Dikkat çeken soru: Perinçek ile FETÖ aynı cephede mi?

Araştırmacı-yazar Muammer Karabulut, Vatan Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek ile FETÖ'nün aynı güçlerin kontrolünde olduğunu öne sürdü.

Dikkat çeken soru: Perinçek ile FETÖ aynı cephede mi?

''PERİNÇEK ile FETÖ’nün aynı güçlerin kontrolünde olduğunu söyleyebiliriz.'' vurgusunda bulunan Karabulut, ''Devir artık maşaların değil, gerçek güçlerin sahnede olduğu bir dönemdir.'' ifadelerini kullandı.

İşte Karabulut'un söz konusu yazısı:

Geçen günlerde Doğu PERİNÇEK’i AKİT TV’de izledim. Hararetli bir tartışma programı oldu. Bir ara DSÖ’yü savunması dikkatimi çekti. PERİNÇEK için DSÖ önemli bir kurum idi. Pandemi konusunda DSÖ’nün örnekler vererek, Çin’in verdiği mücadeleyi yine PRİNÇEK tarafından anlatması da işin başka bir tuhaf tarafıydı. 

Türkiye’deki bütün darbeleri yaşayan, tarih bilinci, Türk tarihi, Marksist-Leninist ideoloji ve Atatürk düşüncelerini iyi bilen bir kişinin, Bill Gates’in kontrolünde olan DSÖ’yü övgüler düzmesi açıkçası bende kuşku yarattı. PERİNÇEK’in DSÖ’nün 4. Sanayi devrimi arifesinde 3. Dünya Savaşı çıkarttığını bilmemesi veya Çin’e olan bağlılığı bir körlük mü oluşturdu? sorularını da aklıma getirdi.

Ekonomi dünyasında, ABD’yi de var eden Londra merkezli küresel güçlerin Çin ekonomisini yarattığı gerçeği tartışılmaz. Çin dün de,  bugün de bu güçler ile birlikte hareket ediyor. Bu da sır değildir. O zaman, PERİNÇEK’in de bu güçleri eleştirmemesi ve Bill Gates’in kontrolünde olan DSÖ’yü övmesi de çok doğaldır.  

Diğer tarafta ise adı FETÖ’ye çıkan malum hareketi var edenin, Çin’i ekonomik üst yapan akıl olduğu da bilinmeyen bir hadise değildir. Hatta bu tartışılmaz gerçek  Kaynak yayınlarında kitaplar yazılmış, Aydınlık dergi ve gazetelerinde binlerce haber yapılmıştır. Üstelik PERİNÇEK, 6 seneden fazla olmayan Ergenekon örgütü liderliğinden dolayı Silivri’de yatmasına neden olan, FETÖ’yü var eden bahsettiğim güçlerdir.

YAZININ DEVAMI İÇİN TIKLAYINIZ

Güncelleme Tarihi: 28 Mayıs 2020, 17:03
YORUM EKLE
YORUMLAR
Hüseyin KAÇIN
Hüseyin KAÇIN - 2 ay Önce

MİLLİ EĞİTİM BAKANLIĞI’NA

ANKARA

20/10/2010 tarihinde Edirne’de teröre lanet mitinginde saat 13:00 - 14:00 saatleri arasında yerel halkın katılımının

dışında Türkiye Gençlik Birliği üyeleri adı altında 20-40 kişilik lise öğrencisi de katılmışlardır. ( 80.Yıl Cumhuriyet Anadolu Lisesi- Edirne Lisesi – Yıldırım Anadolu Lisesi ) Eylem sonunda 'Kahrolsun pkk, işbirlikçi akp', 'Ne abd ne ab tam bağımsız Türkiye'.

'Hainler pusuda, komutanlar zindanda' . ‘PKK mecliste komutanlar hapiste’ sloganları başlarında üniversite öğrencilerinin yönlendirmesi ile lise öğrencilerince dakikalarca söylenmiştir. 18 yaşını doldurmamış lise öğrencileri siyasi partilerin kıskacındadır.

Bu olayın gerçekliği o saatteki okul devamsızlık kayıtlarından takip edilebilir. Türkiye Gençlik Birliği 80. Yıl Cumhuriyet Anadolu Lisesi- Edirne Lisesi – Yıldırım Anadolu Lisesi’nde; Öğrenci İmecesi Derneği ise Edirne Fen Lisesi – Edirne Lisesi – Edirne

Anadolu Öğretmen Lisesinde örgütlenmektedir. 03/10/2011 ve 11/10/2011 tarihli dilekçelerimde belirtiğim gibi Edirne’de ortaöğretim kurumlarında ideolojik yapılanmaların mevcut olduğu bu ve ileride buna benzer olacak olaylarda ortaya çıkacaktır. Bu olaylar

sonucunda Edirne’de ilköğretim kurumlarının SBS sınavlarında gösterdiği üstün başarı ortaöğretim kurumlarının LGS-LYS sınavlarında aynı başarıyı gösterememesine sebep olmaktadır. Ortaöğretim kurumlarında düzenlenen törenlerde zaman zaman hükümeti eleştiren

ifadeler kullanılmaktadır. İl Milli Eğitim Müdürlüğü’nün konuya duyarsızlığı bu olayların artmasına sebep olmaktadır. Bu gibi olayları ortaya çıkardığım için şahsım bir günah keçisi konumuna getirilerek “ asılsız dilekçelerle asılsız tutanaklarla “sorunlu

adam imajı yaratılarak cezalandırılmam hedeflenmektedir. Edirne Süleyman Demirel Fen Lisesinden ayrılmamdan sonrada “ küfürler ederek öğretmene saldırdığıma yönelik tutanaklar “ tutulmuştur. Dilekçelerimde belirttiğim hususların Edirne Teftiş Kurulu müfettişlerince

soruşturulması durumunda sadece şahsım suçlu çıkartılacak ve yine cezalandırılmış olacağım. Edirne İlinde mezhep ve ideolojik yapılanmaların öğretmenler ve idareciler boyutunda olması nedeniyle dilekçelerimdeki iddialarımın ve İl Milli Eğitim Müdürlüğü’nce

hakkımda açılacak olan tüm soruşturmaların Milli Eğitim Bakanlığı müfettişlerince tarafsızlık ilkesi gereğince yürütülmesini talep etmekteyim. Bu hususta; Gereğini bilgilerinize arz ederim.

