Ebû Hüreyre kimdir? Ebû Hüreyre‘nin hayatı...

Ebû Hüreyre kimdir? Ebû Hüreyre nerede doğmuştur? Ebû Hüreyre ne zaman doğmuştur? Ebû Hüreyre nasıl Müslüman olmuştur? Ebû Hüreyre nasıl hicret etmiştir? Ebû Hüreyre nasıl evlenmiştir? Ebû Hüreyre’nin cesareti, Ebû Hüreyre‘nin hayatı, Ebû Hüreyre’nin vefatı…

Ebû Hüreyre kimdir? Ebû Hüreyre‘nin hayatı...

İşte, "Ebû Hüreyre kimdir? Ebû Hüreyre nerede doğmuştur? Ebû Hüreyre ne zaman doğmuştur? Ebû Hüreyre nasıl Müslüman olmuştur? Ebû Hüreyre nasıl hicret etmiştir? Ebû Hüreyre nasıl evlenmiştir? Ebû Hüreyre’nin cesareti, Ebû Hüreyre‘nin hayatı, Ebû Hüreyre’nin vefatı…" sorularının cevapları.

Mümtaz Sahabiler arasında birisi vardı ki, gayret, dikkat ve azimde diğerlerinden üstün olduğu, hayatının şahitliğiyle açıktı. Resulullah bir gölge gibi takip ediyor, bütün hareket ve sözlerini tespit etme gayretiyle yanıyordu. Açlığa, susuzluğa, işkence ve ıstıraba, imanın kalbine ve hakikatin aklına verdiği ışıltıyla hep sevap, hep güzel nazarıyla bakıyordu.

Hz. Peygamberin duasına mazhar olan bu eşsiz, fedakâr insan, bütün Sahabilerin kendisine derin bir sevgi duydukları nur yüzlü, yumuşak huylu Sahabî, Ebû Hüreyre ismiyle anılan Abdurrahman’dı (r.a.).

Kıyâmete kadar hükmü sürecek olan "hablü'l-metin'e ait dinî hükümlerin yarına yakınını tesbit edip, nakletmek şerefi, Ebû Hüreyre Hazretlerine nasip olacaktı.

Kedileri şefkatle sevdiğinden "kedicik babası" mânâsına gelen Ebu Hüreyre lakabını bizzat Resulullahtan alan bu yüksek Sahabî, Devs Kabilesinin bir ferdi ve hatta imandan nasibi olmayan biriyken bile, güzel hasletler taşıyordu. Şefkatli ve merhametli, iyimser ve iyiliksever, insanların yardımına koşan, sevilen bir insandı.

Bu vasıfları, ona, İslâmiyet güneşinin tebliğcisi Hz. Peygamberi tanıma ve onun neşrettiği hakikatlerin pervanesi olma ateşini vermişti. İçinde kabaran sevgi dalgaları, onu Hz. Peygamberin doğduğu denizin sâhiline sürükleyecekti. Fakat, Ebû Hüreyre fakir, yetim ve kimsesizdi. Kalkıp Medine'ye gitmek bir hayli zordu. Ebû Hüreyre, hep o günü bekledi. O kudsi ve mümtaz günü. Nihâyet o gün geldi. Kabilenin reisi Müslüman olmuştu. Tufeyl bin Amr'ın Müslüman olduğunu duyunca, Ebû Hüreyre sevinç çığlıkları atıyordu. Resulullahla görüşüp, biat etmek için sabırsızlanıyordu. Zamanın aydınlık olduğunu, onu tanıdıktan sonra anlayacaktı.

Tufeyl bir gün, kavminden Müslüman olanları topladı, Medine'ye doğru yola çıktılar. Yetmiş-seksen kişiydi bu mesut topluluk. Ebû Hüreyre Medine'ye yaklaştıkça, artan bir heyecan hâlesiyle kuşatılmış ulvî heyecan ve ürpertiler yaşıyordu. Nihâyet Medine'ye vardılar. Oysa Hz. Peygamber Medine'nin kuzeyindeki Şam ticaret yolu üzerinde bulunan ve Yahudilerin elinde olan Hayber'i fethe çıkmıştı. Hayber, Medine'ye sekiz gün uzaklıktaydı. Tufeyl bin Amr, yanındakilerle birlikte Hayber'e yöneldi.

