Muavvizeteyn

Abone Ol

En suskun kişinin bile geveze bir iç sesi vardır kesin... Laftan da anlamaz... Konuşur durur. Susturamazsınız! İç ses olduğuna bakıp içinize de bastırmazsınız!

Vicdanın sesinden ayrışan bir ses bu iç ses mevzuu... Çünkü vicdan gönülle çalışan bir cihaz iken iç ses akıl, nefs ve ilm-i havass terkipli bir işleyişle arz-ı endam eder. Vicdanın sesi seçeneksizdir. Sorgulamaz... Görür ve gereği neyse tavır alır. Hakikatperesttir. Yapması gerekeni yapar neticeye aldırmaz. Mütevekkildir. İç ses ise maruz kalınan rüzgara göre hayra yahut şerre ayak uydurarak konuşabilir. Sorgucudur kıyasıya... Münekkidlere taş çıkartır. Gıptadan çıkıp hasede kadar uzanabilir. İç ses çok yanık söyler. Sahibi her an inanabilir.

Sürgit bir sükût ikliminde iç seslerin gürültüsünü duymak için kulak gerekmez. Sükûtu aşan bir frekansta lisân-ı hâl terkibiyle işler ilmek ilmek... Simge ve imgelerden bağımsız... Bazen çatık bir kaş... Bazen kirpik uçlarında asılı kalmış bir yaş... Bazen de bağra basılı bir taş olabilir. Kıyafetname geleneğinin hâl okuyuculuğunda eriştiği merhaleden yardım alınarak da iç ses duyuculuğu mümkündür zahir...

Jest ve mimikten ötede bir yerde... Cemiyetten haber veren her ferde... İç ses üzerinden ermek... Manzarayı gözler önüne sermek için kâfi... Manzara deyince akla hemen ruha reha bırakan görüntüler gelse de... İç sesin fırçasından tuvale fışkıranlar pek hoşnutluk taşımaz. Halk içinde halka halka halkedilmiş ahvale nazar etmek cesaret işidir. Çünkü her nazar ayrı bir hüznün, kırgınlığın, dargınlığın ve yorgunluğun kapısını açabilir. Öyle ki... Bu cesaretin tabii neticesi olarak bir kişi, tası tarağı toplayıp yâdellere kaçabilir.

Dışı seni içi beni yakar demişler... İç ses bundan ötürü yakıcı ve dahi yıkıcı konuşur. İsyankâr değilse de isyan kokan itirazlarla demetlenmiş bir tınısı vardır. İç ses içte çınlayıp dursa da... İç dediğin yer de fazlasıyla dardır. Hem... İç sesi içtenlik makamında tutan bizatihi ardır. Bunu arsızlar anlamaz tabi ki...

Çürütücü mevsimlerde iç sesin homurdanışları, cama vuran yağmur taneleri gibi tıpırtılar eşliğinde, üç boyutlu zeminde gezinir. Bu gezinti öylesine yalın ayak bir seyirdir ki; seyredeni hırpalamaktan yüksünmez. Hırpalanışı, uzuvlarda gelip geçici karıncalanmaymış zannına kapılmak ne de hazindir. Bir vakitler şair Nedim'i böyle söyleten de bu hâl olsa gerek:

"Ne hâlettir sana baktıkça ey cû ömrüm eksilmez

Meğer zencîr bend-i pâ-yi ömr-i pürşitâbımsın" Fakat kazın ayağı 'Mefâîlün Mefâîlün Mefâîlün Mefâîlün' vezniyle ahenk derdinde değil...

İç sesin dili tutulmaz! Kekelemez de... Dut yer amma bülbüllerin akıbetine uğramaz. Ama, fakat, lakin üçlüsüne, üçlü çektirir biteviye... İkna olmaz. Her izaha bir mizah devşirmek de kadim huyudur. Kişiler üzerinden çağlar sonrasına da ulaşır hayretle... Nasreddin Hoca ya da meşhur Bektaşi böylesine aşkın iç seslerdir.

İç sesin yankılandığı kayalıklar... Karanlık denizlerde fener hükmünde yanıp sönen çığlıklar kimi zaman... Ay buluta girince yıldızların acizliği başlarmış. Acz içre yıldızlar, haline bakmadan güneşleri taşlarmış... Semada olan biten akıl işi değilse de... Arzın işleri akletmeyi zaruri kılarmış... Akletmenin ayak sesi iç sese karışır... Bütün renkler siyahın gölgesinde barışır... Akreple yelkovan birbiriyle yarışır iken... İç ses... İçten içe yılarmış.

İşte... Beş boyutlu yılgınlık... Yedi boyutlu sükûtu ayağımızın ucuna bırakırken... Uğultulu kulaklarımızda, duymak ve işitmek arasındaki derin uçurumun, yer çekimi ile ittifak edişinin kışkırtıcılığı salınıyor. Evet... Vaziyet nazik... Söylenen bir söylenmeyen iki alınıyor. Nef'i'nin kavruk sesi çalınıverdi kalemin kulağına:

"Bana teklif-i zühd etmezdi idrak olsa zâhidde

Yazıklar kim anı âkil beni divâne yazmışlar"

Bu iç sesi de fazla rahatsız etmeye gelmiyor anlaşılan... Bir Felak-Nas okuyup savuşmalı kim bilir?

{ "vars": { "account": "PASTE_ANALYTICS_ACCOUNT_ID" }, "triggers": { "trackPageview": { "on": "visible", "request": "pageview" } } }