İpten kazıktan

Abone Ol

Eskiler, akîbet mevt demişler. Mevt... Yani ölüm... Doğar doğmaz koşmaya başladığımız menzil... Yunus Emre'nin dediği gibi "Ana rahminden geldik pazara, bir kefen aldık döndük mezara" İnsanoğlu döneceği yeri hiç hesaba katmıyor. Şu fani koşturmacanın neresinde ölüm? Trafikte cenaze taşıyan yeşil araba gördükçe... Yahut bir cami avlusunda musallada namaz bekleyen bir tabuta rast geldikçe... Kim bilir belki bir mezarlık kenarından yolumuz geçtikçe... Aklımıza, gönlümüze ürpertilerle düşüyor(mu?). Düşse bu gördüklerimiz, bu yaşadıklarımız cereyan eder miydi?

Nokta kadar menfaat için virgül gibi eğilmek... Ya da rahmetli Muhsin Yazıcıoğlu'nun ifadesiyle "Bir saniyesine bile hâkim olamadığımız, hükmedemediğimiz bir hayat için bu kadar fırıldak olmanın anlamı yok." Anlamsızlıklara boğulan bir toplumun sonu aceb ne ola? Bu nasıl bir türediliktir ki ne aman veriyor ne mola! Herkes oyduğu gözü kâr biliyor. Niye oydun diye sormayanı da vefakâr biliyor. Şark kurnazlığı denen ruh düşüklüğü zapt etmiş her zerremizi... Fondöten sürerek örtülmüş yüz kızarıklığı ekstra(!) masraf açıyor diye kızarmayan yüz teknolojisine yelken açmışız. Doymak bilmeyen gözlerimizdeki derin ve dipsiz çukura bakınca çığlık atmadan edemiyorum. Ne kadar da açmışız!

Açık veren şahsiyet bütçemiz yama tutmayacak belli! İçinde kapana kısıldığımız sistem(?) defoları katalize etmekten gayrı işlev görmüyor. Rüzgâr erozyonu marifetiyle arz-ı endam eden peribacaları gibiyiz. Adam kavramı mevzi kaybederken... Ergen ağzı söyleyişle adamın dibiyiz!

Dibe vurmaya ramak kalınca... Yerçekimi, sonunda muradını alınca... İpine tutunduğumuzu iddia ettiğimiz(?) Yüce Makam ipimizi salınca... Tosladığımız zeminin şefkatine mi bu aymazlık cilalı güven? Tutarsız, sadece alma odaklı, meyvesiz ağaçlara bile rahmet okutacak kadar dikenli-budaklı halimizle mi musibetten hikmet devşireceğiz? Sanmıyorum... Gücümüzün yettiği kim varsa ensesinde boza pişireceğiz! Çünkü bu dünyaya kazık çaktığını zanneden kuru kalabalıklardan müteşekkil bir toplumuz!

Kazık deyince... Kazık kadar adamların(?) anaokulu çocuğundan beter halleri geliyor akla... Her saniye yeni bir enstantane, yeni bir takla! Al bu fecaat tablosunu bir kenarda sakla... Hiç... Hiç bu hallere düşüleceği gelir miydi akla? İrtifa kaybederken... Görüp de görmemezlikten gelmek... Tecahül-ü arif sanatıyla meşgul olmak ne hakla?

Hak... Ecel şerbetini yudumlayıp... Emaneti teslim edince... Hak huzuruna çıkacağını bilmeyen... Var mı? Yoktur herhalde... Ama bilmek işimize gelmiyor olmalı ki kuralsız kaidesiz işleyen makinelere dönmüşüz. Ruhunu dondurucuya kaldırmış... Vicdanını bir operasyonla aldırmış... Duruma göre vaziyet almak adına, arta kalan kısmını prezentabıl(!) küpüne daldırmış... Nice numuneler arasında yuvarlanıp giderken... Üzüm üzüme bakarken kararır ya... Kara da karar kılmışız.

Kara kara düşünmeye, ölüm merkezli başlamaz isek... Sürtünerek birbirini bitiren çarklar gibi tükeneceğiz. Üç günlük dünyaya fazla anlam yüklemenin bedelini, topyekûn ödemekten usanmayışımız bize hayır getirmeyecek! Dünya ne kadar sahip olunursa olsun nefs için azdır. Kimler kimler gelip geçmiş... Mezarlıklar, ağayım paşayım diyenlerle dolu değil mi? Kimseye kalmıyor da... Değmez meselelere tamah edip yakıp yıkıp geçenler... Usûl erkân tanımazlıkla vahşiliği seçenler... Meğer ne kadar da çoksunuz!

Azınlıkta olmak, azgınlıkta olmaktan çok daha kıymetli epeydir. Neyse... Halil Cibran ile istirahate yollayalım söz katarını: "İki adama ihtiyacı var gerçeğin: biri onu söylemek, diğeri anlamak için."

{ "vars": { "account": "PASTE_ANALYTICS_ACCOUNT_ID" }, "triggers": { "trackPageview": { "on": "visible", "request": "pageview" } } }