Ebû Akîl kimdir? Ebû Akîl‘in hayatı...

Ebû Akîl kimdir? Ebû Akîl nerede doğmuştur? Ebû Akîl ne zaman doğmuştur? Ebû Akîl nasıl Müslüman olmuştur? Ebû Akîl nasıl hicret etmiştir? Ebû Akîl nasıl evlenmiştir? Ebû Akîl’in cesareti, Ebû Akîl‘in hayatı, Ebû Akîl’in vefatı…

Ebû Akîl kimdir? Ebû Akîl‘in hayatı...

İşte, "Ebû Akîl kimdir? Ebû Akîl nerede doğmuştur? Ebû Akîl ne zaman doğmuştur? Ebû Akîl nasıl Müslüman olmuştur? Ebû Akîl nasıl hicret etmiştir? Ebû Akîl nasıl evlenmiştir? Ebû Akîl’in cesareti, Ebû Akîl‘in hayatı, Ebû Akîl’in vefatı…" sorularının cevapları...

Ebû Akil, Allah Resulünü bağırlarına basan, onun uğruna canlarını, mal ve mülklerini feda eden, onun sevgisi yoluna hayatlarını hiçe sayan, nurlu sohbetinden istifade etmek için can atan, Kur'an'ın methettiği bir fertti. Ensardandı.

Ebû Akîl, Peygamberimizin davetine tereddütsüz icabet edip saadet halkasına giren bahtiyar zâtlardan biriydi. Resul-i Ekrem Efendimiz, dâvâsına gönül veren bu hizmet erlerini hak dinin birer sadik elemanı olarak yetiştirirken, kalb ve kafalarını İslâmın berrak suyuyla temizleyip aydınlatıyor, cahiliyeden kalma dalâlet ve hurâfe izlerini de birer birer siliyordu. Araplar umumiyetle puta tapan bir millet olduklarından çocuklarına, ya bizzat putların isimlerini takıyorlar veya "falan putun kulu" manasında isimler veriyorlardı.

İşte, Peygamberimiz insanın şahsiyetine doğrudan tesir eden isim üzerinde yaptığı bazı değişikliklerle, insan üzerinde küfrün her türlü izini silmeyi hedef alıyordu. Pek çok kadın ve erkek Sahabînin Müslüman olduktan sonra yeni bir isim almalarındaki hikmet hep bu sebebe dayanıyordu. Ebû Akil'in önceki ismi de "Uzza" adındaki meşhur putun kulu manasında "Abdüluzza" idi.  

İman nuru, Hz. Ebû Akil'de o kadar parlamıştı ki, daha önce uğrunda kurban olacak kadar bağlı bulunduğu putlara, Allah'tan başka mabud olarak tanınan zavallı şeylere o derece düşmanlık besliyordu ki onun bu hissiyatını anlayan Sevgili Peygamberimiz, "Abdüluzza’yı "Abdurrahman" olarak değiştirdi ve lakap olarak  da "putların düşmanı" manasında "Aduvvu-Evsân" ünvanını verdi.

İsim ve lakabının tam adamı olan Hz. Ebû Akil, Resul-i Ekrem ile birlikte müşriklere karşı yapılan bütün savaşlara katıldı. Bedir'de, Uhud'da, Hendek'te ve bütün gazalarda putperest güruhun karşısında yılmaz bir mücahit kesildi.

Ebû Akil, fedakâr ve gözü pek bir insandı. İzzet-i nefis sahibi, tok gönüllü ve kanaatkâr bir zattı. İslam’ın yayılması, yücelmesi ve muhtaç gönüllere ulaştırılması için canıyla ve nefsiyle gayret ettiği gibi, imkânı nisbetinde malıyla da katılmaya çalışırdı. Ebû Akil maddi cihetten fakirdi; ama öyle bir niyet taşıyordu ki, elinde olsa bütün varını harcayabilirdi. Bu hâlis niyetinin mükâfatını da zaman zaman görüyordu.