Hüseyin KAÇIN

11.10.2011

MİLLİ EĞİTİM BAKANLIĞI’NA

ANKARA

Edirne Süleyman Demirel Fen Lisesi Rehber Öğretmeni iken Okul Müdürü B tarafından “ kantin boykotu ve şifre eylemleri “ konulu bültenlerin

okul içinde dağıtılması olayını araştırmakla görevlendirildim. Okul Disiplin Kurulu olayı ceza gerektiren bir eylem kapsamında değerlendirmedi. Olayda adı gecen öğrencilerin velilerinin şahsım hakkındaki asılsız ve mesnetsiz şikayetleri sonucunda “ 5442 S.

Kanun 8/c maddesi “ kapsamında sınavla kazanılmış hakkım olan kadrom iptal edilerek Edirne Teknik ve Endüstri Meslek Lisesine atandım. Bu idari işlemin haksız bir uygulama olduğunu düşünmekteyim. 1702 Sayılı Kanunun 20/1 maddesi gereğince TEVBİH; 657 sayılı

DMK’nun 125/B maddesi uyarınca KINAMA cezasının bir alt cezası olan 657 sayılı DMK’na göre UYARMA cezası ile cezalandırıldım. Olayı soruşturan müfettişlerin soruşturma sürecinde belge ve bilgi edindiğim öğren-cileri azarlamaları, olayda sürekli olarak “demokratik

hak bu, ne var ki bunda “ vurgusu yapmaları, soruşturma sürecinde mezhepleri ve ideolojileri ile soruşturmayı yönlendirdiklerini düşündürmektedir. Edirne Milli Eğitim bünyesinde ortaöğretim kurumlarında öğrencileri ideolojik olarak yapılandırma çalışmaları

olduğu düşüncesindeyim. Yaşanan bu olaylarda görevimi yapmaktan öte bir eylemim olmamıştır. Bu şartlar içinde Edirne Milli Eğitim Müdürü Şve Milli Eğitim Müdür Yardımcısı H hakkında şikayetimi bildiririm. Şahsıma verilen cezaların

yeniden değerlendirilmesi hususunda; Gereğini bilgilerinize arz ederim.

Hüseyin KAÇIN

Hüseyin KAÇIN
Hüseyin KAÇIN - 2 ay Önce

İçişleri Bakanlığı: Bürokratik Bir Yapı: " Fetö ile Mücadele Yoktur! "


İÇİŞLERİ BAKANLIĞI’NA

ANKARA

Edirne Süleyman Demirel Fen Lisesi Rehber Öğretmeni olarak okul içinde siyasi derneklerin bültenlerini dağıtan ve şifre eylemlerini düzenleyen öğrencileri Okul Disiplin Kuruluna sevk ettim. Yaşanan süreçte bu tür eylemler “demokratik hak” kapsamında değerlendirilmiştir.

Öğrenci velilerinin asılsız şikayetleri nedeniyle soruşturma geçirdim ve “ Tevbih” – “Uyarma” cezaları aldım. Ayrıca Edirne Valiliği’nin oluru ile “ 5442 sayılı kanunun 8/c maddesi” gereğince Edirne Teknik ve Endüstri Meslek Lisesi’ne atamam yapıldı. Bu uygulama

ile idari yetki kötü amaçlı kullanılmıştır düşüncesindeyim. Edirne’de “Türkiye Gençlik Birliği” ve “Öğrenci İmecesi Derneği” gibi kuruluşlar yasal çatı altında görünüp yasadışı örgütlenmeler yürütmektedirler. Üniversite gençliği ile Lise gençliğini bir araya

getirip ortaöğretim kurumlarında ideolojik çalışmalar yürütmektedirler. Edirne’de son yıllarda ana haber bültenlerine sık sık konu olan üniversite ve lise gençlerinin her türlü eylemi bu derneklerce gerçekleştirilmektedir. Yerel gazetelerde 20 Aralık 2010

tarihinde yer alan “ Yenigün Gazetesi Liselerde Neler Oluyor? “ – “ Hudut Gazetesi Liseliler Gericiliğe Savaş Açtı” haberleri Liselerde ideolojik bülten ve broşürler dağıtıldığını haber vermektedir. Şehrin merkezinde bir duvara Edirne Süleyman Demirel Fen

Lisesi öğrencilerince “ DHKP-C, Partizan Uğurcan, Sevişgen Mert & Evren” yazılması ile ilgili dilekçemi İl Emniyet Müdürlüğü’ne 29.09.2011 tarihinde verdim. Bu konuda öğretmen olmanın ötesinde vatandaşlık bilinci ile olulaşan çabalarıma idari kurumlarda destek

bulamadım. Eğitim Sen ve Eğitim Sendika yöneticileri ve öğretmenleri de bu ideolojik yapılanmaları maddi manevi desteklemektedirler. Edirne Valiliği ve Milli Eğitim Müdürlüğü bu konuda duyarsız davranmaktadırlar ve gerekli takipleri yapmadıkları anlaşılmaktadır.

Vatandaşlık bilinci ile başlattığım bir süreçte idarece cezalandırılmam ve sürgün edilmem sonucunda uzun süreli meslek hayatımda motivasyonumu yeniden kazanabilmem adına bu hususta;

Gereğini bilgilerinize arz ederim.

13.10.2011

Hüseyin KAÇIN

Edirne TGB'den boykot çağrısı

Cumartesi, 16 Nisan 2011

Edirne Saraçlar Caddesi YGS skandalını protesto etmek için okul çıkışı ellerinde pankartlarla buluşan "Atatürkçü Liselilere' ' ev sahipliği yaptı. Darbukanın çaldığı "Gündoğdu" ve "Estarabim" melodisi eşliğinde marşların söylendiği YÖK ve ÖSYM Başkanı ile Milli

Eğitim Bakanı'nın istifasının istenildiği eylemde Gençler,"Atatürk gençliği görev başında" diye haykırdı.

Seslerini daha gür duyurabilmek için tüm Türkiye çapında boykota gittiklerini ve bugün derslere girmeyeceklerini ilan eden gençler adına basın açıklamasını Türkiye Gençlik Birliği (TGB) Liseli Başkanı Helin Nur Güler okudu.

"Liselinin nefesi bu hırsızların ensesindedir. Atatürk gençliği görev başında. Bu yolsuzluğun hesabını soracağız. Cemaatin şifrelerini çözdük. Geleceğimizi çalmalarına izin vermeyeceğiz " denilen açıklama boykot çağrısıyla noktalandı.

Edirne haklıda gençlere alkışlarıyla destek verirken, özellikle marşlar çevreden yoğun ilgi gördü.

