Dıhyetü'l-Kelbi kimdir? Dıhyetü'l-Kelbi‘nin hayatı...

Dıhyetü'l-Kelbi kimdir? Dıhyetü'l-Kelbi nerede doğmuştur? Dıhyetü'l-Kelbi ne zaman doğmuştur? Dıhyetü'l-Kelbi nasıl Müslüman olmuştur? Dıhyetü'l-Kelbi hicret etmiştir? Dıhyetü'l-Kelbi nasıl evlenmiştir? Dıhyetü'l-Kelbi’nin cesareti, Dıhyetü'l-Kelbi‘nin hayatı, Dıhyetü'l-Kelbi’nin vefatı…

Dıhyetü'l-Kelbi kimdir? Dıhyetü'l-Kelbi‘nin hayatı...

İşte, “Dıhyetü'l-Kelbi kimdir? Dıhyetü'l-Kelbi nerede doğmuştur Dıhyetü'l-Kelbi ne zaman doğmuştur? Dıhyetü'l-Kelbi nasıl Müslüman olmuştur? Dıhyetü'l-Kelbi hicret etmiştir? Dıhyetü'l-Kelbi nasıl evlenmiştir? Dıhyetü'l-Kelbi’nin cesareti, Dıhyetü'l-Kelbi‘nin hayatı, Dıhyetü'l-Kelbi’nin vefatı…” sorularının cevabı…

Hz. Dıhye, Medineliydi. Asıl ismi Dıhye bin Halife idi. Fakat o Dıhyetü'l-Kelbi ismiyle meşhur olmuştu. Sima olarak Ashabın en güzel olanıydı. Cebrail birkaç defa Peygamberimize onun sûretinde geldi. Sahabeler onu gördükleri zaman Dıhye mi, yoksa Cebrail mi olduğunu ayırt edemezlerdi.

Dıhye ticaretle uğraşırdı. Müslüman olmadan önce de Resulullaha muhabbet duyar, her gelişinde ona bir hediye getirirdi. Fakat Peygamberimiz, "Eğer benim gerçekten memnun olmamı istiyorsan Müslüman ol da, Cehennem ateşinden kurtul" buyurarak onu İslâmiyete davet ederdi.

Bedir Gazasından sonraydı. Cebrail (a.s.) Dıhye'nin Müslüman olacağını müjdeledi. Çok geçmeden Dıhye geldi. Peygamberimiz ona olan iltifatını açıkça göstermek maksadıyla mübârek sırtından hırkasını çıkardı üzerine oturması için uzattı. Dıhye hırkayı aldı, öptü, katladı başının üzerine koydu. Sonra da kelime-i şehadet getirerek Müslüman oldu.

Hz. Dıhye bundan sonra Peygamberimizle birlikte bütün gazalara iştirak etti. Hicretin yedinci yılında ise Bizans İmparatoru Heraklius'a elçi olarak gönderildi. Bu imparatoru İslam’a davet etti. Dıhye'nin elinde Peygamberimizin davet mektubu vardı.

Dıhye (r.a.) daha önce birkaç defa seyahata çıktığı için başka ülkelerde nasıl hareket edileceğini çok iyi biliyordu. Verilen vazifenin ehemmiyetini ve büyük bir dikkat gerektirdiğinin de şuurundaydı. Birçok insanın Müslüman olması veya İslamiyet’i reddetmesi kendisine bağlıydı. Bu sebeple ihtiyatlı hareket etmesi gerekiyordu.

Uzun ve yorucu bir yolculuktan sonra Hz. Dihye Hükümdarın bulunduğu Kudüs'e vardı. Kudüs halkı hükümdarın huzuruna çıkmadan önce kendisine bazı tavsiyelerde bulundular. "Hükümdarın huzuruna çıktığında, kendisini görür görmez hemen yere kapan. İzin vermedikçe de başını yerden kaldır" dediler.

Dıhye (r.a.) Müslüman olduktan sonra sadece Allah'a secde etmişti. Artık ondan başkası kim olursa olsun secde edemezdi. "Ben bunu asla yapamam. Allah'tan başkasına da secde etmem" dedi. Böyle yapmadığı takdirde Hükümdarın mektubunu almayacağını söyledilerse de Kahve buna kesinlikle razı olmadı.

Bunun üzerine başka bir tavsiyede bulundular. "Sen mektubunu Hükümdarın tahtanın üzerine koy. Hükümdar onu alınca mektubun sahibini çağırır" dediler. Hz. Dıhye bunu kabul etti. "İşte bu olur" dedi. Denileni yaptı. Biraz sonra Hükümdar mektubu aldı. Arapça olduğunu görünce tercüman çağırttı ve okuttu. Sonra da o sırada orada bulunan Ebû Süfyan'ı huzuruna çağırttı. Ona Peygamberimiz hakkında birçok sual sordu. Ebû Süfyan o sırada Müslüman olmamıştı.

