İslamofobi silahı ters tepiyor!

Martin Lings ve René Guénon gibi Batı’da yetişmiş ama Müslüman olmuş, Batılıların dilinden İslam’ı insanlara sade bir şekilde ulaştırabilen isimler İslamofobi’yi tersine çeviriyor.

İslamofobi silahı ters tepiyor!

Bu hafta bir tevafuk ile önce Nepalli bir Hindu iken Müslüman olmayı seçen Mohammed Yasin’in hikâyesi ile karşılaştım. İnsanları sırat-ı müstakime çağırmak için bisikletle dünyayı geziyordu. Sonra USMED Başkanı Said Ercan twitter hesabından Macaristan Muhalefet Partisi lideri Gabor Vona’nın başdanışmanı Dr. Baranyi Tibor İmre’nin İstanbul’a gelip İslam’ı seçtiğini yazdı. İmre, ilk kez çocukken İstanbul’da duymuştu ezan sesini ve yıllar sonra yine o sesin kalbini titrettiği yerde Müslüman oldu. Tıpkı Mohammed Yasin gibi Tibor İmre de yıllarca kadim gelenek ve kültürle ilgili araştırmalar yapmasına rağmen Batı medyasının oluşturduğu yanlış algı sebebiyle İslam ve Müslümanlar hakkında önyargılara sahipti. Birebir Müslümanlarla temas ettikten sonra hakikatle karşılaşan Tibor İmre, İslam ve Müslümanlar hakkında Avrupa’daki bu çok yaygın manipülatif bilgilerin değişmeyi, önyargıların kırılması için Batılılara onların anlayacağı sade bir dille İslam’ın anlatılması ve Müslümanlarla temasın artması gerektiğini söylüyor. Dr. Baranyi Tibor İmre’yle Macaristan’da geleneğe dair yaptıkları çalışmaları, İslamofobi’yi ve Müslüman oluş hikâyesini konuştuk. 

Sizi tanıyabilir miyiz?  

İlk okuduğum üniversite ülkemde tarım mühendisliği diye geçiyor. Daha sonra Teoloji Üniversitesi’ni bitirdim Macaristan’da Teoloji dediğimiz bölüm aynı zamanda Karşılaştırmalı Teoloji olarak geçiyor. Bu arada bir kaç tane kitap yazdım. Birçok kitabı Macarca’ya tercüme ettim. René Guénon’un kitabını çevirdim. 1996 yılında Macaristan’da bir yayınevi kurduk ekibimizle beraber. Macaristan’da Turancı bir parti var; Jobbik Partisi. Macarların Türklerle akraba bir topluluk olduğunu iddia eden, Atilla’nın torunları olduğunu düşünen bir parti. 2011 yılında partinin genel başkanı Gabor Vona beni arayarak baş danışmanlık görevini teklif etti. Ben de kabul ettim. Bu ilk görevden hemen sonra Gabor Bey’le bir akademi oluşturmaya karar verdik. Macaristan’da Kral Atilla Akademisi’ni meydana getirdik. Akademi’nin asıl hedefi kadim kültürler ile modern kültürleri karşılaştırmak, devlete hizmet edecek kalifiye gençler yetiştirmek, Parlamento’da söz sahibi olacak elemanlar yetiştirmekti. Bu akademiyi oluşturduğumuzda Macaristan’da onlarca profesör buraya rağbet gösterdi, akademide görev almak istediklerini söylediler. Türkiye’den de kadim gelenekle, tasavvufla ilgilenen bazı profesörleri davet ettik. Prof. Musa Taşdelen, Süleyman Derin gibi isimler konferanslar verdiler. 

 İslam’la ilk temasınız nasıl oldu? 