Ebû Hüreyre, bir daha dönmeyeceği inkâr beldesi olan yurdundan ayrılması ve hakikat güneşine yaklaşmasıyla, imanın gerçek saadet ve huzurunu yaşamaya başlıyor gibiydi. Nur iklimine yaklaşmanın heyecanını, Arap şiirinin kuvvetli sesiyle belâgatlaştırıyor ve okuyordu.

Kavim Hayber'e vardığında savaş bitmiş, Hayber teslim alınmış, sıra ganimetlerin taksimine gelmişti. Şehadet getirerek Resulullaha bîat eden Devslilerin gelişi, Hayber mücâhitlerinde bayramı ikileştirdi. Resulullah, gazilerin muvafakatını alarak, savaşa katılmadıkları halde Devslilere de ganimet dağıttı.

Ebû Hüreyre, işte bu mesut ve kudsi günden sonra, Resulullahın çevresinde bir pervane, bir gölge gibi hep dolaştı ve hep dinledi. Hz. Peygamber neredeyse, Hz. Ebû Hüreyre, mutlaka orada olmayı dilerdi.

Hz. Ebû Hüreyre'nin, bir türlü İslâmiyete girmeyen bir annesi vardı. Bütün derdi buydu. zaman zaman onu ziyarete gidiyor, tebliğ vazifesini yerine getiriyordu, fakat annesi Müslüman olmuyordu. Bir gün annesine gitmişti yine. Biricik yakını olan annesinin zulmetler içinde kalması onu çok üzüyordu. Bu endişe ve üzüntüyle yanına vardığında, ondan yine üzüntü ve kederini şiddetlendiren sözler işitti. Kendisini dünyaya getiren ve şefkat bağıyla bağlı olan annesi, Hz. Peygamberimiz hakkında uygun olmayan sözler, hakaretler sarf etti. Ebû Hüreyre'nin karşısında, bir yanda bağlandığı, mecnûnu olduğu hakikat güneşi, diğer yanda kendisini dünyaya getirip zahmetlerle büyüten annesi vardı. Üzüntüsü sonsuzdu. Yanından ayrılırken, Hz. Peygamberi seçmiş olmanın sevinci ve annesinden ayrılığın hüznüyle doluydu.

Sanki herşey hüznüne iştirak ediyormuş gibi mahzun ve ağlamaklıydı. Gözleri yaşla dolu olarak Resulullahın huzuruna geldi:

"Ya Resulallah, annemi İslama davet ediyorum, ama bir türlü yanaşmıyor. Üstelik size karşı ağıza alınmayacak sözler sarf ediyor. Artık dayanamıyorum, ne olur, annemin hidayete gelmesi için dua et."

Resulullah dua buyurdular. Üzerine kederin yığıldığı Ebû Hüreyre, ubûdiyetin sırrı olan duâyla hafifliyordu. Eve tekrar gittiğinde kapıyı açık buldu. İçerden su şakırtıları geliyordu. Annesinden başka kimse yoktu. Resulullahın duâsı kabul olmuş, annesi küfür ve zulmetin kirlerini silkeleme, iman nuruyla pırıl pırıl, berrak ve ter temiz olmuş, şehadet getiriyordu: "Eshedü en la ilahe illallah ve eshedü enne Muhammede'r-Resulullah" Ebu Hüreyre, orada fazla duramadı, koşa koşa Resulullaha geldi, sevinç içerisinde şöyle dedi:

"Müjdeler olsun, ya Resulallah! Cenab-ı Hak, duanı kabul buyurdu." Ebû Hüreyre, gözleri sevinç yaşlarıyla dop doluydu. Bu sürür ve memnunlukla Resulullahtan tekrar duâ etmesini istedi:

"Ya Resulallah, yine duâ buyur da, Allah beni ve annemi bütün kadın ve erkek mü'minlere sevdirsin"

Resulullah, bu hakikat aşığı mübârek insanın isteğini kabul etti ve ellerini kaldırdı:

"Allah'ım! Şu kulcağızını ve annesini, kadın erkek bütün mü'minlere sevdir."

Ebû Hüreyre, "Bundan sonra artık beni sevmeyen kimse olmadi" diyor.