Peygamber Efendimiz (a.s.m.) bir konuşmasında Sahabîlerini Allah için sadaka vermeye teşvik etti. Böyle bir davet vaki olduğu zaman Sahabeler, İslâm için mühim ve büyük bir hizmetin yapılacağını bildiklerinden, herkes elinden gelen yardımı yapmaya çalışırdı. Bu sefer de Sahabilerin zenginlerinden Abdurrahman bin Avf başta olmak üzere, bütün Ashab, teker teker, sahip oldukları varlıklarından bir miktar getirmeye başladılar.

Hz. Abdurrahman bin Avf bütün sermayesi ve serveti olan sekiz bin dirhemi yarıya böldü; dört binini evine bıraktı, dört bin dirhemini de alarak Resulullahın huzuruna getirdi ve teslim etti. Peygamberimiz ona şu duâda bulundu:

"Allah sadaka olarak verdiğini de, kendin için bıraktığını da sana mübarek kılsın." Bu dua bereketiyle Hz. Abdurrahman'ın serveti o kadar çoğaldı ki, vefat ettiğinde hanımlarından birisine düşen sekizde bir miras, yüz altmış bin dirhemdi.

Onun peşinden Asım bin Adiyy de yüz vesak (yaklaşık 20 ton) hurma getirip Allah Resulüne teslim etti. Peygamberimiz ona da duada bulundu. Bu kadar büyük bir sadaka karşısında şaşkına dönen münafıklar bu güzel davranışa kendilerine göre bir kulp taktılar, "Bunların yaptığı gösterişten başka bir şey değildir" diye laf attılar.

Ebû Akil oradaydı. Eve gitti, bir miktar hurma ile döndü. "Yâ Resulallah" diye söze başladı. "Önceki akşam ücret karşılığında bir hurma bahçesini suladım. İki sa' (ölçek) hurma kazandım. Birisini aileme bıraktım, bir ölçeğini de Allah yolunda harcamanız için size getirdim" dedi ve Resulullaha (a.s.m.) uzattı. Peygamberimiz de yığının üzerine dökmesini söyledi. Ebû Akil, kazancının ve elinde olanının yarısını vermişti. Ancak bu kadar yapabilmişti. Bununla imkânı nisbetinde en büyük yardımı yapmış oluyordu. Bu sebeple, kalbi müsterihti, elinde harmanlar dolusu hurma da olsa, yarısını vermeye hazırdı. Ebû Akil'in bu mütevazi hareketini geriden gözetleyen münafıklar yine rahat durmadılar. Gülmeye başladılar. Alaylı bir tavırla, "Ebû Akil diğer zenginlerle birlikte anılmak için bir sa' hurma getirdi. Allah, Ebû Akil'in getirdiği bu hurmaya muhtaç mıdır ki?" diye söylenmeye başladılar.

Ebû Akil münafıkların bu sataşmaları üzerine üzüldü, fakat cevap da veremedi. Bu üzüntü içinde bulunuyorken Hz. Cebrail şu meâldeki âyet-i kerimeyi vahyetti:

"İçlerinden gelerek sadaka veren mü'minleri ve güçlerinin yettiğinden fazla veremeyenleri ayıplayanlar ve onlarla alay edenleri Allah maskaraya çevirir. Onlar için can yakıcı bir azap vardır."

Cenab-ı Hak, Ebû Akil'i ve diğer Sahabîleri müdafaa ederken, münâfikları mahcup ve perişan ediyordu.

Peygamberimizin irtihalinden sonra yalancı peygamber olarak boy gösterenler arasında Müseylime başı çekiyordu. Hz. Ebû Bekir hiç vakit geçirmeden bu kendini bilmez cür'etkârlara haddini bildirmek istedi. Büyük bir kuvveti Müseylime'nin üzerine gönderdi. Müseylime, Arabistan'ın doğu kısmında bulunan Yemame'de yaşıyordu. Yemame Savaşına katılan pek çok Sahabi vardı. Ebû Akil de bu mücahit ordunun içinde yer alıyordu.