1979 yılında 12 yaşımdayken ailemle İstanbul’a geldim. İlk defa ezanı o gelişimde duydum. İstanbul’da müezzinin mucizevi bir şekilde çok güzel bir sesle ezan okuduğunu daha dünmüş gibi hatırlıyorum. Çocuk olduğum halde o ezandan çok etkilenmiştim. Namaz bittikten sonra bizi camiye aldılar. Ülkemizde kiliseye gittiğin zaman çok ciddi bir yer olduğu ve katı kurallar konulduğu için kendimizi evde hissedemiyorduk. Biraz da korkardık işin doğrusu. Oysa ben camide kendimi güvende ve evimde hissetmiştim. Çok etkilenmiştim o andan. Daha sonra 2013 yılında parti başkanımız sayın Gabor Bey’le beraber başdanışman olarak Türkiye’ye ziyarette bulundum. Bu büyük bir hadiseydi benim için. Çünkü Batı medyasında yıllarca İslam aleyhine duyduğum propagandaların tam tersini gördüm. Bire bir insanlarla iletişim kurma imkânım oldu. Bir anda ne kadar büyük bir yalan olduğunu gördüm o propagandaların. Geldiğim andan itibaren otelde, küçük bir bakkalda, sokakta temas kurabildiğim bütün insanlar çok cana yakınlardı. Onlar kendi dilleriyle İslam’ı anlatmasalar bile davranışları, cana yakınlıklarıyla bende sempati oluşturdular. Otelde eşyalarımı odama bıraktım ve çocukluğumu hatırladım. O camiyi, müezzini hatırladım. Çocukluğumdaki duyguları, o huzuru yeniden yaşamak istedim. Resepsiyona gittim, bir beyefendi bir şeyler yazmakla meşguldü. Bir şey sormak istedim ama bir türlü anlaşamadık. Ellerimle namaz işareti yaptım. Yazdığı şeyleri hemen bir kenara itti, beni takip et diye işaret etti. Camiye kadar götürdü beni. Çocukluğumda yaşadığım duygular aynıyla tekrarlandı. Aynı huzuru, evde olma hissiyatını yaşadım. İstanbul’da tasavvuf konusunda önemli isimlerden Hüdayi Vakfı’nın hocası Osman Nuri Topbaş ile ve kitaplarıyla da o zaman tanışma fırsatı buldum. Her şey kendi doğal seyrinde ilerledi. Müslümanlara bakışım değişmeye başladı? 

Nasıl oldu bu? 

Batı’da dindar insanlar hakkında şöyle bir fotoğraf oluşturuldu. Kimler dindar olur? Genelde kendi ayağı üzerinde duramayan, psikolojik sıkıntılar yaşayan, özgüveni olmayan insanlar dindardır. Onların buna ihtiyacı vardır, bırakın dindar kalsınlar bakışı vardır. Buraya geldiğim zaman tam tersini gördüm. Dindar insanlar güçlüdür, önünü gören, kendi ayakları üzerinde durabilen iyi insanlardır. Birinci sınıf insanlardır. 

İlahiyat okuduğunuz dönemde akademik anlamda size öğretilen İslam nasıl bir dindi?  

Macaristan’da resmi olarak İslam’la ilgili öğretilen iki şey vardır. Birincisi insan eliyle ortaya konulmuş bir din olduğu söylenir. Bu daha iyi olan versiyonu. Öbür resmi kanal ise Deccani yani ‘şeytanın dinidir’ der. Öyle öğretilir. Ben resmi olan teolojiyi öğrenmedim. Ben bu bahsettiğim kadim, geleneksel teoloji bakışından öğrendim. Orada ise İslam’ın son mesaj olduğu, Hz. Muhammed’in son peygamber olduğu öğretilir. 

