Harut ve Marut kimdir? Harut ve Marut iki melek midir, iki melik midir?

Harut ve Marut kimdir? Harut ve Marut iki melek midir, iki melik midir? Harut ve marut insanlara büyü mü öğretiyorlardı? İşte Mahmut Kısa Hoca'nın açıklamalı Kuran-ı Kerim Meali'nden alıntıyla tüm bu soruların cevabı...

Harut ve Marut kimdir? Harut ve Marut iki melek midir, iki melik midir?

Harut ve Marut kıssasında geçen bu iki varlık kimdir? İki melek midir? İki melik midir? Allah'ın haram ve yasak kıldığı, insanların, eşlerin arasını bozacak büyüleri nasıl oldu da iki melek oldukları halde peygamberleri aracılığıyla insanlara öğrettiler? Bu bir çelişki değil midir?

İşte Harut ve Marut kıssasının Mahmut Kısa Hoca'nın açıklamalı Kuran-ı Kerim Meali'nden anlatımı:

BAKARA SURESİ 97-103. AYETLER

97- Ey Muhammed! Son ilâhî vahyi kendi ırklarından olmayan birine indirdi diye vahiy meleği hakkında kötü sözler söyleyen o Yahudilere de ki:
“Her kim, kendisinden önceki ilâhî vahiyleri onaylayıcı, inananlara da yol gösterici ve müjde olmak üzere onu —yani Kur’an’ı— Allah’ın izniyle senin kalbine indirdi diye Cebrail’e düşmanlık beslerse,”

98 - “Daha açıkçası; her kim Allah’a, O’nun meleklerine, elçilerine, hele hele Cebrail’e ve Mikail’e düşmanlık beslerse şunu iyi bilsin ki, Allah da inkârcıların düşmanıdır!”

99 - Ey şanlı Elçi! Gerçek şu ki, Biz sana apaçık ayetler indirdik; kötülüğe saplanmış olanlardan başkası bunları inkâr etmez. Doğrusu onlar, öteden beri döneklik ve nankörlüğü âdet edinmişlerdir. Nitekim:

100 - Ne zaman bir antlaşma yaptılarsa, içlerinden bir grup, her defasında onu bozup bir kenara atmadı mı? Aslında, onların çoğu zaten inanmıyor! Çünkü;

101 - Allah tarafından onlara, yanlarında bulunan Tevrat’ı onaylayan bir Elçi gelince, kendilerine daha önce Kitap verilmiş olan bu insanlardan bazıları, sanki hakîkati hiç bilmiyorlarmış gibi Allah’ın Kitabını kaldırıp arkalarına atıverdiler!
Allah’ın kitabını atınca da, onun yerini hurâfe ve masallarla doldurdular:

102 - Yahudiler, bir zamanlar Süleyman Peygamberin egemenliği altında esaret hayatı yaşayan kötü cinlerin ve insanların, yani şeytanların,Süleyman’ın Peygamberlik ve hükümranlığı aleyhinde uydurdukları asılsız iddiaların peşine düştüler. Nitekim o şeytanların telkiniyle Yahudilerin ortaya attıkları iddialara göre Süleyman, güya putlar adına mabedler yaptırmış ve kendisi de o putlara taparak —haşa— kafir olmuştur. Onlara göre Süleyman bir Peygamber değil, bütün kudret ve saltanatını sihir yoluyla cinlerden elde eden bir günahkardı.
Oysa Süleyman ne sihirle meşgul olmuş ne de putlara tapmıştı; yani asla kafir olmamıştı fakat asıl o şeytanlar Allah’a ve Peygamberlerine karşı gelip, ilahi buyruklara isyan ederek kafir olmuşlardı.
İşte bu şeytanlar hem insanlara büyü ve büyücülüğü öğretiyorlar hem de büyücülükle birlikte Allah tarafından Babil’deki Harut ve Marutadındaki iki melek aracılığıyla insanlara indirilen vahyi öğretiyorlardı. Böylece büyücülüklerine dini bir görüntü vererek kutsallaştırıyorlar, itirazları engellemek, saygınlık ve dokunulmazlık kazandırmak için, işin vahye dayandığını iddia ediyorlardı. Değilse Allah tarafından Harut ve Marut aracılığıyla insanlara, büyü ve büyücülükle ilgili hiçbir şey indirilmemişti. Öyle ya Allah, hem büyücülüğü haram kılsın hem de Babil’deki insanlara dinini ulaştırsın diye seçtiği Peygamberlere vahiy melekleri aracılığı ile büyü öğretsin; bu olacak şey değildi.
Öte yandan Harut ve Marut, biraz önceki 98. ayette sözü edilen vahiy melekleri Cebrail ve Mikail gibi, insanlık tarihi boyunca ne zaman ve nerede bir Peygambere gelmişler ve vahiy getirip öğretmişlerse, herbirine: dikkat edin: Bu bizim getirip öğrettiğimiz vahiy sizin imtihanınız içindir. Sakın ha, bu gerçekleri görmezlikten gelip kafir olmayın demişlerdi.
Ama bu insanlar meleklerin getirdiği vahiy ile onlardan Allah’a kul olmayı ve böylece bireysel ve toplumsal alanda mutlu bir hayat sürmeyi öğrenmek yerine erkek ve kadının arasını ayırmayı öğreniyorlardı. Bu vahiy bilgilerini büyücülükte kullanıyorlardı. Vahiy sayesinde eşler arasında birlik olması gerekirken, onlar aynı evde, aynı yatakta herbiri ayrı düşüncede, ayrı dünyalarda yaşıyorlardı. Vahiy onlara huzur ve mutluluk yerine sıkıntı ve üzüntü kaynağı oluyordu.
Gerçi onlar, —Allah’ın izni olmadıkça— bu gibi şeytanî taktiklerle hiç kimseye zarar verecek değillerdi. Bu yüzden, Allah’ın nurunu söndürmek için yaptıkları çalışmalar boşunadır ve başkasına değil, ancak kendilerine zarar vermektedir. Nitekim onlar, meleklerin öğrettiği bu güzel bilgilerden, kendilerine fayda verecek olanları değil, zarar verecek olanları öğreniyorlardı. Yani bu bilgileri iyilik amacıyla değil, kötülük amacıyla kullanıyorlardı.
Yemin olsun ki, böyle bir çıkar alışverişinde bulunarak, imanlarını kaybetme pahasına sihirle uğraşanların, özellikle de, İslâm’a ve Müslümanlara karşı şeytanî taktiklerle, yıkıcı propagandalarla uğraşanların, âhiretten yana bir nasiplerinin olmadığını gâyet iyi biliyorlardı. Vicdanlarını ne kötü bir şey karşılığında sattılar, neler kaybettiklerini bir bilselerdi!

103 - Gerek Süleyman’a başkaldıran önceki inkârcılar, gerekse Son Elçiye karşı amansız bir muhâlefet yürüten Medineli Yahudiler, gerekse Kıyamete kadar İslâm’a karşı mücâdele bayrağı açacak olan kâfirler, şâyet Allah’a, âhiret gününe ve gönderdiği ayetlere iman edip inkârcılıktan, zulümden, büyücülükten, cincilikten, sakınmış olsalardı, Allah tarafından verilecek ödül, kendileri için bu dünyada kazandıklarından çok daha iyi olacaktı; birbilselerdi!
Süleyman Peygambere iftira atmaktan çekinmeyen Yahudiler, Son Elçiye karşı da aynı inkârcı tutumu sergilediler. Şöyle ki; müminler Hz. Peygamber’e hitap ederken, “Râinâ!” yani, “Bizi koru, bizi gözet!” diye seslenirlerdi. Fakat Yahudiler, Peygamberi alaya almak maksadıyla, bu kelimeyi “Ey bizim çoban!” anlamına gelen “Râînâ!” şeklinde söylemeye başladılar. Bunun üzerine, aşağıdaki ayet nâzil oldu:

YORUM EKLE
SIRADAKİ HABER

banner5