TGB Edirne

tgb.gen.tr

http://www.tgb.gen.tr/haberler/3500-edirne-tgbden-boykot-cagrisi

http://www.tgb.gen.tr/iletisim/il-baskanlari

Edirne'de de bir yer tuttuk. Liseli, üniversiteli birçok arkadaşla bu yerde çeşitli faaliyetler düzenledik. Gitar, kema, bağlama kursları ve tiyatro atölyeleri yapıyoruz. Liseli arkadaşlarımız mızıkçı ismiyle bir fanzin çıkarıyorlar ve liselerde yaşanan kantin,

yurt gibi sorunlarla ilgili çalışmalar yapıyorlar.

http://www.ogrenciimecesi.org/edirne-mece.html

http://ogrenciimecesi.org/hakkmzda.html

http://www.facebook.com/mizikci.dergisi?sk=wall



http://www.facebook.com/liselininsesiyanki



Liselinin Sesi- Yankı

Merhaba, Biliyoruz ki biz hep birlikte varız. Paylaştıkça yakınlaşıyoruz. Dertlerimizi anlattıkça ortak akıl ile çözebiliyoruz. Sesimiz yankılanıyor uzaklarda olsa da. Bağıran-çağıran hocalara, kazıklayan kanticilere, akıl almaz uygulamalar yapan idarecilere,

arkadaşlığı ahbaplığı önemsemeyen insanlara ve kör eğitim sistemine itirazımız var. Kantinlerde, sınıflarda, koridorlarda, yurtta-yatakhanede hayatımız öylesine geçmesin. Yarışmak, kuyusunu kazmak ve sırtına basarak yükselmenin dışında işler yapabilmenin mühim

olduğuna inanıyoruz. Kimsenin önünde olmaya, sözünü söylemeye değil hep birlikte sorular sorup hareket etmeye çalışıyoruz. Yeni patikalar ancak mızık adımlarla yaratılır.



08.03.2012

İÇİŞLERİ BAKANLIĞI’NA

ANKARA

Edirne Valiliği ve Milli Eğitim Müdürlüğü hakkımda açılan tüm soruşturmalarda hep aynı mezhep ve aynı ideolojik görüş mensubu müfettişleri görevlendirerek

taraflı davranmıştır. Milli Eğitim Bakanlığı’na “Edirne İli ortaöğretim kurumlarında ideolojik örgütlenmelerin öğrenci ve öğretmenler arasında yaygın olduğu”şikayetinde bulundum. Milli Eğitim Bakanı Ömer Dinçer bu konuda Baş Denetçi Ali Yücedağ ve Denetçi

Yardımcısı Coşkun Davut Şenel’i görevlendirmiştir. Milli Eğitim Bakanlığı’nın bu soruşturma dosyası talep edilip incelendiğinde liselerde ideolojik örgütlenmeler olduğu görülebilir. Edirne Valiliği hakkımda devam edegelen yeni soruşturmalarda “ Edirne Milli

Eğitim Teftiş Kurulu’nun taraflı olduğunu düşündüğüm müfettişleri yerine, Milli Eğitim Bakanlığı Müfettişlerine ifade ve savunma verme talebimi “ engellemektedir. Edirne Valiliği yaşanan olaylarda taraflı davranmaktadır. Ayrıca Fen Lisesi’nde okuyan, ailesinden

ve herkesten gizli eşcinsel yaşamı olan bir öğrenci “ şahsımla internet ortamında iletişim” kurarak kendinden yaşca büyük erkeklerle cinsel ilişkiler yaşadığına dair sorununu paylaşmış oldu. Okul açıldığında bu sorununa odaklanmak ve çözmek için anlaşmış olduk.

Gelişen olaylar sonucunda okuldan sürgün edilmiş olmamın sonucunda bu öğrenciye karşı vicdani sorumluluğumu yerine getirme imkanım kalmamıştır. Milli Eğitim Bakanlığı bünyesinde ideolojik örgütlerin liseler düzeyinde yapılanmaları ve ayrıca Edirne ilindeki

liselerde “cinsel kimlik bunalımı” sonucunda eşcinsel yönelimlerin (ilişkilerin) artışta olduğunu tespit etmiş bulunmaktayım. Bu konudaki tespitlerime gerekli ilgi gösterilmeyerek hakkımda “ sorunlu ve sorun çıkartan adam “ imajı oluşturulmuştur. Bu uzun süreçte

iftiralara uğramam ve yalnız bırakılmam sonucunda girdiğim stress sonucunda kırdığım çay bardağının, camın hesabı soran yetkililer; reşit olmamış öğrencilerin ruh sağlığını ve namusunu koruma iradesini neden göstermemektedir? Görev ve yetki kusuru işlediklerini

düşündüğüm Edirne Valisi G, Vali Yardımcıları A ve A tarafından savunma haklarım engellenerek mağdur edilmekteyim; bu durumda kendilerinden şikayetçiyim. İçişleri Bakanlığı Müfettişlerince tarafsızlık ilkesi gereğince konunun

tüm detayları ve tüm boyutları ile araştırılmasını talep etmekteyim. Bu hususta; Gereğini bilgilerinize arz ederim.

Hüseyin KAÇIN

EDİRNE VALİLİĞİ’NE

İçişleri Bakanlığı’na vermiş olduğum 13.10.2011 tarihli dilekçemle ilgili işlemlerin yapıldığına dair Edirne Milli Eğitim Müdürlüğü Teftiş Kurulu’nun 26.12.2011 tarih 28496 sayılı yazısında öne sürdüğüm iddiaların sonucuna dair olumlu yada olumsuz bir bilgi yer almamaktadır. Edirne Cumhuriyet Başsavcılığı’nda “savunma”, Edirne Sulh Hukuk Mahkemeleri’nde “maddi ve manevi tazminat” haklarımı koruyabilmem adına; Bilgi Edinme Kanunu kapsamında soruşturma raporunun tarafıma bilgi olarak iletilmesi hususunda;

Gereğini bilgilerinize arz ederim.

02.01.2012

Hüseyin KAÇIN

Sacid Mutlu
Sacid Mutlu - 2 ay Önce

doğru olabilir..Tayip beyden sonrasını sinsice bekliyorlardır.yakın görünmeleri ulusalcı yada kemalist komutanlarla iş birliği vardır mutlaka.Laikçi dinsiz tabakaya güvenilmez yavaş yavaş yok edeceksin..Kurtuluş İslamda, güvenilir ordu Müslüman Mehmetçiktir kadrolar nesiller iyi yetiştirilmeli..