Batı’da Avrupa’da İslam aleyhine çok acımasız bir propaganda var. Medyayı az çok bilen, insaf sahibi insanlar bu acımasız propagandanın hemen akabinde İslam’ı merak etmeye başlıyor. Bu kadar eleştirilen, insafsızca saldırılara maruz kalan İslam nedir acaba diye ellerine bir şey alıp okumaya, araştırmaya başlıyorlar. Batı’da İslam aleyhine yapılan bütün propagandalara karşılık elimizde tarafsız ve yerli kaynaklar olarak kabul ettiğimiz Martin Lings gibi Batı’da yetişmiş ama sonradan İslam’ı kabul edip Müslüman olmuş batılıların dilinden İslam’ı insanlara sade bir şekilde ulaştırabilen çalışmalar vardı. Batı Avrupa’da geleneksel akımı takip eden, kadim kültürleri temsil eden Fransız yazar René Guénon Mısır’da İslam’ı seçip Müslüman olmuştu. Avrupa’da çok etkili bir insandır. Biz de şu an bu geleneğin Macaristan temsilcileriyiz. Biz de ilk etapta bunlar üzerinden İslam’la temas kurma imkânı bulduk. 

"Avrupa’daki insanlar Müslüman ülkelere gitmeli ve Müslümanlarla temas halinde olmalıdır."

Çok uzağında değilmişsiniz. Müslüman olmaya nasıl karar verdiniz?  

Her şeyden önce ben her zaman derinden Allah’a inanan bir kuldum. Ailem de dindar Hıristiyanlardandı. Hıristiyan iken de Allah’a çok derinden bağlıydım. Ve hiçbir zaman teslise inanmadım. Allah’ın bir olduğunu düşündüm. İslam’ı tam manasıyla okuyarak öğrendiğimde şunu farkettim ben zaten Müslümanmışım. Ve İslam’ın bize şunu öğrettiğini gördüm; Allah’a yaklaşmak için en iyi ibadet, amel şekli İslam’da mevcuttur. İslâmı Hıristiyanlıkla karşılaştırdığım zaman maalesef Batı’da Hıristiyanlığın ölü bir din olduğunu farkettim. 

Macaristan’da Türkiye’deki Hüdayi Vakfı’yla irtibatlı bir ekip var. Bunlar Kur’an-ı Kerim’i Macarca’ya tercüme ettiler. Dile hâkim olduğum için bu tercümeyi bana getirip ‘Cümleleri daha iyi kurabilir miyiz’ diye bana bir teklifte bulundular. Son dört-beş aydır bu işe yoğunlaştım. İnsanın bir şeyi en iyi okuma ve anlamasının yolu o işi tercüme etmesinden geçiyor. Bazen doğru ifadeyi bulmak için bir ayet üzerinde bir saat düşünmek zorunda kalıyorum. Son beş aydır yoğunlukla üzerinde çalışıyorum. Bu benim İslam’la olan bağımın daha güçlenmesini sağladı. Basit bir örnek vereyim. Batı’da Müslümanların Hz. Meryem ve Hz. İsa için ne düşündüklerini, Kur’an’ın ne dediğini kimse bilmez. Ben Kur’an onlar hakkında ne diyor bizzat okuyarak, derin bir şekilde bunun üzerinde düşünerek öğrenmiş oldum. Mesela Kur’an’da bir bölüm var. “Kitap ehillerinden öyleleri vardır ki onlara hakikat söylendiği zaman gözleri dolar ve ağlamaya başlarlar. Onlar Allah’a karşı gerçekten derinden saygı duyarlar” diye bir ayet var. O beni çok etkilemişti. Çünkü  resmen ayet bizden bahsediyordu. Bundan ötürü bu kitabın yeni bir din olmadığını, bir önceki dini tasdik etmek ve tamamlamak üzere geldiğini gördüm. Hıristiyanlığın tahrif edilmiş bir din olduğunu anladım İslam’ı tanıyınca. Dindar bir Hıristiyan için Hz. İsa’nın ismi, varlığı, öğretisi çok önemlidir. Kur’an’ı okuduğun zaman şunu tecrübe ediyorsun. Allahü Teala Kur’an’ı Kerim’de Hz. İsa’yı Peygamberi olarak belirtiyor, Hz. Meryem’i temiz bir kadın olarak anlatıyor. Hıristiyanların inandığı şeyleri söylüyor. Sadece İncil’e eklemeler yapılmıştır. Kur’an, gerçek İncil’de varolan bilgilerden bahsediyor. Biraz daha geriye gidip Tevrat’a bakarsak orada anlatılan kavimler, peygamberler hakkında da Kur’an’ı Kerim’i okumaya başladığınızda aynı hikayeleri, aynı hadiseleri bozulmamış haliyle karşınızda buluyorsunuz. Bu da çok etkileyici bence. Eski nüshalar Tevrat, İncil bunların hepsini Kur’an kabul ediyor sadece tahrif edilmiş oldukları için Allahü Teala son mesajını bize Kur’an’da veriyor. 

