İkindi vakti cem eden bulutlar, güneşin hükmü geçmez olurken usul usul sıvıştılar. Masmavi gökyüzünü, hunharca esir alışlarındaki beyazla siyah karışımı vahşeti görüp de ürkmemek mümkün değildi. Ürktüm! Yalan yok... Vahşetin pamuksu kandırıcılığı, ürkmeye mani değil... Hem kanar hem ürkermiş insanoğlu... Meğer vahşet, içimizdeki ehlileştirilmiş vahşi yanımızı ürküntü kemendiyle kıskıvrak yakalarmış...
Yakalanmış, mefkuresiz ve donuk bakışlarımla güneşi uğurlarken; gecenin yağız süvarisi karanlık, katrandan hallice bir yılışıklıkla ufku tutuvermişti. Tutuşan ufkun kızıllığı, saman alevi nasıl geçip giderse öylece geçti. Kelamım kifayet etseydi anlatmak kabildi evet... Âh o ân içimden neler neler geçti!
Akşamın geceye devrildiği saatlerde, siyahı bile örtecek karanlık bir tül gibi titreyen semaya çakılı bakışlarımdaki hevessizlik, ürkmüşlüğün eseri olsa gerek... Efkârı efkâra sürükleyen bir ışık hüzmesiyle yırtıldı dalıp gittiğim siyah girdap... Hilâlin yalnız ve mağrur arz-ı endam edişini, ihtiramla uzağından geçen bulutların sinsiliği eşliğinde idrak eyledim. Hilâl, nazdan ziyade dargın bir parıldayışla hâle hâle, hıçkıran bir çocuk gibi mahzundu. Yıldızların esamesinin okunmadığı bu siyah tuvalde, birbaşınalığın telafisiz şarkısı çınlıyordu. Şarkın doğum sancısı ritminde terennüm eden bu şarkı, ne kadar müşfik bir inilti saklıyorsa; garbın batıcı ve kıvrandırıcı şarkısı o kadar merhametsizdi. Merhamet, dünyanın kalan ömründe sessiz sedasız sahneden inen bir hanende kesin! Ne mızrabın hükmü kalmış ne de kadife sesin...
Hilâl... Boynu bükük salındı salındı. Nihayet gitti. Sırtını yasladığı yörünge çöktüm'ola? Çırpınarak gelen Tarık'a hürmetinden mi? Yok... Yok! Hilâl küstü zahir... Seheri karşılamadan bu apansız gidiş neyin alâmeti aceb? Alâmet-i fârikası olduklarının izzetsizliğine bir meydan okuma mı bu gidiş? Lâl olurken nice kadim lugatin ezbercisi dudaklar... Söze söz ekler durur yidiş...
Hilâl... Eşikten aştı. Kırk dağı dolaştı. Vardı menziline ulaştı. Sükut acı meyve... Damağım kamaştı. Karanlık, pıhtı misali... Kara kalem al niye yazar diye sual eyledim. Sualim geldi ayağıma dolaştı. Cevap diye çağlayan idrak nehri dayanamadı taştı. Al kalemi al eline âh eyle al yaz... Beyhude hilâl değmiş kalemin feryadı... Gayrı bütün kalemlerin mürekkebine kan bulaştı. Bu saatten sonra ne yazarsan yaz! Varsın olsun sayfalar beyaz! Zaten beyaz sayfaların eliyle geceleri zapt etti albastı! Hilâl... Çıkardı gümüş cepkenini... Bir yalnız ardıcın kurumuş dalına astı. Meğer kıvrım kıvrım gerçeklere, aşk ile bir hakikat tokadıymış kastı... Hilâl bu... Mevzuu... Kehkeşana hastı.