Fakat Hükümdarın bütün sorularını doğru olarak cevaplandırdı. Kendisi bu hususta şöyle der: "Vallahi onun hakkında bana sorulanlar hususunda söyleyeceğim yalanı arkadaşlarımın orada burada anlatmalarından korkmasaydım, muhakkak yalan söylerdim."

Heraklius, Peygamberimiz hakkındaki suallerine aldığı her cevaptan sonra, "Zaten peygamberler böyledir" diyordu. Mektup gönderen zatin son peygamber olduğuna kesin olarak inanmıştı.

Dıhye (r.a.) Heraklius’un kalbinin İslâmiyet’e iyice ısındığını görünce ümitlendi. Onu İslâmiyeti kabul etmeye davet etti. Tebliğ usulünü iyi biliyordu. Zaten Resulullah da onu bu liyakati için görevlendirmişti. Şöyle dedi: "Beni sana gönderen zat senden hayırlıdır. Sen benim sözlerimi alçak gönüllülükle dinle. Verilen öğüdü kabul et. Bunu yaparsan öğüdü anlarsın. Öğüt kabul etmezsen insaflı olmazsın." Sonra da, "Mesih Isâ namaz kılar mıydı?" diye sordu. Hükümdar, "Evet" dedi. Dıhye (r.a.), "Öyle ise ben seni, Mesih'in Kendisi için namaz kılmış olduğu Allah'a imana davet ediyorum. Ben seni daha Mesih annesinden doğmadan önce gökleri ve yeri yaratıp idare etmekte olan Allah'a davet ediyorum. Ben seni, Musa'nın, ondan sonra da İsâ'nın geleceğini haber verip müjdelediği ümmî Peygambere iman etmeye davet ediyorum. Şayet sen bu hususta bir şey biliyor ve dünya ve Ahiret saadetini elde etmek istiyorsan onları hatırla. Aksi takdirde Ahiret saadetin elinden gider. Dünyada da şirk ve inkâr karanlığı içinde kalırsın. Şunu da iyi bil ki, Rabbin olan Allah, diktatörleri helâk edici ve nimetleri de değiştiricidir."

Heraklius Peygamberimize inanıyordu. Fakat saltanatından korktuğu için imanını açıklayamıyordu. Bunu şu sözleriyle ifade etti: "Allah senin iyiliğini versin. Seni rahmetine erdirsin. Ben iyi biliyorum ki, senin yanından geldiğin kimse Allah tarafından gönderilmiş bir peygamberdir. Zaten biz onun gelmesini bekleyip duruyorduk. Kitaplarımızda onun ismini ve vasıflarını yazılı bulmuştuk. Fakat ben hayatım hakkında Rumlardan korkuyorum. Eğer halkımdan emin olsaydım, her türlü güçlüğe katlanarak ona tâbi olur hizmet ederdim. Sen şimdi Dağatır'a git. O Hıristiyan âlimlerinin büyüklerindendir. Onu da Islâmiyet’e davet et"

Zaten Peygamberimiz Uskuf Dağatır'a da bir mektup yazmıştı. Hz. Dıhye vakit geçirmeden Dağatır'a gitti. Peygamberimizin mektubunu takdim etti. Peygamberimiz mektubunda onu İslamiyet’e davet ediyor ve şöyle diyordu: "İman edenlere selâm olsun. Şüphe yok ki, Meryem oğlu İsâ, Allah'ın Meryem'e ilka eylediği pâk ve temiz kelimesidir. Ben Allah'a, Allah tarafından bize indirilenlere, İbrahim'e, İsmail'e, İshak'a, Yakub'a bunların torunlarına indirilenlere, Musa ve İsa'ya verilenlere ve bütün Peygamberlere Rableri katından verilenlere inanırım. Biz onlardan hiç birini diğerinden ayırt etmeyiz. Hepsinin peygamber olduğuna inanırız. Biz Allah'ın emirlerine boyun eğen Müslümanlarız. Selâm doğru yola tâbi olanlara olsun."

Uskuf Dağatır âlim biriydi ve Bizans'ın başpatriği idi. Kitaplarından son peygamberin çıkacağını öğrenmiş, vasıflarını okumuştu. Mektubu okur okumaz, "Allah'a yemin ederim ki, senin efendin Allah'ın gönderdiği peygamberdir. Biz onun ismini ve vasıflarını biliyorduk" dedi ve tereddüt göstermeden iman etti. Sonra da bir odaya geçti ve üzerindeki siyah elbiseleri çıkardı, beyaz bir elbise giydi. Artık kara elbiselerin, kara düşüncelerin yeri kalmamıştı. Öyle ise beyazlara, aydınlıklara bürünmek gerekiyordu.

