Macron yıllar sonra 'Ruanda Soykırımı'nı kabul etti!

Fransa Cumhurbaşkanı Macron, ülkesinin 1994'te işlenen Ruanda Soykırımı'ndaki rolüne ilişkin sorumluluğunu kabul ettiklerini ancak suç ortağı olmadıklarını söyledi.

Dünya 27.05.2021 - 21:29 27.05.2021 - 21:29 Bülent Deniz

Fransa Cumhurbaşkanı Macron, ülkesinin 1994'te işlenen Ruanda Soykırımı'ndaki rolüne ilişkin sorumluluğunu kabul ettiklerini ancak suç ortağı olmadıklarını söyledi.

Ayrıntılar geliyor...

1994 soykırımı ve küresel sessizlik

6 Nisan 1994’te Ruanda Devlet Başkanı Habyarimana’yı taşıyan uçağın düşürülmesi, trajik olayların başlangıcı kabul edilir. Bu hadiseden sadece 15 dakika sonra Tutsilere yönelik sistematik katliamlar başlamış ve ülke üç, dört ay boyunca kaotik bir ortama hapsolmuştu. Aşırılıkçı Hutu çeteleri organize olarak gördükleri her yerde Tutsileri katletmeye başlamışlardı. Birleşmiş Milletler Barış Gücü içinde görev yapan 10 kadar Belçika askerinin de saldırganlarca öldürülmesi, oldukça olumsuz bir atmosfer doğurmuştu. Bütün yabancı misyonların hızla Ruanda’yı terk etmesi, soykırımı gerçekleştiren çeteler için daha rahat bir ortam oluşturmuştu.

Ülkede çok kanlı olaylar yaşanırken, küresel aktörlerin tutumu ise şaşırtıcı boyuta varan bir sessizlik oldu. Ruanda’da stratejik çıkarları bulunmayan ABD’nin yaşanan katliamı durdurmak adına hiçbir adım atmaması kendi kamuoyunda bile tepkilere yol açarken, Clinton yönetimi yaşanan hadiseyi ‘soykırım’ olarak değerlendirmekten kaçınmıştı. Beyaz Saray’ın basın toplantılarında ‘soykırım’ ifadesini kullanmama ısrarı, Ruanda’ya yönelik herhangi bir sorumluluğun altına girmemek için bilinçli bir tercihken, bu sendromun oluşmasında, kısa süre önce Somali’de yaşanan başarısızlığın etkileri vardı.

Ekim 1993’de Somali’de iki Black Hawk tipi helikopterin düşürülmesi ve Amerikan ordusunun verdiği askeri kayıplar ABD’ye tam anlamıyla şok yaşatırken, Afrika’da daha temkinli hareket etmesini öğretmişti. Bu korku Ruanda’da nüksederken, ülkede yaşanan olaylara karşı ABD sessiz kalmayı tercih etmişti. ABD’nin körlüğü o dereceye varmıştır ki katliamın yaşandığı günlerde Ruanda’da halkı kışkırtan radyo yayınlarını, ifade özgürlüğüne müdahale olur diyerek kesmeyi bile reddedebilmişti.

Aynı pasif tutum Birlemiş Milletler tarafından da sergilenirken, Batılı devletler Ruanda halkının ölümüne göz yummuştu. Taraflar arasında 'nötr kalmak' gibi ilkesel bir prensibe saplanan BM, bu tarz olayları önleyecek mekanizmalardan yoksun olduğunu ispatladı. Petrol, doğalgaz, altın ve elmas gibi madenlerin olmaması, stratejik konumdan mahrum bu küçük Afrika ülkesini çaresizliğe ve kendi kaderine terk etti. Olaylar başlamadan önce, aşırılıkçı çetelerin soykırıma hazırlandığı yönündeki istihbaratlar bile dikkate alınmadı ve sonuçta bu ağır trajediyi sadece izlenmekle yetinildi. Soykırım günlerinde ABD ve Avrupalı devletler kendi vatandaşlarını tahliye etmek için her türlü imkanı seferber ederken, Ruanda’daki soykırımın durması için hiçbir çaba içine girmedi.

1994 olaylarının paralelinde, sınır bölgelerinden Ruanda’ya giriş yapan RPF milisleri adım adım ilerleyerek başkent Kigali’yi kuşatma altına aldılar. Bu adım bütün Tutsilerin yok edilmesinin önüne geçerken Paul Kagame’nin Ruanda siyaset sahnesine devlet başkanı olarak çıkışının da önünü açtı. 1994’ün Temmuz ayında olaylar sona ererken sokakları, kiliseleri ve okulları cesetlerle dolu bir Ruanda ortaya çıktı.

İş işten geçtikten sonra medya önünde dökülen timsah gözyaşları eşliğinde gelen pişmanlık dolu sözler ve kuru temenniler bu insanlık ayıbını kapatmak için yetersiz kalırken, geriye sadece bir avuç gönüllünün kişisel kahramanlık hikayeleri kaldı. Kendi çabaları ile Tutsileri yetimhanelerde, evlerinde, kilise ve camilerde saklayarak katledilmekten kurtaran bir avuç değerli insanın hikayesi, zor şartlar altında bile insanlık adına bir şeyler yapılabileceğini gösterdi.

Ruanda 20. yüzyılın önemli derslerinden biridir. Ayrımcılığın ve etnik kodlarla siyaset yapımının ne tür kanlı olaylara yol açabileceğinin en açık göstergesidir. Sömürgeciliğin dizayn ettiği kanlı etnik siyaset küçük bir Afrika ülkesini kaosa sürüklerken, küresel aktörlerin çıkar gözetmedikleri yerlerde insan hakları ihlallerine sessiz kaldıklarını da bize gösterdi.

Yorumlar

Gelişmelerden Haberdar Olun

@