"Ayasofya'nın aslına dönmesi barışı özleyen insanlık için bir umuttur!"

Yeni Şafak yazarı Zekeriya Kurşun kaleme aldığı son yazısında Ayasofya'nın ibadete açılmasına ilişkin dikkat çeken analizlerde bulundu.

"Ayasofya'nın aslına dönmesi barışı özleyen insanlık için bir umuttur!"

Yazar Zekeriya Kurşun Danıştay'ın Ayasofya’yı müze yapan 1934 tarihli Bakanlar Kurulu kararını iptal etmesinden sonra Ayasofya'nın yeniden ibadete açılmasına ilişkin dikkat çeken tespit ve analizlerde bulundu.

İşte Kurşun'un o yazısı:

Ayasofya’nın Kudüs ile ne ilgisi var?

Mitoloji, efsane, destan ve hikâyeler bir tarihçinin her zaman temkinle yaklaştığı anlatılardır. Dinleyeni, okuyanı etkileseler de gerçekte tarih değildir. Ancak, bir şeyin tarihi değer taşır hale gelmesi için hikâyesi olmalı, destanı söylenmeli hata asırlar içinde efsanelerin öznesi olmalıdır. Gerçeklikten uzaklaştıkça efsaneleşen şeyler aynı zamanda beşerin hafızasına kazınır ve orada çakılı kalır. Asırlar boyu üretilen belgeler bir tarafa, efsaneler insan zihnini ve toplumları meşgul ederken kahramanları da doğurur.

Ayasofya’yı düşünün. Son Ayasofya, 1483 yıldan beri orada öylece duruyor. Varlığı, tarihin en büyük kanıtı ve gerçekliği konusunda en ufak bir kuşku yok. Ama etrafında oluşan hikâyeleri, efsane ve mitleri hatırlayın. Ayasofya’yı asırlar boyunca toplumların hafızasına kazıyan, gerçek varlığından daha güçlü bir varlık haline dönüştüren o efsaneler değil mi?

Eldeki belgeler, Ayasofya’nın tarihini, doğal afetlerden gördüğü hasarları ve onarımları anlatıyor. Yönetenlerin mabede ilgisini, ayakta tutma çabalarını ve maliyet bilgilerini veriyor. Ama hakkında söylenen efsaneler, Ayasofya’yı bir mefkûre yapıyor. Onu İslâm’ın Hilâline, Türkün Kızılelmasına dönüştürüyor.

Bin yıla yakın Doğu Roma’nın en görkemli mabedi olan Ayasofya için ne kadar efsane üretildi bilmiyorum. Ancak araştırmaya, Latince literatürünü yeniden gözden geçirmeye değer buluyorum. Bunu şimdilik uzmanlarına bırakalım.

Bu muhteşem eser, yani Cami-i Kebir ve Ayasofya Külliyesi, fetihten günümüze sadece mimari özelliği ve yapılan destekler ile gelmemiştir. Aynı zamanda asırlar içinde toplumun hafızasına kazınan hikâyeleri, hatta efsaneleri ile bugüne gelmiştir. Bu eser, hem varlığı hem de hikâyesiyle, yeryüzünde insanlığa yol gösteren bütün dinlerin müşterek ruhunun bir sembolü; birlikte yaşama bilincinin kaynağı olmuştur. Neredeyse bir asra yakın bir nisyana rağmen camiye dönüştürülmesinde sağlanan büyük konsensüsün altında yatan gerçek; görkemli binası değil, hafızalardaki yeridir.

Ayasofya yeniden dirilirken tehdit ve tehlike altında olan Mescid-i Aksa ile bağının kurulmasında da bu bilincin, bu hâfızanın etkisi büyüktür. İki mabet de asırlar boyu Osmanlı barışını temsil etmiştir. İstanbul’da, Ayasofya gölgesinde bütün dinler yaşatılırken, Kudüs’te de farklı inanç ve mezhepler en yüksek saygıyı görmüşlerdir. Peygamberler arasında bir fark gözetmeyen Müslümanlar ile diğer din mensupları bir arada yaşama örneği sergilemişlerdir. Bugün dünyanın muhtaç olduğu bu anlayış, o zamanın siyasi zorunluluklarından, ya da sadece idari tedbirlerden kaynaklanmıyordu. Bilakis iki mabet arasında toplumsal hafızada yer alan anlayıştan kaynaklanıyordu.

Osmanlı kaynaklarında, iki mabet arasında ilginç bir ilişki kurulmaktadır. Tarihin bilinen metotlarıyla ispatı mümkün olmayan bu ilişki, toplumsal hafızamızın derinliklerine yerleşmiştir. Erken dönem anlatılarında, Osmanlı kaynakları Ayasofya’yı yüceltirken onu kiliseden devşirilmiş bir cami olarak tasvir etmek yerine Kudüs’teki Hz. Süleyman Mabedi ile ilişkilendirmektedirler. Fatih’in görüp hayran kaldığı ve vakıf kurarak camiye dönüştürdüğü bu eser hakkında döneme en yakın Oruç Bey ve Heşt-Bihişt gibi kaynaklar bilgi verirken, iki eserin de mayasının bir olduğuna dair rivayetleri zikretmeleri dikkat çekicidir.

Meseleyi kabul edilebilir hale getirmek maksadıyla Ayasofya’nın son inşası sırasında Hz. Süleyman’ın yıkık mabedinden bazı materyallerin İstanbul’a getirildiği; hatta muhteşem kubbesini tutturmak için Şam ve Kudüs’te metfun peygamberlerin kemiklerinden parçalar taşınıp kaynaştırıcı olarak kullanıldığı nakledilmektedir. Ünlü tarihçimiz İbni Kemal’in, bu rivayeti biraz daha ileri taşıyarak, kubbenin tutturulabilmesi için her on iki kerpicin üstüne bir peygamber kemiğinin konulduğunu aktarması oldukça manidardır.

Bu rivayetleri nakledenler, Ayasofya’nın hâlâ gizemini sürdüren ve dünyayı hayran bırakan kubbesinin ihtişamı ve aynı zamanda mimari özelliklerinin farkındadır. Fakat onu teknik yönleri ile anlatmak yerine, efsaneleştirip Kudüs ile birlikte hafızalarda yer etmesini sağlamayı tercih etmişlerdir. Nitekim Ayasofya’nın camiye dönüştürülürken mihrabının da Kudüs’e yönlendirildiği ifadesini atlamayan bu kaynaklar; iki mabet arasındaki ilişki bilincini gelecek nesillere miras olarak bırakmışlardır.

Ayasofya ile Mescid-i Aksa, İstanbul ile Kudüs arasında bir bağ kurmak ne tesadüfidir ne de siyasi bir tercihtir. Aksine, geçmişten miras olarak devralınan hafızamızın tazelenmesidir. Bu yüzden Cami-i Kebir’in, Ulu Cami Ayasofya’nın aslî fonksiyonuna dönüştürülmesi, İslâm dünyası ve barışı özleyen insanlık için bir umuttur. Tarih bu umudu yeşertip besleyenleri, bu yolda emek sarf edenleri ve umudunu daima canlı tutanları unutmayacaktır.

YORUM EKLE
SIRADAKİ HABER

banner5