Kadir
Kadir - 2 ay Önce

fetöcülerle aynı safta olduğunu bilmem ama bu adamın milli ve yerli olmadığı kesin ve net,bende dün akşam bi haber kanalında izledim bu perinçek denen adam tam bi rus ve çin hayranı onlara laf kondurtmuyor libyaya rusların paralı militan ve savaş uçağı gönderdiğini asla kabul etmiyor görüntülere ve delillere rağmen tam bir çin ve rus aşığı herif, bu adam kesinlikle bu ruslara ve çinlilere çalışıyor son zamanda konuşmaları ve savundukları bunun en büyük kanıtı

Deniz Şener
Deniz Şener - 2 ay Önce

Geç kalmış bir itiraf Yazar Ahmet Dönmez ! 01/03/2020 Bu yazıyı hazırladığım şu esnada bile nice insanlar haksız yere ‘soru çalma’ iddiası ile gözaltına alınıyor- tutuklanıyor. Geçmişini çok iyi bildiğim- karakterinden- kabiliyetinden ve zekâsından zerre kadar şüphe duymadığım kişiler- soru çalma suçlamasından aklanmaya çalışıyor. Neden? Hem hasetle dolu konu!komşu- akrabanın “Olsa olsa…” diyerek başarılı gençleri ‘ihbar’ etmesi hem devletin at ile it izini ayırmadan bir işgal ordusu gibi hareket etmesi hem de zamanında cemaatin belli alanlarda bu iğrenç yola tevessül etmiş olması nedeniyle binlerce temiz insan lekelenmiş durumda. Cemaat kadrolarının genelinin ne kadar iyi eğitimli- ne kadar zeki ve düzgün insanlardan oluştuğunu- bugün en keskin muarızları bile kabul ediyor aslında. Hele o kadrolar olmaksızın geçen bu 5!6 yıldan sonra- bu hakikat biraz daha iyi anlaşılmış durumda. Cemaatten hiç hazzetmeyen- bunu her fırsatta dile getiren bir emekli subay tanıdığım geçenlerde dedi ki- “Bunlara baktıktan sonra diyorum ki yine cemaatteki çocuklar çok iyiymiş. Hem daha dürüstlerdi hem de daha kabiliyetlilerdi. Bunlar hepten paçoz çıktı.” Aynı şekilde onyıllardır yurtdışında uluslararası ticaret yapan ve cemaatle uzaktan yakından ilgisi olmayan bir dostum- “Sana bir şey diyeyim mi- Türkiye’nin dışarıya bakan kurumlarının neredeyse hiçbirinde doğru düzgün muhatap olacak adam kalmadı. Bunu sadece bizler değil- yabancılar da söylüyor. Kalite yerlerde. Dil bilmeyen- konuşmasını bilmeyen- oturma kalkma bilmeyen insanlarla doldu her yer. Yabancı muhataplarımız da bundan muzdarip.” dedi. Bu şikâyetleri- özellikle cemaat kadrolarının farkını anlatabilmek için dile getiriyordu. Bundan dolayı devletin bir şekilde bazı KHK’lılara yeniden kapıyı açmaya mecbur kalacağını söyleyenlerin sayısı artıyor. Mesela Hava Kuvvetleri’nde yıllardır kullanılan İngilizce eğitim ve talimnamelerin dil bilmeyen yeni subaylar yüzünden Türkçe’ye çevrilip dağıtıldığını okumuştuk. Eski Genelkurmay İstihbarat başkanı Emekli Korgeneral İsmail Hakkı Pekin- Youtube’daki Neyin Nesi TV’de yaptığı açıklamada- cemaat kadroları için şu itiraflarda bulunmuştu: “Bu çocuklar tam da komuta kademesinin istediği çocuklar. Yani zeki- ‘emredersiniz’ diyor- çok fazla eleştirmiyor- her türlü görevi yapıyor… Yani tam böyle Türk Silahlı Kuvvetleri’nin- TSK komuta kademesinin aradığı konuları tespit etmişler ve bunları o şekilde sundukları zaman bunların FETÖ’cü olarak bilinmelerine gerek yok ama bunların hepsi öyle bir gelmişler ki şeye- aranan adam olmuşlar. Bunların hepsi çok çalışkan insanlar olmuşlar- yani bana da deseler şimdi ‘Kimleri seçeceksin?’ diye- onlardan seçerim. Çünkü bunlar hem zeki hem işte master yapmış- doktora yapmış- birkaç yabancı dil biliyor- bir kaç yerde çalışmış- Doğu’da Güneydoğu’da güzel görevler yapmış. Şimdi bu adamlar ister istemez komuta kademesi tarafından- en küçüğünden en büyüğüne kadar- seçilip çalışılmak istenen adamlar.” Fanatikler hariç bunu artık herkes kabul ediyor. Doğal olarak cemaatçi diye tutuklanan Harbiyeli gençlerin cezaevinden girdiği sınavları derece ile kazanması karşısında- “Hani bu çocuklar soru çalarak askeri okula girmişti?” şeklinde tepki gösterenler de haklı durumda. Çünkü gerçekten de bu Hareket içerisindeki gençlerin ezici bir çoğunluğu sınav sorularının verilmesine ihtiyaç duymayacak zekâvette ve donanımda. Bu girişi- şu soruya cevap aramak için yaptım: “Peki öyleyse cemaat neden sınav sorularını kendi seçtiği öğrencilere veriyordu?” Evet- cemaat. Yine hemen bir öfke kabarması olacak şimdi- biliyorum. “Neden cemaat diyorsun? Belki soruları münferiden çalan veya etrafına dağıtan bazı ahlaksızlar olabilir- neden cemaatin geneline çamur atıyorsun?” diyenler olacaktır. Olsun. Bu cümleyi bilerek kurdum. Çünkü biliyorum ki bu bir ‘cemaat’ organizasyonuydu. Daha doğrusu cemaatin içinde ayrı bir cemaat olan ve kimseye hesap vermeyen karanlık birimlerin organizasyonu. Soru verme de orada sistematik olarak yapılan bir uygulamaydı. Cemaatin yüzde doksanının bunları bilmiyor oluşu- yeni yeni öğrenmeye başlayışı veya duyduğunda inanamayışı- bu işin yapılmadığının kanıtı değildir. Cemaatin dual yapısının kanıtıdır. Küçük ama çekirdeği teşkil eden- Hareket’in geri kalanından ayrışmış- bambaşka gündemleri olan ve yapıp ettiklerini en başta da cemaatin bu geri kalan diğer büyük parçasından gizleyen bir başka yapılanmanın kanıtı… Kesin konuşuyorum- evet. Çünkü ‘soru çalma’ iddiaları gerçek- biliyorum. Bilen başka binlerce insan gibi… Geç de olsa öğrendim. Daha önce ilk duyduğumda ben de bunu bir kaç düzdânenin marifeti sanmıştım. Peki beni bugün bunun sistematik bir irtikap olduğu noktasına ne getirdi? Anlatayım. 