne alıyor nesini eksik yaptım diye kahroluyorsun. Ve bir saatten sonra çiçek ölmeye başlayınca ne yaparsan yap yerini ya da toprağını değiştirmek vitamin suları fayda etmiyor artık onu kurtarmak mümkün olmuyor, ve hem ölümlerine beceriksizliğimiz ihmalkarlığımız sebep oluyor hem de kader diyoruz.

Saksısız çiçeksiz bahçesiz insan olmaz, nereye gitsem fide çiçek saksı ararım, yirmi yıl önce Bolu'ya konuşmaya gitmiştim dönüşte çok büyük fide bahçelerine uğradım altı yedi tane minik ladinler aldım, sekiz sene kadar büyüdüler büyüdüler boyuma kadar geldiler onlar büyüdü ben coştum onlar kar tuttu ben havaya uçtum ve ama büyük saksıları büyüyen boylarına yetmedi ve öldüler. Çok sonra öğrendim bu ağaçlar kökleriyle alttan alta birbirlerine yardım edip beslermiş, saksı olunca arkadaşına yardıma gidemiyor.

Daha geçen ay Isparta'dan dönüşte toprağıyla çeşit olsun diye dört tane gül aldım, havaalanında saatlerce kucağımda ve havaalanı güvenlikten nasıl geçtim bir düşünün. Daha bir hafta olmadan ikisi öldü ama ikisinin tomurcukları patladı patlayacak, sevinçle bekliyorum, her sabah ilk işim patladı patlamadı merakla yanlarına koşuyorum. Şimdi yanlarına çok uzun boylarıyla sarmaşık güllerini koydum kardeş kardeş öfkeli rüzgarlara ve cehennem sıcaklarına karşı güle oynaya direne direne bakalım ne kadar dayanacaklar.

ÇOK DİKKATLİ OLMALISINIZ

Kaç zamandır ortalıkta yeni bir gül modası var, saksısı küçük kendisi küçük, Bed Deresi ve Gölbaşı'nda saksısı on lira çiçekçilerde otuz liraya satılıyor, günbegün açıyor, her ay açıyor, bir yandan kuruyor dökülüyor diğer yandan hemen açıyor. Böyle sorunsuz böyle ele avuca sığmayan bir çiçek sormayın, en mutsuz anlarınızda da açıyor. Bakımsızlığa rağmen kendi kendine açması da canımı sıkmıyor değil, kimseye mihnet etmeden. Suyunu vereyim benim de katkım olsun beraber açalım, yok, o kendi başına patlaya patlaya gidiyor.

Çalı çiçeklerini de severim, gülü yok çiçeği yok ama bu incecik ve dik duran çalıların gururu başka oluyor, şöyle oluyor, sert fırtınalar çatıyı pencereyi ortalığı altını üstüne getirdiği günlerde bu incecik çalıların nasıl direnip ayakta kaldığını gördükçe kahramanlaştırıyor seni, yani çalı çiçeklerini güzelliğiyle değil 'mücadelesiyle' seviyorsun.

Baharın en güzeli hangisi birinciliğini kime verirsin diyorsanız Vişne Ağaçları gözdemdir, laf ettirmem, ancak, tarihi de önemli, vişne ağaçları güzelliği 10, 11, 12, 13 Nisan, sonrası yeşil yaprak basar, unutmayın, insana en güzel bakan Vişne çiçekleridir.

Dostları çekip gitmiş acı veren yılları unutturur size.

Muhalifsinizdir çirkinsinizdir artık yaşlısınızdır, yüzünüze kimse bakmaz, işte hayat ilacınız size en güzel bakan hep bakan en güzel bakan Vişne Ağaçlarıdır. Bu yüzden biz fanatik dindarların ziyaret günleri 10-15 nisanı asla kaçırmaması gerekir, zaten aylarca önceden hazırlanırsın, tıpkı Hacılar gibi duygu savurganlığına yani meczupluğa kadar iş varabilir ve kendinizden geçersiniz.

