Karakuşî’nin adaleti

Abone Ol

Geçenlerde “Avukatın el kitabı”, ardından da Amerikalı hâkim Caprio üzerine iki ayrı yazı kaleme almıştım. Bari adalet ve hüküm üzerine de bir yazı yazayım da aynı konu çerçevesinde bir üçleme yapmış olayım istedim.

Adalet veya hüküm deyince, kültür ve medeniyet tarihimize az çok âşinâ olduğu bir kavram vardır: Karakuş. Küçük, ibret verici, komik ve bir o kadar da hayret verici hikâyecikleri anlatılan Karakuşî için “Hükm-i Karakuşî”, “Karakuşî Kadı” ve “Karakuş adaleti” gibi kavramlar da kullanılır.

Kendi adıma söyleyebilirim ki bu kavramı ilk defa Süleyman Demirel’den duymuştum. Demirel o sıralar muhalefetteydi. Gazetecilerin, “Ülkemizde adalet ne durumda?” şeklindeki bir sorusu üzerine Demirel, “Şimdi size bir Karakuş fıkrası anlatacağım.” diyerek vermek istediği mesajı bunun üzerinden vermiş ve böylece Karakuş, o sıralar epeyce gündem olmuştu.

Kim bu Karakuşî?

Gerçekte yaşamış bir kişilik olduğu kabul edilen Karakuş, bazı kaynaklarda Selçuklular döneminde yaşamış hikmet sahibi bir kadı figürü olarak karşımıza çıkar. Kimilerine göre de Osmanlı döneminde yolsuzluklarıyla tanınmış bir kadıdır. Benzer pek çok rivayet arasında en çok dayanak bulan görüş ise Selahaddin Eyyûbi’ye izafe edilen görüştür. Bu hususta Necdet Rüştü Efe’nin “Türk Nüktecileri” adlı eserinde verdiği bilgiler tatmin edicidir:

Ölüm tarihi 1200 olan ve asıl adı Ebu Said Bahaüddin bin Abdullah Esedî olan Kadı Karakuşî, Selahaddin Eyyûbî’nin veya onun kardeşi Şirkûh’un kölesi iken, her ne meziyeti var ise, önemli mevkilere getirilmiştir. Selahaddin Eyyûbi kendisinin yokluğunda Kadı Karakuşî’yi Kahire’ye vekili olarak atamış. Akka’daki valiliği sırasında Haçlılara esir düşünce Selahaddin Eyyûbi onu, 10 bin altın fidye ödeyerek kurtarmış. İyi bir eğitimi olmadığı, devlet yönetiminde tecrübesiz ve garip bir yaratılışa sahip olduğu için zaman zaman keyfî, sert, tuhaf ve yanlış hükümler verirmiş.

Necdet Rüştü Efe, Karakuş’un hükümlerini ve adalet anlayışını ise şu şekilde anlatır:

Karakuş’un verdiği hükümler kanun, örf gelenek ve hatta tabiat dışında karar altına alınmaya çalışılmış öyle hükümlerdir ki; bu mantıksızlık karşısında, mahkûmun müdafaa cehdini (gayretini, çabasını) daima hayrete çevirmiştir. Yüzyıllar boyunca, bazı keyfi manasızlıklara nazire olarak gösterilen bu tuhaf hükümler; Anadolu’da doğup, yaşlılığında Mısır’da Selahaddin Eyyubi maiyetinde emirlik ve kadılık yapmış olan Karakuşî’ye aittir. …

Ahmaklığın somutlaşmış timsali olarak karşımıza çıkan Kadı Karakuşî’nin şöhreti, verdiği hükümlerdedir. Buradaki önemli nokta Karakuşî'nin Nasrettin Hoca’dan apayrı bir kişilikte ve kimi zaman “Temel” tiplemesine de yakın bir tarzda, halkın ironi zekâsının temsilcisi olarak karşımıza çıkmasıdır.