15 Temmuz sonrasında büyük bir sorgulama başladı ve geçmişte susan bir çok kişi yaşadıklarını anlatmaya başladı. Hem “Soruları aldım” diyen hem de “Soruları verdim” diyen onlarca isimle konuştum. Dinlediklerimin doğruluğunu farklı kaynaklardan teyid ettim. Şimdi bunlardan bazılarını paylaşıp yukarıdaki soruya geri döneceğim. Yani “Neden?” sorusuna… Bu sınavlara giren şahısların hemen tamamı zaten kendi başlarına da üstesinden gelebilecekken- soruları almaya hiç ihtiyaçları yokken neden birileri önlerine bu soruları koydular Asıl tartışılması gereken nokta bence burası. Müstear adı Kerem… Yıllarca mahrem hizmetlerde bulunmuş- hapse girmeden yurtdışına çıkmış- 30’lu yaşlarda bir cemaat gönüllüsü. Bana diyor ki- “Sizce neden hususi arkadaşlardan bu kadar çok itirafçı çıktı- hiç düşündünüz mü?” Genel itibariyle etkin pişmanlıktan yararlanan sayısı 20 bin civarında bu arada. Bunlardan kaçı “hususi hizmetler”den bilmiyorum. Ama kendi okuduğum dosyalardan bile sayının epey kabarık olduğunu görebiliyorum. Tamam ama… Bu sorunun cevabı işkence değil mi? Bilhassa bu mahrem yapılanma içerisinde yer aldığı tespit edilenlere çok ciddi işkenceler yapıldı. Hayatını kaybedenler oldu. Kaçırılanlar- bir daha kendisinden haber alınamayanlar var. Kerem- “Evet- bu doğru. Fakat hakikatin tamamı değil.” diyor. “Bazı ifadelere bakın- bunu anlarsınız.” dedikten sonra kendi cevabını şöyle veriyor: “Çünkü sisteme inancını yitiren çok sayıda arkadaş vardı. Özellikle son yıllarda işin çivisi iyice çıkmıştı. ‘Biz ne yapıyoruz?’ diye soran- vicdan azabı çeken- ‘mutlaka fetvası verilmiştir’ diye cevap aldığında tam tatmin olamayan- akşam kafasını yastığa koyduğunda içinde bir burukluk hisseden ve hep ‘Ben Hocaefendi’den daha iyi bilecek değilim ya" Vardır bir hikmeti.’ diyerek kendini teselli eden bu arkadaşların çoğu- 15 Temmuz’dan sonra dağıldı. Çünkü ‘Meğer bir hikmet yokmuş’ demeye başladılar. O yüzden önemli bir kısmı gidip itirafçı oldu.” Kerem’in kastettiği vicdan azabı veren bu işler arasında soru verme de vardı. “Mesela bir arkadaş GATA’ya girecekti. Sorular verildi. Ancak arkadaş kabul etmedi. Sonra da sırf bu yüzden Hizmet’le ilişkisini kesti.” diyor. Peki sorular nasıl veriliyordu? Müstear adı Polat… Bu kısmını da ondan dinleyelim: “15 Temmuz olduğunda 23 yıldır Hizmet Hareketi’nde- 11 yıldır da hususi hizmetlerde bulunuyordum. Bu soru çalma meselesi…Yüzde yüz canım" Ben kendim kaç tane öğrenciye verdim. Bilmesem- içinde olmasam ben de komplo teorisi derim. Konduramam. Ama maalesef bu var. İsmi bile var bu işin: ‘Fetih okuma’. Sınav sorularını vermenin şifreli adı ‘Fetih okuma’dır. ‘Bu arkadaşa Fetih okunacak mı? Bu arkadaş Fetih okudu mu?’ diye tedbirli söylenir. Bunun anlamı- sorular verildi mi- demektir. Fakat bunun için bazı şartlar vardır. Herkese ‘Fetih okutulmaz’. Beş beşlik- güvenilir olması lazım. Onun da kriterleri vardır. Bu kriterleri karşılamıyorsa verilmez. Sadece bu da yetmez. Bir de ilgili atama için o arkadaşın uygun görülmüş olması gerekir. Çünkü bizim bir kariyer planlamamız vardır. Eğer arkadaş için yapılan planlama o sınava girmesini gerektiriyorsa ve de yüzde yüz güvenilir bir arkadaşsa o zaman sorular verilir. Bunu- o birimlerdeki herkes bilir. Yukarıdan geldiği söylenir ve sen de zaten onu bilerek yaparsın.” Polat- işleyen sistemle ilgili şu tür detaylar veriyor: “Ben kendi baktığım birim için söyleyeyim. Mesela kurum içi sınavlar oluyor. Terfi sınavları. Arkadaşlardan uygun gördüğümüze diyoruz ki- ‘Bu sınava başvur. Şu şu kitapları al- şu testleri al- çalış’. Bunu söylerken işyerinde çalışması özellikle vurgulanır. Böylece herkes onu çalışırken görür. O sınava gireceğini herkes bilir. Hiç bir zaman kişiye- ‘Sana soru vereceğiz- rahat ol- sıkıntı yok’ demeyiz. Arkadaş zaten sınava hazırlanır. Sınava bir veya iki gün kala Fetih okuma olayı gerçekleşir. Sorular bize yukarıdan dijital ortamda gelir. Diyelim ki 100 soruluk sınav; A paketinde 70 tane soru- B paketinde 70 soru- C paketinde 70 soru var ama bunlar aynı 70 soru değil. Birbirinden farklı 70 soru- ki aynı şıkları işaretlemeleri tedbirsizlik olur. Fetih okunmadan önce bir yemin metni vardı- onu okutuyorduk. Kuran!ı Kerim’i getiriyoruz- çocuk abdestli bir şekilde geliyor ve yemin metnini biz söylüyoruz- arkadaş tekrarlıyor. Bunu en yakınları dahil kimseye söylememesi için… Sonra dijital ortamda sorular verilir. Kağıt kalem kullanmak yasaktır. Arkadaş iki!