Baş Patrik evine kapandı ve hiç dışarı çıkmaz oldu. Dıhye (r.a.) de onu yalnız bırakmıyor, sık sık ziyaretine gidiyordu. Uskuf Dağatır ismindeki Başpatrik, o Pazar, kilisedeki ayine iştirak etmedi. Bu arada halk başpatriklerindeki bu değişiklikten haberdar olmuştu.

Kızgın ve bağnaz Rumlar baş patriğin evinin etrafını çevirdiler, hiddetle ve şiddetle bağırarak patriklerinin kendilerine hitap etmesini istediler. Ama artık Uskuf Dağatır onların baş patriği değil, Ahirzaman Peygamberinin bir ümmeti olmuştu ve onun yakın dostlarından Dıhyetül-Kelbi ile belki de son konuşmalarını ve görüşmelerini yapmaktaydı.

Uskuf, Resul-i Ekreme (a.s.m.) hitaben bir mektup yazmıştı. Dihye'ye (r.a.) Verdi:

"Bu mektubu al, efendimize git ve ona selimimi söyle. Allah'tan başka ilah olmadığına ve Muhammed'in Allah'ın peygamberi olduğuna şehadet ettiğimi kendisine haber ver. Ben ona iman ettim, onu tasdik ettim ve ona tabi oldum. Fakat, gördüğün gibi, bu adamlar bunu inkar ediyorlar. Bu gördüklerini de aynen efendimize anlat."

Dışardaki kızgın kalabalık Dağatır'ın Dihye (r.a.) ile görüştüğünü sezmişlerdi. Şöyle bağırıyorlardı:

"Ya o çıkar, ya da biz içeriye geliriz. Bu Arap geldiğinden beri biz sendeki değişikligi görüyor ve senden hoşlanmıyoruz zaten." Uskuf Dagatır, Dihye'yi gönderdikten sonra, üstünde beyaz elbiseleri ve elinde asâsı ile halkın huzuruna çıktı. En küçük bir pervâsı yoktu. Belki öldürüleceğini, şehit olacağını biliyordu. Ama artık ehemmiyeti yoktu. Çünkü Ahizaman Peygamberine ümmet olmuştu. Halka şöyle hitab etti:

"Ey Rum cemaati! Bize Ahmed Peygamberden bir mektup geldi. Bizi Allah'a imana davet ediyor. Ben şehadet ederim ki Allah'tan başka ilâh yoktur. Ahmed de onun kulu ve Resulüdür" dedi. Halk yaydan fırlayan ok gibi hep birlikte onun üzerine saldırdılar. Ve o mübarek zatı şehit etmeden bırakmadılar. Bundan sonra Hz. Dıhye tekrar Hükümdarın yanına gitti. Durumu haber verdi. Hükümdar, "Ben sana hayatımız hakkında onlardan korkarız dememiş miydim? Yemin ederim ki, Dagatır onların yanında benden daha saygı değer biriydi" dedi.

Sonra da birçok hediye vererek Hz. Dıhye'yi gönderdi. Dıhye (r.a.) Medine'ye dönerken yolda çapulcuların saldırısına uğradı. Yanında bulunan her şeyi aldılar. Dıhye Medine'ye elleri boş girdi. Hemen Resuallah'ın huzuruna çıktı. Olup bitenleri başından sonuna kadar nakletti, Rum Hükümdarının mektubunu verdi. Peygamberimiz mektubu okudu. Sonra da şöyle buyurdu: "O bir müddet daha saltanatta kalacaktır. Mektubum yanlarında bulundukça onların saltanatı devam edecektir." Saltanatının devam etmesinin bu mektuba bağlı olduğunu Hükümdar da anlamış, Resulullahın mektubunu atlas bir ipeğe sarıp altından bir borunun içine koyup saklamıştı. Bu mektubun saklanmasını kendinden sonra gelenlere de vasiyet etmişti. Gerçekten de öyle oldu.

Mektub kaybolduğunda bu hânedân saltanatı kaybetti. Hz. Dıhye, bundan sonra da Resulullahın hizmetinde bulunmaya devam etti. Peygamberimizin vefatından sonra dört halife zamanında Allah ve Resulu uğrunda hizmet etmekten geri durmadı. Hz. Ebû Bekir zamanında Suriye seferine katıldı. Hz. Ömer zamanında Yermük Savaşında bulundu. Çok büyük kahramanlıklar gösterdi. Şam'ın fethinden sonra oraya yerleşti. Hicretin 50. Yılında Hz. Muaviye'nin hilafeti zamanında vefât etti.

