İşte Cedide Köprülü'nün ''Türkiye'nin Kissinger'ı var mı?'' başlıklı ilk makalesi.
Geçen gün, Türkiye'nin son otuz yılına damga vurmuş bir akademisyenle hasbihal ettik. “Kissinger bir dehaydı,” dedi.
Bilemedim. “Ya yetiştirdikleri?” diye sordum. “Bilemem…” dedi.
O an zihnimde, iki bilinmezli bir denklem açıldı: Bir yanda dâhi, diğer yanda halef. Yazının sonunda göreceğiz ki bu iki bilinmez, tek bilinmezdi. Ve o “bilemem”, aslında her şeyin tek cevabıydı.
Önce şu “deha” sözünü bir kenara koyalım.
Çünkü zannımca yanlış kategoridir ve her yanlış kategori, doğru cevabı baştan imkânsız kılar; butlanla malûl eder.
Deha kavramı bize doğrudan ferd’e bakmamızı söyler.
Ortada bir insan kalır.
Oysa bir nehir deltasının neden oluşmadığını sormadan önce, ortada bir nehir olup olmadığına bakmak gerekmez mi?
Fikirler bir nehir gibi akarken delta, onların birikip yeşerdiği, ürün verdiği verimli sahadır.
“Bizim Kissinger'ımız nerede?” diye sormak, deltayı arayıp nehri görmezden gelmektir.
O figürü mümkün kılan şey, ferdî parlaklık mıdır? Yoksa bir düşünürün kavramsal mimarisinin, kurumların işletim koduna dönüşmesine izin veren kanallar mı? Türkiye'de kıt olan üretim değil, işte bu kanallardır: Üretimi alıp damıtan, devletin hafızasına yerleştiren, bir sonraki kuşağa aktaran metabolizma. Bizde üreten yok değildir; aksine üretici çoktur. Zayıf olan, metabolizmadır.
Öyleyse soruyu düzeltelim: “Bizim Kissinger'ımız nerede?” değil, “Kissinger'ı, Kissinger yapan şey neydi?”
Cevap, sandığımızdan rahatsız edici. Mesele fikir üretmekten çok daha öte; fikrin alanını, yani deltayı tayin etmekten geçer. Daha açık söyleyelim: Tohum değil, bizzat çitlerle örülmüş fikrî toprağın kendisi. O toprak kimin elindeyse, attığınız her tohum ister ithal ister yerli ister doğrudan menşei ya da mahreç olsun, onun tasarladığı ekini verecektir.
Sözün özü: Bir dönemin içinde neyin "düşünülebilir" sayılacağını çizmek, neyin düşünülemez olduğunu belirlemek. Yani tohumu, ancak işaret edilen tarlaya ekme mecburiyeti koymak.
Foucault buna bilgi-iktidar derdi. Adamın derdi de buydu zaten. Onun fikriyle devam edersek: Hangi önermenin bilinebilir, hangi sorunun sorulabilir sayıldığını belirleyen bir düzen vardır. Ve bu düzeni kuran, tek tek dâhiler değil, güç ilişkileridir. Tam burada Kissinger efsanesi çatlar. O zemini Kissinger kurmadı; Amerikan gücünün zaten ürettiği akla iliştirilen “ad veya marka” oldu. Foucault'nun kavramıyla bir yazar değil, bir yazar-işleviydi. Sistem, bir epistemeye bir ad arıyordu; o adı buldu ve sonra ona, “dâhi” dedik.
Deha, sistemin kendine taktığı maskedir.
Peki gelelim başka bir soruya: Fikrin değil, fikrî alanın tayini ne kadar değerli, ne derece meşru?
İkisi birden.
Olumlu yüzünden bakalım: Fikrî alan tayini, bir topluma stratejik tutarlılık, ortak hafıza, kuşaklar arası süreklilik kazandırabilir. Belki deltanın bereketi buradan akar. Ama madalyonu çevirdiğimiz an ışıltı kaybolur; bu yüz daha karanlıktır. Çünkü aynı düzenek, düşünceyi disipline ederken bir ortodoksi kurar ve "düşünülemez"in sınırını çizer. Deltayı hem besler, çağlatır hem nehre, kendi yatağını dayatır. Baktı ki olmadı; nehrin güzergâhına bombalar koyarak gidişatı değiştirir, yeni delta yatakları inşa eder.
Bir medeniyete ne düşüneceğini değil, neyin düşünülebilir olduğunu söylemek… Bu zarif teklif, aynı anda hem bir armağan hem bir kafestir. O yüzden mesele Kissinger'a hayranlık değil, bu düzeneğin kimde olduğu ve kimin yararına çalıştığıdır. Denklemin ilk bilinmezi burada çözülür. X tamam.
Şimdi ikinci bilinmeze, halefe geçelim.
Almanlar tez hocasına Doktorvater der: Doktora babası. Akademik hayatın namusu doktoradır; gerisi unvandır. Bu namusu size emanet eden, doktora hocanızdır. Ona “baba” demek ne anlama gelir?
Bütün maskülen çağrışımlardan arî düşünelim: Baba demek, soy-hat devamı demektir: Sadakat, ekol, miras. Batı'nın en gelenekçi kanadında bilgi, bu baba-oğul zincirinden aktarılır. Sadık talebe, ekolü kurar. Ekol, deltayı büyütür. Kanal, giderek genişler. Ve işin ilginç yanı, bu gelenekçi kanat, aktarımın bu mantığını büyük ölçüde Doğu'nun icâzet geleneğinden devralmıştır (en azından ciddi bir tarih yazımı bunu savunur). “Bilginin zekâtı, öğretilmesidir” düsturu, güneşin yükseldiği topraklarda asırlarca bu kanalı besledi.