üç saat bilgisayar ortamında sorulara ve cevaplarına bakar. Bu ya bizim evimizde olur ya da onun. Tabi ki sınavda başarılı olur. Yüz sorudan yetmiş tanesi moda!mod sorudur. 10 tane- 15 tane de kendisi yapsa başarılı bir şekilde sınavı kazanır. 100 sorunun hepsi verilmez. Çünkü hepsini doğru yapar- bu da tedbir açısından sıkıntı doğurur. Zaten baraj 70’tir. Belki sorular verilmese de arkadaş kazanacak ama riske edilmiyordu. Diyelim ki oraya 30 kişi alınacaksa 30’unun da bizden olması isteniyordu. Buna göre kariyer planlamaları yapılıyordu. Diyelim ki o sınava üç kere girme hakkı var ve arkadaşın bu üçüncü girişi ise riske edilmek istenmiyordu. Genelde yukarıdan bunlar ayarlanıyordu. Kimin sınava son giriş hakkı- kimin yaş haddi vesaire hep bakılıyordu. 17 Aralık sürecinden sonra sorular dijital gelmemeye başladı.” Peki bu sorular nereden geliyordu? Polat- “Başımızdaki kişiden geliyordu. Muhtemelen okul komutanlıkları sınav komisyonunda olanlardan geliyordu. Ancak sadece askeri okul sınavları değil. KPSS- YDS (Yabancı Dil Sınavı) da geliyordu. ALES de geliyordu. Hepsi geliyordu. ÖSYM’nin yaptığı sınavların soruları da geliyordu. Ben konumum itibariyle bunların hepsini bilgi ile söylüyorum size.” cevabını veriyor. **** Şunu belirtmem gerekir ki Polat- etkin pişmanlıktan yararlanmış bir isim. “Bana itirafçı/iftiracı diyecekler biliyorum. Evet- itiraflarda bulundum. Çünkü yaptıklarımdan çok pişmanım. Ama söylediklerimde tek bir tane yalan yok.” diye vurguluyor ve bir çağrı yapıyor: “Kod adımdan kim olduğumu bilmesi gerekenler biliyor. Benim birimimde adı geçen herkesle yüzleşmeye hazırım. Özellikle de benim bağlı bulunduğum- hiyerarşik olarak üstümde yer alan ve kamuoyunun yakından tanıdığı- molla olarak- Hocaefendi’nin talebesi olarak bildiği- yazar olarak bildiği abilerle yüzleşmeye hazırım. İsterseniz sizin Youtube kanalınızda canlı yayında kendileri ile bunları konuşup tek tek- cümle cümle yüzleşebilirim.” ifadelerini kullanıyor. Bu noktada bir kaç isim de sayıyor. Ancak ben bu isimleri burada yazmayı uygun görmüyorum. Sadece şu kadarını söyleyeyim; aralarındaki ilişkiyi teyid ettim. Ayrıca ‘Fetih okuma’ da dahil olmak üzere Polat’ın anlattığı hiç bir şeye kimse ‘yalan’ diyemedi. **** Polat ise “Bizim yatacak yerimiz yok.” ifadesini kullandıktan sonra şöyle devam ediyor: “Hizmet içerisinde beni vicdanen en çok rahatsız eden şey bu. Biz Hizmet içerisinde bir paralel yapıydık. Paralel Hizmet’tik biz. Bu tarz faaliyeleri bir esnaf- bir ev hanımı- bir öğretmen arkadaş veya yurtdışındaki safiyane bir arkadaş bilmez. Duysa da inanmıyor bile. Fakat benim anlattıklarım birebir gerçek. Bunları ben yaşadım. Daha anlatmadığım şeyler var. Bunlar geçekler. Ben bu güzel Hizmet’in sırtına kene gibi yapışan bizlerin- yani bu Paralel Hizmet’in- bu safranın temizlenmesini ve Hizmet’in tekrardan tasaffi etmesini istiyorum. Tek dileğim bu. Ne pislikler var. Bunları o zaman nasıl kendi aklımızla izah etmişiz- bağdaştırmışız anlayamıyorum. O zaman bir akvaryumun içindeydik. Bu olayları ben şu an değerlendirebiliyorum. O dönem böyle düşünmüyorduk. ‘Savaştaydık’. ‘Cihat ediyoruz- zamanında onlar çaldı- şimdi biz çalıyoruz’ diyorduk. ‘Allah rızası için’ diyorduk. Kendimizi rahatlatıyorduk. Ancak şimdi o akvaryumdan çıkınca anlıyorum yaptıklarımızın vehametini. Düşünün- Ümraniye’de bir yurt yapılıyor. Esnaflar metrekare başına bir maliyet üstleniyor- aralarında para toplayıp o yurdu yaptırıyorlar. Biz o yurdun bilmem ne katında ‘Fetih okutuyoruz’… Hizmet içindeki bu paralel yapının- bizlerin çok ciddi vebali olduğunu- hesabımızın çok ağır olacağını düşünüyorum. Hakiki- safiyane Hizmet zaten bir alternatif üretecektir. Hizmet durmaz. Bitmez. Kendince bir çözüm veya yol belirleyecektir. Ama bizim yaptığımız işlerin ortaya çıkmasıyla birlikte Hizmet’in safrasını atacağını ve iç temizliğini yapacağını düşünüyorum.” **** Peki bu yine de sistematik olduğunun kanıtı sayılır mı? Polat’ın cevabı şöyle: “Bunu biz hiç sorgulamıyorduk ki zaten" Bu zaten öyleydi. Herkesçe kabul edilen bir şeydi. Yani yukarıdan- abilerden geliyordu. Bize her şeyin Hocaefendi’nin bilgisi dahilinde olduğu söyleniyordu. Zaten sistem kurulmuştu- tıkır tıkır işliyordu. Bütün bunlar zaten bireysel olamazdı ki… Bizim birimdeki- benim altımda ve üstümde yer alan bütün abiler- arkadaşlar bunu biliyor- yapıyordu. Öyle söyleniyordu. Ancak her şeye rağmen ben de bugün tek bir sorunun cevabını merak ediyorum: Gerçekten de Hocaefendi’nin bilgisi var mıydı- yok muydu? Düzenli olarak Bamteli’ni izliyorum. Bazen ‘Hangi Hocaefendi gerçek?’ diye düşünüyorum. Bize- birimdeki abilerin söylediği ve her şeyden haberi olduğu söylenen Hocaefendi mi gerçek yoksa Bamteli’nde izlediğim Hocaefendi mi? Bunu netleştiremiyorum.” **** Şimdi bir başka tanıklığa geçelim. Müstear adı Halil… O da hiç tutuklanmadan yurtdışına çıkabilen eski mahrem abilerden. ‘Hususi Hizmetler’in asker veya polise değil- sivil bazı memurlara bakan tarafında bulunmuş. İzmir’de. Aslen öğretmen olan ve 17!25 Aralık sürecinden sonra bu hususi göreve getirildiğini anlatan Halil- şahit olduklarını şöyle aktarıyor: “Ben bu göreve gelince hep merak ettiğim- ‘soru çalma’ şayialarının gerçeği yansıtıp yansıtmadığını öğrenmek istedim. Bizimle aynı birimden olan ve eskiden beri bu hizmetlerde bulunan bir arkadaşla yürürken- taş atıp tavşan çıkartmak kabilinden- ‘Yahu şu sınav soruları meselesinin de amma suyu çıktı ha"’ dedim. Demez olaydım. Arkadaş beni o birimde eski zannetti ve dedi ki- ‘Hocam eskiden biz sinevizyondan yansıtır yemin ettirirdik- şimdi ise sorular elden ele dolaşmaya başladı…’ Ben meseleyi biraz daha kurcalayınca arkadaş dedi ki- ’17!25’ten sonraki yıl bile falanca sınavda bu iş devam etti. Bazı branşlarda 12!13 yıldır- bazılarında 7!8 yıldır soruları veriyoruz.’ diye anlattı… Benim bütün dengem bozuldu. Çünkü oraya atanmadan önce görev yaptığım bir başka ilde sohbetler yapıyordum. Özellikle 17 Aralık sonrası yapılan sohbetlerde soru çalma olayını kesin bir dille reddediyordum. ‘Olsa ben bilirdim’ diye düşünüyordum. Ama şimdi sırçalı köşke çakıl taşı değmişti. Meğer olay doğruymuş. Hem de yıllardır bu iş yapılıyormuş. Ben sonrasındaki ilk toplantıda başımızdaki şahsa ‘Hocam bunu nasıl yaparsınız- bu 72 milyon insanın hakkına girmek değil mi? Bu kesinlikle caiz değil. Buna kimse fetva veremez’ dedim. Başımızdaki arkadaş bana dedi ki- ‘Abi bunlar konjoktürel şeyler. Türkiye’nin gerçekleri bunlar. Abiler mutlaka Hocaefendi’nin onayını almışlardır.’ Ben de dedim ki- ‘Buna değil Hocaefendi- Peygamber Efendimiz bile gelse cevaz veremez. Çünkü düpedüz kul hakkı bu’ dedim. Ve birimdeki görevim ile ilgili ilk çatırdama burda başladı. Ben bu meseleyi burda bırakmayıp kendi mesul olduğum- aşağı yukarı benle yaşıt olan ve aklı başında iki elemanıma da açtım. O gece tam 5 saat bu meseleyi konuştuk. Hocam inanın bu arkadaşlar benden sizden üç!dört kat daha zeki insanlar. Her şeylerini bir çırpıda verebilecek kadar da samimiler. Çünkü birisi 6 aylık maaşını- diğeri 8 aylık maaşını himmet etmişti o yıl. Çok çok zengin olabileceklerken kıt kanaat yaşıyorlardı. Her ikisi de biraz şaşırarak bana baktılar. En başta bana dediler ki ‘Abi sen bundan önce nerde çalışıyordun?’ Ben de uzun süre yurt dışında öğretmenlik yaptığımı vesaire anlattım. Haktan hukuktan- Hocaefendi’nin bundan haberinin olamayacağından- olsa da kesinlikle cevaz vermiyeceğinden başlayınca dediler ki- ‘Abi ben şu tarihte şu sınava girdim ve bu sınavın soruları önüme konmuştu- ki Hocaefendi o tarihlerde Türkiye’deydi’ dedi. Diğeri- ‘Abi aslında haklısınız- benim çocuğun da geçen yıl ….. sınavından bir gün önce sorular önüne konulunca oğlum ‘Allah belanızı versin’ deyip kapıyı çarpıp Hizmet evini terketti ve o gün bugündür ‘Baba bana abiler mabiler deme sakın…’ diyor. Oysa ki benim oğlum Türkiye derecesi yapan bir çocuktu. Bu olaydan sonra Hizmet’ten koptu.‘ dedi. Ben de bunun üzerine ‘Ee o zaman her işte bir gerçeklik payı varmış. Bu yenen tokatlar da boşa değilmiş’ deyince- her ikisi de ‘Değil tabi abi’ diye tasdik ettiler.” **** Dediğim gibi- bu son 4 yılda soru aldığını ve verdiğini bizzat söyleyen onlarca kişi ile konuştum. Bunlar arasında- yukarıdaki örnekte olduğu gibi soruları reddettiğini ve cemaate küstüğünü anlatan gençler de var. Bazıları ile düzenli olarak görüşüyorum. Bir de bugünlerde şahit olduğum enteresan bir yüzleşme oldu. Tanıdığım bir aile- bu soru çalma mevzuundan dolayı bir çeşit travma yaşıyor. Çünkü başından beri iddiaların gerçeği yansıtmadığını savunan bu dost aile- geçtiğimiz günlerde kendi oğullarının- “Biliyor musunuz- polis akademisi sınavlarının soruları bana verilmişti” itirafı ile sarsıldı. Yıllar sonra gelen bu itiraf sonrasında bir süre gerçeği kabul etmekte zorlanan anne!baba- bir süre sonra bir çeşit savunma mekanizması geliştirerek- “Demek ki o zaman öyle olması gerekiyormuş.” şeklinde kendini rahatlatma yolunu seçti. O zaman öyle mi olması gerekiyordu gerçekten? İşte şimdi- baştaki o soruya gelmiş bulunuyoruz. Cemaat- son derece zeki ve başarılı gençleri bünyesinde barındırmasına rağmen neden aradan seçtiği bazı kişilere soruları veriyordu? İşte bunun cevabı burada gizli. Bir önceki “Geç kalmış bir hasbihal!2” başlıklı yazıda çok daha fazlasını bulacağınız bir sosyolojik gerçeklikten dolayı. Bir çeşit savaş hali içerisinde herkes devlette daha fazla güce ve koltuğa sahip olmanın mücadelesini veriyordu. Kadrolaşma konusunda agresif bir tutum takınan ve dizginlenmesi zor iştahı nedeniyle işi şansa bırakmak istemeyen cemaatteki bazı birimler- neticeyi garanti altına alabilmek için gerekirse sorulara ulaşmakta ve bunları adaylara vermekte beis görmüyordu. Bir yere 40 kişi gelecekse mümkünse tamamı cemaatten olsun isteniyordu. Bunun için hedefler veriliyordu. Bürokrasiye o yıl kaç tane adam sokulacağına ilişkin olarak cemaat birimleri arasında rekabet vardı. Nasıl ki AKP’den Cumhurbaşkanı Erdoğan’a sunulan ‘Gizli’ ibareli raporda- “Tüm kilit noktalarda ön koşulsuz olarak sadece partimizle yüzde yüz uyumlu çalışacak personelin istihdamının gerçekleştirilmesi gerek” deniyorsa burada da aynısı geçerliydi. Eski SHP’li bakan Mehmet Moğultay da aynı bakış açısıyla- “Yapılacak en akıllıca hareket- kendi devr!i iktidarında örgütleneceksin- kadrolaşacaksın ve bu kadrolar günün birinde gelecek yine senin yolunu açacak.” diyordu. Daha önce de dediğim gibi- bu bir ‘tencere dibin kara…’ döngüsü. Ya da ‘Ellere var da bize yok mu?’