İmparator Herakliyus Dihye'den (r.a.) sonra Peygamberimize (a.s.m.) bir mektup yazdı. itimat edilen ve Tenuhî ismiyle tanınan birini Resulullaha (a.s.m.) gönderdi ve ona şu teklifte bulundu:

"Bu mektubu o zâta götür. Sözlerini dikkatle dinle. Sana söyleyeceği üç şey hususundaki sözleri iyice aklında tut, ezberle. Bu üç şey şudur: Bana gönderdiği mektuptan bahsedecek mi? Mektubumu okuyunca geceyi hatırlayacak mı? Sırtında seni şüpheye düşürecek birşey var mı?"

Tenuhî Hükümdarın mektubunu alarak yola koyuldu. Aylar süren yolculuktan sonra Tebük'te Resulullaha ulaştı. Resulullah o sırada Ashabıyla birlikte bir su kenarında sohbet etmekteydi. Önüne kadar gitti. Herakliyus'un mektubunu Resulullaha verip oraya oturdu. Resul-i Ekrem mektubu alıp koynuna koydu. Sonra aralarında şöyle bir konuşma geçti:

"Sen kimsin?"

"Tenuhi'yim."

"Atanız İbrahim'in dini olan Hanif dininden misin?"

"Ben bir kavmin elçisiyim ve henüz o kavmin dinindenim. Elçisi olduğum milletin yanına dönmedikçe dinlerini de terk etmeyeceğim."

"Tenuhî kardeşim! Allah dilediklerini doğru yola ulaştırır. Ben sizin Hükümdarınıza bir mektup yazdım. Ona cevap vermedi."

Tenuhî Resulullahın son sözleriyle Hükümdarın sorduğu üç mesele den birisine cevap verdiğini anlamıştı. Hemen sadağından bir ok çıkararak, kılıcının kını üzerine not etti.

Resul-i Ekrem daha sonra Hükümdardan gelen mektubu koynundan çıkararak, sol tarafında oturan Muaviye'ye verip okumasını istedi. Kral mektubunda şöyle demekteydi: "Müttakiler için hazırlanmış, yeri ve göğü kaplayan büyük bir Cennete beni çağırıyorsun. Peki, Cehennem nerededir?"

Resulullah buna şöyle cevap verdi: "Fesubhanallah! Peki, gündüz olunca gece nerededir?"

Resulullah bu sözüyle Heraklius’un söylemiş olduğu ikinci meseleye de temas etmişti. Tenuhi bunu da hemen kılıcının kını üzerine yazdı. Mektubun okunması bittikten sonra Resulullah Tenuhi’yi kendisini ağırlayacak olan Hz. Osman'a teslim etti. Kalkıp giderlerken Resul-i Ekrem (a.s.m.) elçiye seslendi: "Ey Tenuhi, buraya gel." Resulullah sırtındaki elbisesini çıkararak "İşte sana sorulan buradadır" dedi ve iki kürek kemiği arasındaki nübüvvet mührünü Tenuhi ye gösterdi. Böylelikle Kralın sorduğu üç meseleye de Peygamberimiz (a.s.m.) cevap vermişti. Tenûhi bütün bu olup bitenleri, gidip Hükümdara anlattı.

Bundan büyük bir kuvvet alan Herakliyus Bizans'ın ileri gelenlerini Humus'taki sarayında toplantı. Salonun bütün kapılarını kapatarak şöyle konuştu:

"Rum ülkesinin ileri gelenleri! Kurtuluşa ermek, kemâle ulaşmak ve sâhip olduğunuz yerlerde devamlı kalmak ister misiniz? Öyle ise, gelin, bu peygambere tâbi olalım."

Bu sözleri işiten mutaassip Rumlar âdetâ hayvanlar gibi homurdanmaya ve bağrışıp çağrışmaya başladılar. Ayaklanarak kapılara koşuştular. Herakliyus mahzun, mükedder ve meyus bir şekilde tekrar huzuruna getirilmelerini emretti. Onların nefretini görmüş, artık imân etmelerinden ümidini kesmişti. Saltanatını ve hayatını muhafaza endişesi imanını açıklamasına mâni olmaktaydı. Tekrar toplanan Rum ileri gelenlerine şöyle dedi:

"Biraz önceki sözlerimi, sizin dininize son derece bağlı olduğunuzu anlamak için söyledim. Gördüm ki, dininize gerçekten bağlı ve ondan râzısınız."

Herakliyus bundan sonra bir daha etrafına Peygamberimizden ve İslâmiyetten söz edemedi.'

Güncelleme Tarihi: 30 Aralık 2019, 14:31
YORUM EKLE
SIRADAKİ HABER

banner5