Ebû Hüreyre (r.a.) hadis öğrenme hususunda çok arzuluydu. Hiçbir Sahabi bu hususta ona yetişemezdi. Onun bu arzusunu zaman zaman Peygamberimiz takdir ederdi. Bir defasında Resulullaha (a.s.m.) "Kıyâmet Gününde sizin şefaatinizden en çok nasibi olan kimdir?" diye sordu. Peygamberimiz tebessüm etti ve şöyle buyurdu:

"Ey Ebû Hüreyre! Senin hadis husundaki aşırı merakını bildiğim için bir başkasının bunu senden önce soramayacağını gerçekten tahmin etmiştim. Kıyâmet Günü şefaatimden en çok nasibi olan, kalbinden lâilâhe illallah diyen kimsedir."

İşte bu arzu sebebiyledir ki, Ebû Hüreyre (r.a.) 5374 hadis rivayet ederek "En çok hadis rivayet eden Sahabi" ünvanını kazandı. Bu kadar çok hadis rivayet etmesinin sebep ve hikmetini kendisi şöyle anlatır:

"İnsanlar, 'Hadislerin çoğunu Ebu Hüreyre rivayet ediyor' diyorlar. Allah'a yemin ederim ki, Kur'an'da şu iki âyet olmasaydı, hiçbir hadis nakletmezdim:

"Biz kitapta insanlara iyice açıkladıktan sonra, indirmiş olduğumuz açık delilleri ve doğru yolu gizleyenlere gelince: Onlar, Allah'ın rahmetinden uzaklaştırdığı kimselerdir; lanet edebileceklerin hepsi onlara lanet eder. Ancak tevbe ederek kendisini ıslah eden ve gizlediği hakikati açıklayanlar başkadır. Ben onların tevbesini kabul ederim. Çünkü Ben tevbeleri çok kabul edici ve çok merhamet ediciyim."

Ebû Hüreyre, daha sonra sözlerine devamla şöyle dedi:

"Muhacir kardeşlerimiz alış verişle, Ensar kardeşlerimiz de mallarıyla meşgulken, şu Ebu Hüreyre karın tokluğuna Resulullaha bağlanmış ve onların işitmediğini işitip, duymadıklarını hıfz etmiştir."

Ebû Hüreyre Hazretleri, bu mukaddes vazifeden dolayı asla iftihar duymayıp, bu hususta Allah tarafından istihdam edildiğine inanıyordu. Nitekim, önceleri ezberleme kabiliyeti kuvvetli değilken, Resulullahla beraber olduktan sonra, onun duası hürmetine, duyduğunu kolayca ezberine alıyor ve unutmuyordu. Bir gün en büyük derdi olan unutkanlığını Resulullaha şöyle arz ettiğini anlatır:

"Ya Resulallah, senden çok hadis istiyorum, fakat hâfızamda fazla tutmadan çabuk unutuyorum, dedim. Bunun üzerine bana, 'Hırkanı yay' diye emretti. Ben de yere serdim. Eliyle bir şey avuçlayıp içine koydu. Sonra, Topla onu' dedi. Bu hâdiseden sonra Resululahtan duyduğum hiçbir şeyi unutmadım."

Ebû Hüreyre (r.a.), aslında naklettiklerinin dışında Peygamberimizden daha birçok hadis ezberlemişti. Fakat Resulullahtan duyduğu her şeyi herkese nakletmiyordu. Bunun sebebini kendisi şöyle anlatır:

"Allah'a yemin ederim ki, Resulullahtan her işittiğimi size nakletseydim, 'Ebû Hüreyre mecnun oldu' diye beni taşa tutardınız."

Hz. Ebû Hüreyre'nin üç dört sene gibi kısa bir zamanda bu kadar çok hadis rivayet etmesinin sebebi, bütün hayatını Resulullaha vakfetmesiydi. Günlerce aç kaldığı, sıkıntı ve meşakkat içinde yaşadığı halde, Resulullahtan bir an bile ayrılmadı. Ondan İslâm’ın yeni bir hükmünü, yeni bir emrini, yeni bir hakikatini duyabilmenin cehd ve heyecanı içinde yaşadı. O, dini öğrenmek uğruna çektiği açlık çilesini şöyle anlatır:

"Mescid-i Nebevîye gitmeyi düşünüyordum. Günlerce bir şey yememiştim. Mescidin kapısına vardığımda bir de ne göreyim, bir grup Sahabe benden önce oraya gelmişler. Bana, 'Ey Ebû Hüreyre, hayrola, niçin geldin buraya?' diye sordular. Ben de geliş sebebimin açlık olduğunu söyledim. Meğer onlar da aynı sebepten oraya gelmişler. Hep beraber Resulullahın huzuruna gittik. Resulullah, 'Hayır ola? Bu saatte gelişinizin sebebi nedir?' buyurdu. 'Biz buraya açlığımızdan geldik, ya Resulallah' dedik.