… Kadrolaşma bir Türkiye gerçeği. Anka Kuşu’nun üzerine oturduğu dal burası. **** Durum böyleyken cemaat tabanının bu kadar büyük bir şok yaşaması ve söylenenleri kabulde bu kadar zorlanmasının nedeni ne peki? Çünkü onların gaye!i hayal haline getirdiği- ömrünü adadığı davada buna yer yoktu. Gülen’den yıllarca bunun tam tersini okumuş ve dinlemişti. Meriç’ten karşıya geçtikten sonra yakıp ısındığı odunların parasını oracığa bırakan insanlar topluluğuydu burası. Hal böyle iken Hareket içerisinden herhangi birinin bilerek ve isteyerek böyle bir suçu irtikap edebileceğini kabul edemiyorlar. “Bir hasbihal…” başlıklı yazısı ile bu dizinin kaleme alınmasına vesile olan Tr7/24 yazarı Alper Ender Fırat da aynı duygularla şu itirazı yapıyordu: “Allah da şahitti ki onlarca sınava giren çocuklarıma hiçbir zaman çalınmış bir soru gelmedi- ne benim çocuklarıma ne gazeteden tanıdığım insanların çocuklarına- ne yeğenlerime- ne akrabalarıma ne de benim herhangi bir şekilde tanıdığım birisine girdiği sınavın soruları önceden verilmemişti. Peki ben- çocuklarım ve kendisine herhangi bir soru verilmemiş hizmete sempati duyan yüzbinlerce genç bu günahı niye yüklensin- niye soru çalma ile anılsın ki?” Doğrudur. Gerçekten de cemaatin yüzde 90’ının soruları alması gibi bir durum söz konusu değildi. Hatta bundan haberdar dahi değiller. Geri kalanı da aslında kendi girdikleri sınavları kazanabilecek donanımda olmalarına rağmen gönül verip dava belledikleri bir yolda ‘daha iyi hizmet edeceğiz’ zehabı ile abileri tarafından kullanıldılar. Bu günaha alet edildiler. Kirletildiler. O yüzden bunun için ‘vicdan manüplasyonu’ tabirini kullanmıştım. Aynı zamanda ‘ahlakın manüplasyonu’… Yani normalde doğru kabul etmediği veya etmeyeceği bir şeyi- kendi menfaatleri söz konusu olduğunda ‘ahlakîleştirmek’… Gerçi burada diğer gruplar gibi cemaat de adı konmamış bir şekilde ‘ahlakın müphemliği’ üzerinden hareket ediyor ama… Bu kavramın sahibi Bauman bile tam olarak bunu söylemiyor olsa da ahlakın da doğrunun da birden fazla yorumu olabileceği görüşünden hareket eden bu tür gruplar- hukukun dışında bir çete gibi hareket eden Dinar devlet düzeni içerisinde- ahlakî seçimlerin göreceli olduğu düşüncesi ile soru çalma gibi suçlara cevaz verebildiler. Çünkü halktaki karşılığı binde sıfır sıfır bilmem kaçlarla ölçülen bir partinin lideri bile kendine yakın kadrolar için “Cumhuriyetçiler iş başında” diyebiliyordu. “Bizim arkadaşlarımız” dediği bazı askerler ve yargı mensupları ile devleti kendi tekellerinde görebiliyordu. Kimse de bunu sorun etmiyordu. Bu onlara doğuştan verilmiş bir hak gibiydi. Devletin kendisi yıllarca atamalar için etek boylarını ölçüp- adayın evindeki vitrinde içki şişeleri olup olmadığını araştırmadı mı? Kritik yerlere atanacak kişiler için mahalle bakkalından kapıcıya kadar sorgulama yaparak ailesinde başörtülü olup olmadığı hakkında bilgiler toplamadı mı? Bu devletin kendini korumak için öne koyduğu bir çeşit ‘ödev’se eğer- bu gruplar da işte kendi varlıklarını koruyabilmek için aynı ‘müphem’ alana sığındılar. Burada kendisi ahlaki ölçütlere ve hukuka göre hareket etmeyen devletin- kendi vatandaşlarını da benzer yöntemlere ittiği- dolayısıyla da onlara hukuk ile veya etik kurallarla yaptırımda bulunma yetkisinin olmadığı görüşü ile hareket ettiler. Ancak burada cemaat için aslında varoluşsal bir çelişki bulunuyor. Bu argümanlara sarılmakla- yaptıkları tahribatı ıslah etmek iddiasıyla ortaya çıktığı diğer gruplar ile kendini eşitlemektedir. Muhalefet ettiği yöntemlerin aynısını- çok daha mahir bir şekilde kullanarak onların önüne geçmemekte- tam tersine onların da altına inmektedir. Çünkü yapılanın yanlış olduğunu söyleyen ne modernitedir ne modernitenin ürettiği Afyon otoritedir; bizzat Hareket’in kendi kutsal referans kaynaklarıdır. Üzerine bastığı ve yükseldiği zeminin kendisini belirsizleştiren- muğlaklaştıran- aşındıran bir hareket- en başta kendi durduğu yeri inkâr eden bir harekettir. Kendi kendini bağladığı ahlaki normları bizzat kendisi- kendisi adına ve kendisi yararına ihlal eden bir hareket- iddiasını nasıl sürdürebilir? Bu soruların cevabını vermek- cemaatin suça bulaşmamış olan masum ve kalabalık kitlesine düşer. ahmetdonmez.net

SIRADAKİ HABER

banner5