En olmayacak zamanlarda en olmayacak kararları vererek içinde bulunulan durumdan daha beter hâlleri göz önüne getirmesini sağlayarak, insanların hâllerine şükretmelerini sağlayan Karakuş, güngörmüş edâsıyla, biraz meczûb ve yarı kaçık kişiliğiyle; kanun ve kâideye, akıl ve hikmete uygun olmayan zalimâne ve bir o kadar da komik kararlarıyla toplum arasında her devirde var olan adaletsiz uygulamaların temsilciliğini yapar.

İşin aslına bakılacak olursa Hükm-i Karakuşî denilen hükümler, aslında Selahaddin Eyyûbi’nin veziri Bahaüddin Karakuşî’yi yıpratmak için rakibi Esad bin Memmati tarafından uydurulmuş hikâyelerdir. Memmati, başkalarına kaleme aldırdığı “Kitab el-Faşuş fi Ahkami Karakuş” isimli kitaba uydurma hikâyeler koydurarak rakibinin itibarını yok etmeye çalışmıştır. Kitaptaki hikâyelerin gerçekle bir ilgisi bulunmasa da abuk subuk ve safça durumları ifâde etmek için bu meseller, yüzyıllardır halkın dilinde dolaşmaktadır. Adı geçen eserden birkaç örnek paylaşayım:

Hırsızın cezası

Hırsızın biri bir evi gözüne kestirmiş, gece bastırınca bahçeye dalmış ve balkona tırmanmaya başlamış. Tam o sırada balkonun korkuluğu kırılıp kopmuş ve hırsız düşüp ayağını kırmış. Sabah olunca, doğruca meşhur Karakuşî Kadı’ya gitmiş:

“Kadı efendi, hırsızlık için eve girecektim, fakat balkon korkuluğu çürük çıkınca düşüp ayağımı kırdım! Ev sahibinden davacıyım, eğer balkonun korkuluğunu sağlam yaptırsaydı, ben de düşüp ayağımı kırmazdım. Tamam, hırsızlık suç ama cezası balkondan düşüp ayak kırmak değil!”

Karakuşî Kadı keyiflenmiş; tam ona göre bir dava. Ev sahibini çağırarak, “Be adam, niçin evinin balkonunu sağlam yaptırmıyorsun? Korkuluk sağlam olsaydı bu adam düşüp ayağını kırmazdı!” demiş.

Ev sahibi şaşırarak, “Aman kadı efendi! Balkonun korkuluğunu marangoz yaptı. Çürük yaptıysa benim günahım ne?” diye cevap vermiş.

Kadı Karakuşî, derhal marangozu çağırtmış. Marangoz gelmiş, sorguya çekilmiş ve başlamış anlatmaya:

“Efendim, ben balkonun korkuluğunu yaparken yoldan yeşil başörtülü bir hanım geçiyordu. Başörtüsü o kadar güzel yeşile boyanmıştı ki, herhâlde gözüm ona kaymış, bu yüzden çiviyi boşa çakmış olacağım.”

Karakuşî emirler savurarak, “Hemen o yeşil başörtülü kadını bulup getirin!” demiş. Kadıncağız gelmiş, tir tir titriyor:

“Kadı efendi, benim günahım ne? Ben başörtüsünü, boyasın diye boyacıya verdim, o boyadı!”

Sıra boyacıya gelmiş; Karakuşî onu da sorguya çekmiş:

“Be adam! Başörtülerini böyle göz alıcı renge boyuyorsun, marangozun gözü başörtüsüne takılıyor, çiviyi boşa çakıyor. Balkona tırmanmaya çalışan hırsız düşüp ayağını kırıyor. Bu ne iştir!"

Boyacı verecek cevap bulamayınca, Karakuşî hükmünü vermiş:

“Götürün bu herifi asın!”

Boyacıyı asmaya giden cellat biraz sonra çıkıp gelmiş ve “Kadı efendi, bu boyacıyı boyu sehpaya uzun geldiği için asamıyorum!” demiş. Kadı Karakuşî bunun da çözümünü anında bulmuş:

“Git, kısa boylu bir boyacı bul, onu as!”

{ "vars": { "account": "PASTE_ANALYTICS_ACCOUNT_ID" }, "triggers": { "trackPageview": { "on": "visible", "request": "pageview" } } }