"Resulullah, hemen bir tabak hurma getirdi. Her birimize ikişer tane vererek, 'Şu iki hurmayı yiyin, üzerine de biraz su içiverin, sizi bugün idare eder' buyurdu.

"Herkes, verilen iki hurmayı yiyip, üzerine bir miktar su içti. Ben hurmanın birini yiyip, diğerini sakladım. Durumu fark eden Resulullah, 'Neden hurmanın birini yemeyip bıraktım?' dedi. 'Onu annem için ayırdım' dedim. Bunun üzerine Resulullah, 'Onu da ye, sana iki hurma daha vereceğim buyurdu"

Ebû Hüreyre (r.a.), bununla ilgili başka bir hâtırasını da şöyle anlatır:

Kendisinden başka hiçbir ilâh olmayan Allah'a yemin ediyorum; öyle zamanlar olurdu ki, açlığın şiddetinden karnımı yere yapıştırırdım. Bazan da açlıktan karnıma taş bağlardım.

Yine böyle bir gün, Sahabîlerin geçtikleri yol üzerinde oturmuştum. Ebû Bekir (r.a.) uğradı. Ona, Allah'ın kitabından bir âyet sordum. Beni alıp evine götürür ve karnımı doyurur diye bekledim. Götürmedi. Sonra Ömer (r.a.) geçti. Ona da bir âyet hakkında fikrini sordum. Maksadım, karnımı doyurmasıydı. O da benim açlığımın farkına varamayıp geçip gitti. Daha sonra Ebu'l Kasım (a.s.m.) geldi. Beni görünce gülümsedi ve yüzümden durumumu anladı. "Ey Ebû Hüreyre!" dedi. "Buyur, yâ Resulallah!" dedim. "Peşimden gel," buyurdu. Ben de kendisini takip ettim. Resulullah (a.s.m.) evine girdi. Ben de içeri girmek için müsaade istedim. Müsaade verdi, içeriye girdim. Resulullah (a.s.m.) bir bardak süt buldu. Ailesine, "Bu süt nereden geldi?" diye sordu. "Filân kimse hediye getirdi" dediler. Daha sonra, "Ey Ebû Hüreyre!" dedi. "Buyur, ya Resulallah!" dedim. "Suffe ashâbına git ve onları dâvet et. Onlar Müslümanların misafirleri dirler. Onların ne mal mülkleri, ne de âileleri vardır" buyurdu.

Peygamberimize (a.s.m.) bir sadaka geldiği zaman onlara gönderir, kendisine bırakmazdı. Hediye geldiği zaman da onlara haber gönderir, kendisi de bir miktar alır, gerisini onlara verirdi. Ehl-i Suffeyi davet etmesi hoşuma gitmedi.

"Bu süt, Suffe ehline çok az gelir. Halbuki ben buna daha çok muhtacım. Biraz içip derman bulsaydım. Şimdi onlar gelecek. Resulullah bana emredecek; ben de bu sütü onlara ikram edeceğim. Neticede bana ya kalacak, ya kalmayacak" diye düşünüyordum. Ancak Allah ve Resulüne itaatsizlik edemezdim. Gidip onları davet ettim. Geldiler. İçeri girmek için izin istediler. Resulullah da (a.s.m.) onları içeri buyur etti. Eve girip yerlerini aldılar. Peygamberimiz (a.s.m.), "Ey Ebû Hüreyre!" dedi. "Emret, yâ Resulallah!" dedim. "Sütü al, onlara ikram et!" dedi.

Bardağı aldım ve sıra ile dağıtmaya başladım. Birine verince, kana kana içiyor, sonra bardağı bana veriyordu. Bu şekilde Peygamberimize (a.s.m.) kadar geldim. Orada bulunanların hepsi kana kana içmişti. Peygamberimiz (a.s.m.) bardağı aldı ve elinde tutarak bana baktı. Gülümseyerek, "Ey Ebû Hüreyre!" dedi. "Emret, yâ Resulallah!” dedim. "Sen ve ben kaldık" dedi. "Doğru, yâ Resulallah!" dedim. "Otur ve iç" diye emretti. Oturup içtim. "Yine iç" diye emretti. Oturup içtim. "Yine iç" dedi. Tâ, "Hayır, seni hak ile gönderen Zâta yemin ederim ki, artık içecek halim kalmadı" deyinceye kadar "iç, iç" demeye devam etti. En sonunda, "Bana ver" dedi. Bardağı kendisine verdim. Allah'a hamd edip, besmele çekti ve kalan sütü de kendisi içti.

