Mâlâyâniyat

Abone Ol

Mâlâyâni, Kubbealtı lugatinde bildirildiğine göre; isim olarak kullanıldığında mânâsız, faydasız söz veya iş manasına gelirken, sıfat olarak kullanıldığı vakit boş, saçma ve abes nitelemesinde bulunmaya yarayan bir kelime... Yani mâlâyâni kelimesi katiyetle mâlâyâni değil! Kelime katliamından ağır yaralı kurtulsa da belli bir süre sonra bir köşecikte ruhunu teslim eden yüzlerce hazineden biri mâlâyâni terimi...

Günümüzde kahir ekseriyetin kullandığı Türkçe'de(?) mâlâyâni kelimesinin maalesef yeri yok! Fakat hangi taşı kaldırsak altından sökün eden sayısız mâlâyâniyat mevcut... Boş, saçma ve abes üçlüsünün ortada sıçan oynattığı bir kalabalığız ne yazık ki!

Cahillikten mi? Öyle olsa idi cahilliğimiz elinden cehalet ağlar, figân eder miydi? Yozlaşmaktan mı? Yozluğun en kesif olduğu hallerde bile boş, saçma ve abes bu kadar meydan bulamazdı. İronik olacak belki... Yozluğun dahi bir ahlakından(?) bahsetmek mümkün olabilirdi. Mâlâyânileşmeye giden yolun taşlarını yozlaşma döşese de yolun sonu bedbahtlık nitelemesine pabucu ters giydirir kuşkusuz...

Mâlâyâni ile her hücresi zapt edilmiş bir cemiyet narkozsuz ameliyat edilebilir de gıkı çıkmaz. His, duyuş, algı, farkındalık, şuur ve bu türden akla ne gelirse hepsi kısa devre yapmış, bütün sigortaları attırmıştır. Kuralsızlığın kurallaştığı bir iklimde münafık çehreler bütün manzarayı çevreler. Abesle iştigal müessesesi idrak ağacını hunharca budar da verimsizleşen dalların kabahatini dile dolamak, kolaycılık tarihine geçmeye yeter de artar. Öyle bir körelir ki tutulan yol... Kantar bile bir kilo pamukla bir kilo demiri farklı tartar. Buyrun buradan yakın demek bu noktada çok makul olsa da ortada yanacak nesne kalmadığı için mâlâyâni bir söz olmaktan kurtulamaz!

Mâlâyânilik içimize işlemiş bizim... Sözümüz, gözümüz, özümüz beyhude... Havanda dövdüğümüz sular, bir gün bizi bir tenhada kıstırıp eşşek sudan gelene kadar dövse şaşmaya ne hâcet? Güdümlü aklımızın, sereserpe saklımızın, haksızken haklımızın izahını da mizahını da yapacak hâl kalmamışken... Dilek şart kipini yormaktan da yorulduğumuz esatir olmasa gerek!

Attığımız taş ürküttüğümüz kuşa değmiyor. Meşhur tabirle bağlamından koparılmış sayfalar gibi uçuşuyoruz tefrik edici bir rüzgârın önü sıra... Boşa koysak dolmuyor, doluya koysak almıyor. Yusuf Has Hacib'in dediği gibi "Dünyanın sonu geldi, töre bozuldu. İyiler kötülere bakarak bozuldu." Töresiz kalınca mâlâyâni bulutu çöktü dağlara... Töre... Yol yordam gösterirmiş evvelce sağlara... Kargadan kılavuz tutan, mâlâyâni işleri hüner zannetmesin ne yapsın? Âh firaset âh... Bugün sen... Dünden daha şiddetli bir serapsın!

Meramımı anlamak isterseniz...
Top ile pop arasına sıkışmış gençliğe...
Yapboz tahtasına dönen sistem(sizliğ)e...
Tavşana kaç tazıya tut diyen meselesizliğe...

Tek boyuta indirgenmiş hayata...
Maişet derdinin ihata ettiği zamana...
Hızın ve hazzın teslim aldığı kanaata...
Bohçasını alıp bir gece vakti kaçan liyakata...

Dillerde pelesenk olmuş amana...
Tesbih taneleri gibi darmadağın olmuş hâli yamana...
Bir nazar edin!
Göreceksiniz...

{ "vars": { "account": "PASTE_ANALYTICS_ACCOUNT_ID" }, "triggers": { "trackPageview": { "on": "visible", "request": "pageview" } } }