Ama tam burada, açılıştaki o “bilemem…” geri döner.
Kissinger bir Kissinger yetiştirdi mi? Etrafında halefleri, danışanları, hatta müritleri vardı. Amerika'nın çok sesli zihninden Avrupa'nın köklerine tutunan yaşlı zeminine; Asya'nın aceleciliğinden Pers'in gözdelerine, oradan Mezopotamya ve Avrasya'nın dört mevsimi aynı anda yaşayan bereketli topraklarına dek, devasa bir danışanları ordusu. Ve yine de kendini yeniden üreten, ürettikçe yeni nehirler doğuran bir ekol bırakmadı.
Şimdi dikkat! Çünkü çoğu zaman karıştırılan iki ayrı figür var burada ve ikisi de “sadık halef” değil ama birbirinin aynısı da değil.
Birincisi asıl kopuştur: Miras alacağı bir harita olmayan, zemini sıfırdan açan kurucu. Bir İbn-i Sîna, bir Harezmî. Bunlar sadık değildir; çünkü sadık kalacakları bir efendi, devralacakları bir tarla yoktur. Tarlayı onlar açar. Menşei budur.
Kissinger bu koldan değildi. O, miras aldığı haritanın (Amerikan gücünün zaten çizdiği zeminin) sadık halefi ve hizmet edeniydi. Yalnızca “izin verilen ölçüde yeni” haritalar çizmeye yetkili kılınmış üst düzey bir kapıkuluydu. İşte dehanın neden yanlış kategori olduğu da burada netleşir: Önümüzdeki figür, zemini kuran değil, kurulu zemine ad olandı. Ve yetkili kılındığı her harita, ait olmadığı topraklara tohum ekip oraları istimlak etmeye adanmıştı. O, fikrî zeminini taşıyacak çocukların babasıydı; ne bir ekolü yenileyerek çoğaltan baba-oğul zincirinin, ne de tarlayı ilk açan elin.
Denklemin kalbi bu çelişkide atıyor. Bir sistem iki ayrı şey üretebilir: Sadık halef ve zemin-koyucu. Birincisi öğretilebilir, çoğaltılabilir bir kanal meselesidir. İkincisi ise tanımı gereği tekrarlanamaz bir kopuş anıdır.
Trajik olan şudur: Sadık halef üreten metabolizma ile kopuşa izin veren metabolizma aynı değildir. Çoğu zaman biri diğerini boğar. Sadakat için kurulmuş bir düzen, kopuşu sapma sayar; kopuş için kurulmuş bir düzen, sadık aktarıcıyı dışlar.
Bizim hikâyemiz tam bu ayrımda düğümlenir. Türk tarihi iki aktarım modeli tanır: Lala, şehzadeyi egemen olacak bir zihin olarak yetiştiren mürebbidir. İşlevi, hükmedecek bir akıl inşa etmektir; sadık ama egemen. Kapıkulu ise merkeze doğrudan bağlı; sadakati egemenlikten değil, teslimiyetten gelen hizmetkârdır. İşlevi, hükmetmek değil hizmet etmektir. Biri, egemen zihin doğururken diğeri, itaatkâr zihin salgılar.
Türkiye'nin sessiz trajedisi budur: Kapıkulu düzeneğini koruduk, Lala işlevini yitirdik. İkisi birlikte şahaneydi. Egemen zihin yetiştiren mürebbîyi, teslim olmuş zihin üreten ve üzerinde oynanmış bir devşirme mekanizmasıyla değiştirdik. Bugün egemen bir akıl doğurması gereken hoca, başkasının haritasına entegre edilmiş bir kapıkulu üretiyor: Parlak, üretken, sadık ama kendi zeminini değil, ödünç bir zemini taşıyan.
Kim kimi yetiştiriyor, kim kimin toprağında ayrık otu oluyor sorusu burada cevabını bulur: Üretken zihinlerimiz var, ama onları başkasının deltasını besleyen kanallara akıtıyoruz.
Ve nihayet, denklem tek köke iner. Bütün devletler uslu çocuklarını sever. Çünkü uslu çocuk süreklilik, sadakat, öngörülebilirliktir yani, kapıkulunun ta kendisi. Gerekli midir? Elbette, hatta elzemdir. Devasa mekanizmayı taşımaya gönüllüdür. Lakin işin içine fikrî alan tayin etmeye muktedir figürler girince, denklem değişir. Onlar, tanımı gereği uslu değildir: Miras aldıkları haritaya itaat etmez, onu yırtarlar. Lider, bu yüzden uslu çocukların arasından çıkmaz. Sadakat için kurulmuş bir metabolizma, kapıkulunu kusursuz üretir ve kopuşu sessizce boğar.
O akademisyen halefini sayamadı çünkü içinde yükseldiği sistem halef değil, kapıkulu üretiyordu. Eksik olan deha değildi. Keza deha, zaten sistemin maskesiydi. Eksik olan şuydu: Ne salt itaat ne salt yıkım; tarlayı sıfırdan açabilen, sonra onu, bir sonraki ele aktarabilen kurucu aklın hem doğmasına hem yaşamasına izin veren bir düzen. Uslu durmayı reddeden zihni boğmak yerine onu, deltanın toprağına akan nehre çevirebilen bir metabolizma. İki bilinmez; eksik Kissinger ile eksik soy-hat, aynı eksikliğin iki adıydı. “Bilemem…” demişti adam. Haklıydı: Cevabı olmayan bir soru sormamıştı. Cevabı, sistemin hiç üretmediği bir şeydi.