Maalesef Batılı insanlar Allah denildiği zaman sadece bir Arap kabilesinin ilahı olarak algılar, öyle kabul eder. Oysa Kur’an’ı okuduğunuz zaman Tevrat’ta İncil’de bahsedilen Tanrı’dan, herkesin herşeyin Rabbı olan Allah’tan bahsedildiğini en açık haliyle görebiliyorsunuz. 

Batı’da İslamofobi büyük ölçüde siyaset eliyle de besleniyor. Bu ırkçılığın ve İslamofobinin panzehiri nedir? 

Avrupalıların anlayacağı bir dille onlara hitap etmek gerekiyor. Geleneksel akımı başlatan René Guénon (Şeyh Abdülvahit Yahya) gibi isimlerin mesajlarını Avrupalılara ulaştırmak lâzım. İkinci bir yöntem; bu biraz daha kişisel çabalar sonucu olabilir. Avrupa’daki insanlar Müslüman ülkelere gitmeli ve Müslümanlarla temas halinde olmalıdır. Buraya geldiklerinde sadece alışveriş ve tatil yapmak yerine bizzat Müslümanlarla tanışmaları ezberlerini bozmaya yeter. Bu biraz daha zor ama en etkileyici yol da bu. Birebir tanıklıklar, tanışıklıklar önyargıları daha kolay ortadan kaldırabiliyor.   

Herkesin bu şekilde tecrübe etmesi mümkün değil elbette. Bu yüzden akademide bizim hedefimiz buydu. Türkiye’ye gitmiş, bunları görmüş ve kendinden emin olan insanların Avrupa’daki insanlara mesajı ulaştırması. Çözüm budur. 

İyi Müslümanlarla tanışmak, olumlu örnekliklerle İslâm’ı anlatmak diyoruz ama Müslümanlar da modern hayatla birlikte dejenere olmaya ve sekülerleşmeye başladı. Artık ikili bir hayatımız var. Hem Müslümanız diyoruz hem Müslümanca bir hayattan uzağız.  

Bu seküler hayatın şöyle bir tehlikesi vardır. Dindar insanlara doğrudan Allah yoktur demiyor. İnsanların önce gözünü çıkarırlar sonra etrafta ne kadar güzel renkler olduğunu söylerler. Bu büyük bir tehlikedir ve insanlar bunun farkında olmadan yavaş yavaş dejenere oluyorlar. Batı’dan gelen bu akım Müslümanlar için kesinlikle büyük bir tehlikedir.

Nasıl direneceğiz bu tehlikeye?  

Dünya yukarı bir noktadan aşağıya doğru yuvarlanıyor. Bu bir realitedir maalesef. Buna gözümüzü kapatamayız. Hz. İsa’dan bir örnek vermek istiyorum. Hz. İsa der ki “Dünyada kötü şeylerin olması kaçınılmazdır. Düşüşler kaçınılmazdır ama bunda payı olanlar, dalgaya kapılıp gidenlere eyvahlar olsun”. Bizim kesinlikle geleneğe geri dönmemiz lâzım. Bizi sürüklemeye çalışan dalgaya kapılmamamız gerekiyor. Çünkü kapıldığın takdirde bir daha oradan çıkış yoktur. Bence bu hızlı hayatta önümüze konulan bütün araç ve gereçler, hizmetimize sunulan şeyler realiteyi görmemizi engellemek içindir. Nedir gerçek? Hayatta tek bir gerçek vardır. O da ölümdür. İnsanlar ölümü hatırlamalıdır ve bu hayatın geçici olduğunu bilmelidir. Ölüme hazırlık yapmalıdır. 

