Hüseyin Bektaş’tan “Geç Gelen Hüzün”

Hüseyin Bektaş’ın Geç Gelen Hüzün adlı şiir kitabı nihayet elime ulaştı.

Okudum, ama bir şiir değerlendirme yazısı olmayacak bu yazı; Demetevler’de bir araya gelmeleri takdir edilmiş bir grup gencin ve hassaten Hüseyin Bektaş’ın kısa hikayesi olacak daha çok.

Demetevler’de bir araya gelmeleri takdir edilenler kimler?

Recep Yumuk, Yusuf Ziya Cömert, Cemal Şakar, Hüseyin Bektaş, Ali Sali, Mustafa Yılmaz, Mehmet Ercümen, ille de merhum Ramazan Dikmen ve bu fakir.

12 Eylül darbesine çıkan günlerde yaşanan iç savaşta, edebiyata tutunarak kendilerini korumaya çalışan bir grup genç!

Recep Abi Akabe Kitabevi’ni işletiyor, deyim yerindeyse bilgimizin, edebiyat ilgimizin çeşmesini akıtıyor.

Diğerlerimiz öykücü, şair ya da iyi okur; Mavera ve Aylık Dergi ise iki mesenliğimiz!

Bu dergilerin birinde yazan, diğerinde yazmıyor fakat, Aylık Dergi’de yazanlar Mavera’daki sohbetleri hiç kaçırmazlarken, Mavera’da yazanlar da Aylık Dergi’nin her yeni sayısında paketleme hizmetine katılmaktan geri durmuyorlar.

“Takdir” kelimesini şunun için kullandım: birkaç yaş farkıyla aynı kuşaktan olan bu arkadaşlar, adeta birbirlerini eğitiyorlar, terbiye ediyorlar; bilgiyi paylaşmada, edebiyata bilenmede, birbirlerinin yazdıklarını kıyasıya eleştirmede adeta yarışıyorlar. Bu ancak Rabbimiz’in takdiriyle olabilir, sonuçlarıyla da yine O’ndan gelen değerli bir nasiptir.

İsimlerini zikrettiğim arkadaşların birçoğu gibi Hüseyin de ‘Dursunbey’lidir.

Hüseyin’in hemşehrilerinden farkı daha kavruk, mülayim, sessiz, ziyadesiyle düşünceli ve sanki hüzün menzilinde mukim olmasıdır.

Hal böyle olunca, edebi ünsiyetini önce şiirle kurması da doğaldı Hüseyin’in.

Aylık Dergi, Mavera ve Yönelişler’de yayımlandı şiirleri... 1981’de başlayıp 2016’da bitirdiği Gıyabında Şarkılar adlı şiirini de sayarsak, öğrencilik devrinden on bir şiiri yer alıyor kitabında. Bunlar Hüseyin’in kısa, diğer ifadeyle kelime ekonomisini fazlaca önemsediği şiirler. Doksanlı ve iki binli yıllarda yazdığı şiirler ise daha uzun soluklu, kelime bakımından da daha etli şiirler.

Aslında bunu şunu söyleyebilmek için vurguluyorum: Hüseyin, Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi’ni bitirdikten sonra Ankara’da kısa bir süre daha kaldı ve ardından memleketine gitti. Gidiş o gidiş!

Elbette mecburiyetlerinin ne olduğunu tam olarak bilmiyoruz ama bu gidişiyle birlikte edebiyattan ve dolayısıyla şiirden de uzaklaştı Hüseyin.

Kitaptaki şiirlerinden anlıyoruz ki, çok uzaklaşmamış aslında; şiir yazmaya devam etmiş.

Nitekim Kayıtlar’da ve Hece’de yer almış şiirleri ama şöyle bir şey olmuş sanki: Hüseyin, şiir yazmaya devam etse de, şiirini besleyen ortamdan uzaklaştığı için, şiir dilinin gerektirdiği özgünlükten ve ekonomiden az biraz uzaklaşmış. Bizim Cafer Turaç’ın kendi şiirleri için söylediği gibi, o da sanki kısa/dar zamanlarda ancak yazabildiği için, şiirleri uzun düşmüş.

İşin ilginç yanı, Hüseyin’in şiirini doğrudan etkileyen bu uzaklığın ve sonuçların farkında olması. Fakire ithaf ettiği Gittikçe Büyüyen Acıların Uğultusu adlı şiirinde bunları şöyle dizeleştiriyor:

“Ancak içime sinmiş çöl rüzgârlarıyla ulaşan bir feryat

Uzanamayan ellerimin utancı beyaz sayfalara

Dar köşelerimde gizlenmiş haylazlıklar

Bu, kilise kokulu kadınların saçları hep

Koşamayan dizlerimin prangası, kilometrelerce uzaklık

Hayata hayasızca uzanan ellerimin kiri gibi taşıdığım

İstanbul şehrinin sokaklarındaki arsız martılar

Budalaca acıyan gözlerimin kayması işte bu kasaba

Hayrın ve şerrin boynumdaki izleri

Söylenmemiş

Gelmeyen ve gitmeyen bütün selamlar”

Cemal Şakar ile Hasan Aycın abi Balıkesir’deyken, onları görebilmek için bazen oraya düşürürdüm yolumu. Hüseyin de orada olmasına rağmen görüşemezdik nedense? Ona iletilmek üzere, Cemal’e selamlar emanet ederek dönerdim. Demek ki, Cemal doğru iletmiş o selamları, Hüseyin de doğru almış.

Yusuf Ziya, Hüseyin’in kitabıyla ilgili yazısında, bir arkadaşın “Anlamıyorum bunları, gidecektiniz niye geldiniz” sözünü zikrederek, bir manada Hüseyin’e de sitem ediyor. Bunun nedeni sanırım şu düşündüğüm şeydir: Hüseyin’in kitabına uygun gördüğü ad, ironik olarak asıl kitabının çok geç gelişini söyler ve belgeler gibidir.

Öte yandan, Demetevler grubumuzdan hiç kimsenin Yusuf Ziya kadar vefakâr olmadığını biliyorum ama konu Hüseyin olunca şu soruyu da sormadan edemiyorum: Merkezde kalması için elinden tutan oldu mu ki Hüseyin’in, taşraya gitmesin?

Kendi adıma, dostum olarak zaten hiç kaybolmamıştı Hüseyin, şiirleriyle de artık yanı başımda olduğu için çok memnunum.

YORUM EKLE

banner5