Ebû Hüreyre (r.a.) Resulullahın vefâtından sonra da hadisle meşgul olmaya devam etti. İnsanlara İslâmiyeti öğretmekten ve onları ilme teşvik etmekten bir an bile geri durmadı. Bir defasında Medine çarşısının ortasında durmuş, yana yakıla bağırıyordu:

"Ey çarşıdakiler! Sizi şuraya gitmekten alıkoyan nedir?" "Nereye, ey Ebû Hureyre?" dediler. Hz. Ebû Hüreyre,

"Şurada Resulullahın mirası paylaşılıyor, siz ise hâlâ burada duruyorsunuz. Gidip payınıza düşeni almayacak mısınız?" diye cevap verdi. Sahabiler büsbütün merak içinde kalmışlardı.

"Resulullahın mirası nerede paylaşılıyor? Söyleyecek misin, ya Ebâ Hüreyre?" diye sordular. Hz. Ebû Hüreyre "Mescidde!" diye cevap verdi.

Bunun üzerine, çarşıdan kalabalık bir topluluk mescide doğru koşarak gittiler. İçeri girip baktılar. Bir mirasın paylaşıldığını gösteren bir işâret göremediler. Hz. Ebû Hüreyre ise onların dönüp geleceğini bildiğinden, çarşıda bekliyordu. Nitekim biraz daha kızgın vaziyette dönüp geldiler. Hz. Ebû Hüreyre, "Ne oldu? Göremediniz mi?" diye sordu. Gelenler, "Ey Ebû Hüreyre! Mescide gittik, içeri girdik. Fakat paylaşılan bir şey göremedik."

Hz. Ebû Hüreyre, "Mescidde hiç kimse görmediniz mi?" diye sordu. "Evet, gördük. Bir kısmı namaz kılıyor, bir kısmı Kur'ân okuyor, bir kısmı da helâl ve haramdan bahsediyordu" diye cevap verdiler.

Hz. Ebû Hüreyre nihâyet sözünü bağladı:

"Yazıklar olsun size! Işte Resulullahın mirası budur!"

Ebû Hüreyre (r.a.) vefât hastalığına yakalandığında birçokları bu büyük Sahabînin ziyaretine gelmişlerdi. Ebû Hüreyre'nin (r.a.) ağladığını görünce, niçin ağladığını sordular. Şöyle cevap verdi: "Dünyadan ayrıldığım için ağlamıyorum. Çıkacağım yolculuğun uzunluğuna, buna rağmen azığımın azlığına ağlıyorum. Bu yolculuk neticesinde Cennete mi gideceğim, yoksa Cehenneme mi? Bunu da bilmiyorum. Ona ağlıyorum."

Bu bahtiyar Sahabi Hicretin 58. yılında 78 yaşında iken vefât etti. Onun vefâtı bütün Müslümanları derinden üzdü.

Son olarak Ebû Hüreyre'nin (r.a.) rivayet ettiği hadislerden bazılarını nakledelim:

"Olgun mü'min ahlâkı en güzel olandır. Ahlâk bakımından en iyi olanınız da âile fertlerine iyi davrananınızdır."

"İnsanların en kötüsü şunlara bir yüzle, bunlara da başka bir yüzle davranan iki yüzlü kimsedir."

"Hasetten, kıskançlıktan sakının. Çünkü, ateşin odunu yakıp bitirdiği gibi, haset de iyilikleri yok eder."

"Merhamet duygusu ancak vicdansız ve zâlim kimselerin kalbinden çıkanlmıştır."

"Başkalarına su-i zan etmekten sakınınız. Çünkü sû-i zan yalan sözdür. Birbirinizin eksikliğini görmeye ve işitmeye çalışmayınız. Birbirinizin hususi ve mahrem hayatını da araştırmayınız. Dünya menfaati için hırs gösterip yarışmayın. Birbirinizden nefret etmeyin. Birbirinize sırt çevirmeyin. Ey Allah'ın kulları kardeş olunuz."

"Kuvvetli kimse güreşte başkalarını yenen değil, öfke hâlinde nefsine hâkim olandır."

YORUM EKLE
SIRADAKİ HABER

banner5