Gelenek dediğiniz bir anlamda tasavvuf sanırım… 

Benim için bir mucizedir tasavvuf. Türkler bunun çok farkında değil ama tasavvuf beni çok etkiliyor. Daha önceki senelerde de her geldiğimde mutlaka Cerrahi dergahına gider bir zikir dinleyip ruhumu temizlerdim. Bunu tavsiye ediyorum gençlere. Bundan utanmasınlar, gocunmasınlar, çekinmesinler. Gidip arada bir ruhlarını temizlesinler. 

PROPAGANDALAR İSLAM’A MERAKI ARTIRIYOR

Nepal’de yaşayan Hindu Khaga Bahadur Khatri 15 yıl önce bir terör olayıyla ülkesinde Müslümanlardan çokça söz edilmeye başlanılınca merak edip İslâm’ı araştırmaya başladı. Ve bir şer hayra dönüştü. O şimdi Mohammed Yasin adıyla bir Müslüman olarak dünyayı sıratı müstakime çağırmak için bisikletle dünyayı dolaşıyor.  

Khaga Bahadur Khatri Nepalli bir Müslüman. İslam’la şereflendikten sonra adını Mohammed Yaseen olarak değiştirmiş. Arkadaşları Mohammed Yasin dayı diyorlar ona. İstanbul’a Bâb-ı Âlem Uluslararası Öğrenci Derneği’nin misafiri olarak gelmiş birkaç günlüğüne. On dört yıldır Dünyaya Barış ve Kardeşlik mesajı vermek için bisikletle geziyor. Söylediğine göre dünyayı bisikletle gezen ilk Müslüman seyyah. Katar’da iş makinaları operatörü olarak çalışan Mohammed Yasin, periyodik olarak bisiklet turuna da devam ediyor. Şu ana kadar 17-18 ülke gezdiğini anlatıyor. Şimdiye dek Asya kıtasında yolculuklar yapan Yasin, Batı’daki ilk durağının İstanbul olduğunu söylüyor. İstanbul ve burada karşılaştığı Müslümanlar çok etkilemiş onu. En çok dikkatini çeken ve onu mutlu eden ise herkesin çok yardımsever oluşu. 

Yola çıkış hikâyesi Müslümanlığı kabul edişiyle başlamış Mohammed Yasin’in. Yüzde 80’i Budist sadece yüzde 5’i Müslüman olan bir ülkede böyle bir karar almak son derece riskli olsa da tercihini inandığı doğrulardan yana kullanmış. Hindu olan eşi ve aile fertleri hiç hoşlanmamış İslam’ı seçmesinden. Hatta eşi boşanmak bile istemiş Mohammed Yasin’den. Neyse ki uzlaşmaya varılmış. Herkes istediği dine inanıyor ve üç çocuklarıyla hayata devam ediyorlar.  

“Nepal’in kral ailesine yakınlığım vardı, sevilir sayılırdım. İsteseydim onlarla olan birlikteliğime devam ederdim. Korksaydım Müslüman olmazdım” diyor o yılları anlatırken. Bu kararını anlamlandıramayıp “Müslüman olmak için ne kadar para aldın, sana ne faydası var” diye soranlar da olmuş memleketinde. Ama hiç oralı olmamış. Neden ve nasıl Müslüman olduğuna gelince işte asıl hikâye orası. Özellikle Batı’da yükselen ırkçılık ve İslamofobi çok canımızı sıksa da bir yanıyla da hayra vesile oluyor Mohammed Yasin örneğindeki gibi. 

