Kaşıkçı olayına bir de böyle bakın!

Gazeteci-yazar Fatih Öke, Suudi gazeteci Cemal Kaşıkçı olayıyla ilgili çarpıcı açıklamalarda bulundu.

Kaşıkçı olayına bir de böyle bakın!

İşte Öke'nin söz konusu yazısı:

Günlerden beri dünya gündemini, özellikle de direktörlüğünü yürüttüğüm Türk Arap Medya Derneğinin gündemini meşgul eden, adeta hapseden olay. Kaşıkçı cinayeti. Sonuna yaklaştığımızı hissettiğimiz şu günlerde ortaya çıkartılan her detayı ile tüyleri ürperten bir operasyon.

Kamuoyunda oluşan genel algısıyla Suudilerin kendilerini rezil ettiği iddia edilen bu olayı hep bize yansıyan gerçekleriyle izledik. Suudi Arabistan’dan kalkan iki uçak, 15 kişi, satın alınan valizler, giren çıkan araçlar, kapıda bekleyen bir nişanlı, arkadaşının hakkını arayan biri, ve olayı bütün dünyaya duyuran bir dernek.

Herkesin aklında tek soru: Bu 15 kişi bile bile böylesi bir katliamı hangi akla hizmet işlediler?

Aslında Türkiye’nin yürüttüğü mükemmel kamu diplomasisi faaliyeti sonucunda bize ivedilikle yansıtılan gerçek detaylarıyla izledik bu kanlı operasyonu. Suudi Arabistan’da bir grup mükemmel bir plan yapmıştı ve o plan kapıda bekleyen canlı bir şahit gibi bir takım beklenmedik unsurlarla bozulmuştu.

Peki kapıda bekleyen biri olmasaydı ne olurdu hiç düşündünüz mü?

İsterseniz gelin bir de bu gözle bakalım olaya:

2 Ekim Salı günü saat 13:15’de Kaşıkçı yanında kimse olmadığı halde konsolosluğa girer. Girdiği anda etkisiz hale getirilir. Cep telefonları parmak iziyle açılır ve içeriğine erişilerek açık halde tutulur.

Öldürülmesinin ardından giysileri giydirilen dublör yüzünü net biçimde göstermediği halde kapıdan dışarı çıkar. Yanındaki arkadaşıyla sohbet ede ede Sultanahmet camiine gider. Abdest almak için tuvaletine girer ve bir daha kendisini gören olamaz.

Gerçek Cemal Kaşıkçı’nın bir çok valize vakumlanarak konmuş ve kaçakçıların başvurduğu klasik yöntexray taramasında görülmemesini sağlayacak pirinç taneleri içerisine gömülmüş parçaları iki uçakla meçhul bir yere götürülür.

Nişanlısı Hatice hanım gün içinde buluşacakları yere gelmeyen Cemal’i birkaç defa arar. Telefonlarına çok meşgulüm mesajları alınca ancak bir gün sonra tekrar arar. Hatice hanım eğer whatsapp üzerinden gönderilen “kafam çok karışık bir süre müsaade et bana. Amerika’ya gidiyorum seni arayacağım” cevabından şüphelenmediyse, aradan geçen 10 günün ardından Amerika’dan gelen Cemal bey nerede telefonları üzerine ancak emniyete gidip başvuruda bulunur.

Emniyetin elindeki kamera kayıtlarında üstündeki kıyafet ve eşkâl bilgilerine uyan bir insanın ön kapıdan çıktığı görülmektedir. Bu görüntüden bir kare nişanlısına verilir. Belki de ayakkabılarının farklı olduğu fark edilmeyen Kaşıkçı’nın binadan çıktığı böylelikle kanıtlanır.

Eğer şans hala bu işi düzenleyen eli kanlı katillerden yanaysa aradan bir 10 gün daha geçer ve Washington Post yazarlarına ulaşamadıklarını ve muhtemelen İstanbul’da ortadan kaybolduğunu dünyaya duyurur.