Siz çiçekleri seyrederken çiçekler de size bakar, bakmak fiilini her anlamda kullanıyorum, sonsuza dek öyle bolca bulunanlarından değil münzevileri daha çok insan yapar sizi.

Bizden evvel gelen erenleri de bilin isterim Ortanca'lar ve Vişne ağaçları besleyip büyüttü. İçimdeki 'ortancalar' hiç solmadı. Şu dünyanın lanetinden belasından 'ortancalar'a sığınmaktan başka çıkış kapısı mı var, düşünün kızgın bir pembe yedi kat yalnızlığınızı gün boyu ayık ve neşeli tutuyor.

Erguvanlar leylaklar ilk görüşte aşkta benzer, ortancalar öyle değil çok heyecanlıdır, sizi şaman yapıverirler, ışığa gökyüzüne suya toprağa tapınırken bulursunuz kendinizi. Erguvanlar leylaklar ne kadar güzelse de kibirli bir uzaklık koyar, ortancalar öyle değil, beş yaşındayken siz annenizin avuçları gibidir, hep kucağına alır sizi, ve bir gün ölürler ve gittikçe sessizleşir dünyanız.

Ortancalar çok fenadır, önce sevgi şımarığı yapar sizi sonra yokluğu çok kötüdür, sabah akşam onlar güle güle patlarken siz ağlarsınız.

Yaralı ruhunuzda ters giden şeyleri sizi bu dünyadan ürkütüp kaçıran şeyleri, Ortancalar öyle böyle değil çok iyidir çok güzeldirler taşkın coşkun duygu patlamalarıyla kötü giden her şeyinizi size bir daha anlattırır ve bir daha dinler ve mavi göklerde tertemiz yıkanıverirsiniz.

Çok dikkatli olmalısınız incecik bir çiçek birden yaralanır ve kırılır ve solar, hangi böcek hangi mantar türü hangi ziraat ilacı bilmezsiniz ve dalı kırılmış öyle görünce onu, bir melankoli sarar içinizi.

Dökümlü dalları sümbülleri de severim ama dik duran ağaçları daha çok severim, yetişkin ağaçları seyretmek beni de toprağına katar ömrüme ömür katar. Yaprağını ayrı gövdesine ayrı rüzgarla oynaşmasını ayrı kuşlarla cıvıldamasını ayrı, bahar ve sonbahar yağmurlarını, rüzgara karşı mukavemetini, sanat ve felsefe ve ahlak dersleri gibi.

BU DÜNYADA GEZİP DOLAŞTIN, VE SON DURAK İŞTE BURASI

Ah Nisan, minicik kuru dal üstünde fışkınların günbegün büyüdüğünü seyredip içimiz içimize sığmaz tomurcukların çatlaya çatlaya patlaya patlaya mutlu olduğumuz günler.

Ah Nisan ender ve narin çiçeklerin dans edebilmek için bizi beklediği mucizesine akıl sır erdiremediğimiz sarhoş ay.

Minicik çiçeklerin alev renk renk alev püskürttüğü ay, dağ eteklerine yemyeşil şalların törenle örtüldüğü ay.

Kırlar çiçeklenip çayırların papatyaların içimizi basıp güzel neşeli duygularla döllendiğimiz mevsim.

Ladinler kirazlar akasyalar nefes nefese.

Uzun etekli sümbüller sokulgan dikenli çalılar, kuzey rüzgarlarıyla taşları bile çimlenmiş, minicik tohumların feryadı göklere yükseliyor, o kayacıklar üstündeki çimlerin Trabzon'dan kalma ayrı bir tarihi vardır, kayanın üstünden kazısan çıkmaz ipek halı gibi çimlerin o kayasına yapışmış iradesine hayranlık duyduğum, kayaya dahi nefes aldıran!

Kederlerin en ağırı bahçe bahçe park park ağaç ağaç sürüklüyor beni peşinden.

Ayaklarım yerden kesiliyor omuzlarım yüksek tepelerin yamaçları gibi yükseliyor.