Önyargılar merak uyandırdı 

“15 sene olmuştur. Irak’ta bir saldırıda Nepallileri öldürüp videolarını internetten paylaşmışlardı. O günlerde Nepal’de her gazetede, her yerde Müslümanlar hakkında yazılar çıkmaya başlayınca neymiş bu Müslümanlar, nasıl bir dinmiş bu İslam diye araştırmaya başladım” diye anlatıyor o günleri. Bangladeş, Malezya ve Endonezya’yı gezerken Müslümanlarla tanışmış ilkin. Ondan sonra iş için Katar’a gittiğine Müslümanlar ve İslam hakkında farklı tecrübeler ediniyor. Tanıştığı Müslümanların anlattıkları, Allah’ın varlığına dair sundukları deliller kafasında pek çok şeyin netleşmesini sağlamış.   

En büyük şaşkınlığı İslam’daki ibadetleri öğrendiğinde yaşamış Mohammed Yasin. 

“Hinduların inandığı 330 milyon tanrı var. Tapınaklara gidilir ve putlara ibadet edilir. Camiye gittiğimde de buna benzer bir şey göreceğimi düşünmüştüm. Epey de önyargılıydım. İçeriye girdim hiç bir şey yok, çok sade. Bizim tapınağa girerken sıra beklersin, adak yapmak için bir sürü hediyeler götürmen gerekir. Onların kime, nereye gittiğini de bilmeyiz. Hindularda ibadet yapabilmek için üst seviyedeki brahmaların çağrılması gerekir. Kast sistemi içerisinde en üst seviyedeki ruhban olmadan ibadet yapılamaz. Brahma da bu hizmeti karşılığında bir sürü şey ister yani ibadet karşılığında ücret ödemeniz gerekir. Oysa camiye girerken sıra yok, herkes rahatça, serbest bir şekilde gelip ibadetini yapıyor. Herkes kendi halinde namaz kılıyor. Eğer istersem ve biliyorsam tek başıma yüzlerce kişiye namaz kıldırabilirim. Namaz kılarken herkes duaları okuyor bu da beni çok etkiledi.” şeklinde konuşuyor. Daha önce hiç bilmediği haram ile helal, kirli ve temiz farkı da onda hayranlık uyandırmış. Abdest almanın bile başlı başına değer taşıması da şaşkınlığını artıran şeylerden. 

Bu dünyada üç tür inanç olduğunu hatırlatan Mohammed Yasin, “Tek tanrıya inanan kişiler arasında hak söyleyenler sadece Müslümanlar. Hakkı söylediği için biri o Müslümanları öldürebilir. Nasıl olsa bir gün öleceğim. Bu yüzden ölüm korkusuyla hak söylemekten vazgeçemem. Herkes sıratı müstakime, doğru yola gelsin diye çaba gösteriyorum” diyerek hakkı söylemek, dünya barışı ve kardeşlik için bisikletle dünyayı dolaştığını söylüyor. İstanbul’dan sonra rotasını Afrika’ya çevirecek olan Muhammed Yasin’in güzergâhında Nijerya, Gana, Uganda, Etiyopya var. Afrika deyince dünyadaki gelir dengesizliğine getiriyor sözü; “Dünyanın bütün maddi zenginliği 50-60 kişinin elinde. İslam’da zekat var ve fakirlere nasıl yardım edilmesi gerektiği ile ilgili bir bilgiyi ben başka bir dinde, kültürde bulamadım.” İslâm’la tanışmasına vesile olan ‘islam ve terör’ algısı ile ilgili olarak da şunları söylüyor: “Ben sonradan Müslüman oldum. Ama İslam’da böyle bir fanatizm yok. Ben bunu öğrendim, hissettim. Ama radikallerden dolayı hepimizi terörist diye etiketliyorlar. Halbuki İslam’da Allah yarattığından dolayı herkese eşit bakmak emrediliyor.” 

Star

Güncelleme Tarihi: 14 Nisan 2019, 12:03
YORUM EKLE
SIRADAKİ HABER

banner5