Bunun üzerine Suudi Arabistan Dışişleri bakanlığı adet olduğu üzere durumdan endişe edildiğini belirtir bir notayı yerel basının önünde Riyad’da bulunan Türk Büyükelçisine elden teslim eder.
Türk Hükümeti detaylı bir inceleme yapar ve incelemede giren ve çıkan Kaşıkçı’nın aynı kişi olmayabileceği şüpheleri dile getirilir.

Bu arada şu anda görevden alınmış olan, MBS’nin bir numaralı adamı Saud Al Kahtani’nın yönettiği sosyal medya ordusu Türkiye’nin eli kanlı bir katil, İstanbul’un da artık güvenli bir şehir olmadığını geçmişte Türkiye’nin üzerine yıkılan olaylara atıf yaparak duyurmaya başlar.

Sınır Tanımayan Gazeteciler Derneği ve diğer fikir özgürlüğü dernekleri Kaşıkçı’nın en son görüldüğü yer olan Sultanahmet Camii önünde binlerce turistin ve dünya medyasının şahitlik ettiği gösterilerine başlar.

Olaylar çığırından çıkar. Suudi ve Emirlik yönetimlerinin ardından Trump yönetimi Türkiye’nin şimdiye kadar basın özgürlüğü konusundaki tartışılan konumunu bir üst seviyeye, terörist ülke seviyesine taşır.

BM ve İslam İşbirliği Teşkilatı acil olarak toplanır ve Kaşıkçı’nın durumunun açıklığa kavuşturması için Türkiye’ye acil çağrıda bulunur.

Bu arada Türkiye’nin emniyet güçleri birtakım delillere ulaşır. Fakat uluslararası toplum artık bir kere istim almıştır. Böylesi bir durumda İstanbul Başsavcısının diplomatik kanallardan yaptığı elçilikte arama talebi bir hayal olur. Elçilik içinde canavarca yapılan bir katliamın kanıtı olan kaynağı belirsiz bir ses kaydı, hatta duyduğu seslerden ötürü vicdan azabında uyuyamayan bir yerel çalışanın savcılığa verdiği ifade ve olayın ilk gününden beri Katar ve İran mahreçli dolaşan Kaşıkçıyı öldürdüler, kestiler, kaçırdılar mesajlarına kimse itibar etmez.

Aradan birkaç ay geçtikten sonra uzun ikili görüşmeler neticesinde Türkiye’nin kendisini uluslararası camiada temize çıkartma faaliyetleri bir şekilde son bulur ve Kaşıkçı’nın İstanbul’un göbeğinde Sultan Ahmet camiinde bir takım karanlık güçler tarafından kaçırıldığı ve muhtemelen öldürüldüğü kabul edilir.

Türkiye beynelmilel anlamda büyük itibar kaybeder, İstanbul güvenli şehir sıralamasında en üstlerden bir anda en alta düşer, Amerika Dışişleri hemen acil bir yolculuk uyarısı yayınlar, Suudi Arabistan bölgedeki göz korkutucu gücüne güç katar ve Arabistan’dan kaçan muhalif sesler sonsuza kadar susturulur.

Ancak hani derler ya, “Allah’ın da bir planı vardır”

Kapıda bekleyen bir nişanlı ve onun ilk anda aradığı birkaç kişinin ulaştığı güvenlik güçleri ile uluslararası medya ve ikinci günün sabahında Dünya çapında oluşan infial bütün bu mükemmel planın bozulmasına sebep olur.

Artık bu menfur olayın bütün detaylarına hakimiz. Bundan sonra görevimiz dostumuz Kaşıkçı’dan geriye kalanları vasiyeti olduğu üzere toprağa vermek ve tabii ki bu olayın sorumlularının bütün dünya önünde en ağır biçimde yargılanmasını sağlamak.

Bu süreçte bizler gözlerimiz ve kulaklarımız doğru bilgiye açık bir şekilde manuple edilmeden bu işin sonunu görmek için can atıyoruz.

Artık hepimiz çok iyi biliyoruz ki gerçeklerin er yada geç ortaya çıkmak gibi bir huyu vardır.
Çok şükür ki bu olayda hemen ortaya çıkmıştır…

YORUM EKLE
SIRADAKİ HABER