Ebû Akil, Allah düşmanı bu gözü dönmüşlerin hesabını görmek için sabırsızlanıyordu. Gayet atik ve cesur bir bünyeye sahip olan Hz. Ebû Akil, ne yazık ki, hücum esnasında ilk yaralanan mücahit oldu. Bir düşman oku fırlayıp gelerek omuzu arasına saplandı. Ok, iç organlarına temas etmediği için ölümüne sebep olmadı. Sadece sol tarafı felç oldu. Arkadaşları oku çıkardılar, kendisini de çadıra çektiler. Vakit öğleden önceydi. Bu arada savaş iyice kızışmıştı. Bir ara düşman kuvvetleri baskın gelerek İslam askerini dağıtmaya çalışıyorlardı. O sırada Ebû Akil yerinden kımıldayamayacak kadar ağır yaralıydı. Yerinden kalkamıyordu. Müslümanlar kaçışıp çadırların arasından geçiyorlardı. Bu duruma tahammül edemeyen Ma'n bin Adiy (r.a.), Ensar'a şöyle bağırıyordu:

"Allah'tan korkun! Allah'tan korkun! Siperinizi terk etmeyin, düşmanın üzerine dönün!" Hz. Ma'n, düşmana tekrar hücum etmek için acele ediyor, "Bu tarafa gelin, bu tarafa gelin" diye sesleniyordu. Sonunda Ensar teker teker ayrılıp bir araya toplandılar.

Hz. Ma’n'ın sesini duyan Ebû Akil, onlara katılmak için ayağa kalkmak istedi. Fakat ayakta duracak halde olmadığı iyice belliydi.

"Ey Ebû Akil, ne yapıyorsun, sen savaşamazsın." Ebû Akil, "Görmüyor musunuz, beni çağırıyorlar" dedi. "O, Ensarı çağırıyor, yaralıları değil" demeleri üzerine, Ebû Akil, "Ben de Ensardanım, sürünerek de olsa dâvete icabet edeceğim ve peşlerinden gideceğim" dedi, kendini topladı, belini bağlayarak ayağa kalktı. Kılıcını da sağ eline aldı, arkadaşlarının arasına gitti. Kendisini sapa sağlam hissediyordu. Yarasını unutmuştu. İslam ordusunun mağlup olmasını tahayyül edemiyordu.

Arkadaşlarına şöyle sevk veriyordu:

"Ey Ensar, Huneyn günü düşmanın üzerine tekrar dönüp zaferi kazandığınız gibi tekrar dön, onlara göz açtırmayın!"

Bunun üzerine Ensarın hepsi toplanıp İslam ordusunun önünde yer aldılar. Büyük bir şecaatle düşmana hücuma geçtiler, onları kendi bahçelerinin duvarına kadar sürüp sıkıştırdılar. Orada iki ordu birbirine girdi, sadece kılıçlar inip kalkıyordu.

Ebu Akil'in bundan sonraki durumunu Abdullah bin Ömer şöyle anlatıyor:

"Bir ara gözüm Ebû Akille ilişti. Yaralı olan kolu omuzundan ayrılmış yere düşmüştü. Bundan başka hepsi de öldürücü olan on dört yara daha almıştı. Sonunda Allah düşmanı Müseylime de vuruldu.

"Savaştan sonra Ebû Akil'in yanına vardım, son nefesini veriyordu, 'Ey Ebû Akil' dedim. "Peltek bir dille, 'Buyur!' diye cevap verdi ve hemen savaşı kimin kazandığını sordu.

"Müjde sana' dedim, sesimi yükselterek, 'Allah düşmanı gebertildi.' "Bu müjde üzerine parmağını yukarı kaldırdı "Elhamdülillah' diyebildi ve ruhunu teslim etti.

Medine'ye döndüğümüzde olanları babama anlattım. Babam, 'Allah rahmet etsin. O hep şehitlik isteyip duruyordu. Ve ben onu tanıyalı beri o, Peygamber Ashabının en seçkinlerinden ve İslam’a ilk girenlerdendi' dedi."

Allah onlardan razı olsun.

Güncelleme Tarihi: 31 Aralık 2019, 16:16
YORUM EKLE
SIRADAKİ HABER

banner5