Güneşten de sarı çiçekler yanı başında zümrüt yeşili dallarla alev almış kılıç gibi dallarıyla savaşıyor, mavi gök minicik yapraklarda sanki ayna parçaları gibi ışıldıyor.

Vişne çiçekleri bambaşka ışık ışık incelik öğretiyor, çok dikkatli olun, Vişne çiçekleri bir bakışta yere devirir sizi, baygın baygın bakışınla donup kalakalırsın öyle. Ey yolcu bu dünyada gezip dolaştın, ve, son durak işte burası, der gibi.

İstersiniz ki hayat hep Vişne çiçekleri gibi neşeli ve hep aynı şarkılarla aynı kırlara uzansak.

Müzikten alkıştan ışıktan pembe pembe çınlıyor vişne ağaçları.

Vişne ağaçlarının seyrinde artık kulaklarımız bütün dünyaya sağır!

Bu incecik ışıklar bu minicik çiçeklerin içine nasıl girdi, minicik çiçeklerin ışığı bizi hepimizi yaralarımızı iyileştirerek bugünden yarına taşıyor. Minicik pembe çiçeklerin ışığı o korkunç ağrıları okşayıp ısıtıp dinlendiriyor, bu ağacın altı, çok uzun yola çıkmışların kervansarayı.

Öyle inceltiyor ki tutunduğunuz dalınızı öyle dolduruyor ki kucağınızı, öyle doyuruyor ki. Ve başınıza öyle güzel bir krallık taçı koyuyor ki, yani ansızın, yani vişne çiçekleriyle karşı karşıya gelmeyin muazzam bir gerilim filmi, gözyaşı seline dönüşür.

Minicik pembe çiçekler gibi inceldikçe çok parlak sonsuz bir kudret buluyorsunuz, hiç bir destan hiç bir sanat eseri böyle bir manzara yazamaz böyle muhteşem bir büyü yapamaz.

Deriniz kemikleriniz önce kıvılcımlaşır sonra sonra ateş almış bir odun yığını gibi, fırtınası, kavurucu sıcakları, artık istediği kadar sert gelsin.

Bu minicik çiçekler nasıl oluyor da her canlının her insan evladının içine hakikattan sahici insani şeyler gübreliyor.

Nasıl oluyor da bu minicik çiçeklerle, gençlik, yüreklilik, sabır, yıkılmamak ve hiç bir kötülüğün yol bulamayacağı sonsuz bir güzellik cıvıldaşarak ışıldayarak içinizde bir yerlere kökleniyor, dölleniyor.

Ne oluyorsa işte oluyor vallahi ben de her insan evladı gibi hayret içinde anlamıyorum. İçinizde bir şey elmas gibi pırıl pırıl parlak sesiyle yere göğe deliler gibi haykırıyor.

Yer gök çığlık çığlığa kucaklar sarılır bilmediğiniz beceremediğiniz danslara başlar, ve, ürpermiş bir şaşkınlıkla kendinize buraya gelirken ben böyle değildim, dersiniz.

Bu bahçeye gelmeden evvel neydik?

Ve şimdi şeytani cehennemi güzelliğiyle Vişne ağaçları bizi neye dönüştürdü?

Dinlerin bilimlerin altından kalkamadığı doğanın tarihin gelmiş geçmiş bu en derin sorusu karşısında, cevap veremem, ışığıyla yıkanmak için susar ve otururum vişne ağaçlarının altında.

Sus ve otur, o şey kutsal maddesini senin de döksün gözlerinden ruhuna!

Sesini çıkartma, yenilmez güzelliğiyle iyi kalpli doğa hükmetsin esir alsın bütün varlığımızı!

12, 13, 14 Nisan, hiç değilse bir kaç gün, o kutsal şey yükseğine çiçeğine ışığına yaprağına çeksin bizi, yumuşacık bahar hızını versin kanımıza, çıkartsın bizi bu siyasi cangıldan.

Nihat Genç

YORUM EKLE
SIRADAKİ HABER

banner5