Murat Bardakçı'dan dikkat çeken yazı: "Böyle yayınevlerimiz neyse ki hâlâ var!"

Habertürk Yazarı Murat Bardakçı, köşesinde kaleme aldığı son makalesinde Osmanlı döneminden başlayıp, Cumhuriyet dönemi ve günümüz yayıncılığını ele aldı. "Yayıncılığımızın gelenek gibi değişmeyen âdetidir." ifadelerini kullanan Bardakçı, dağıtılması şart olan önemli eserlerin tamamına yakını devletin değil özel yayınevleri ve şahıslar tarafından çıkartıldığını söyledi. 'Büyüyen Ay Yayınevi'nden bahseden yazar, "Büyüyen Ay Yayınevi, çıkarttığı kitaplara bakıldığında, gerçek münevverlerin ihtiyac

Kültür-Sanat 28.01.2021 - 23:19 28.01.2021 - 23:19

Habertürk Yazarı Murat Bardakçı, kaleme aldığı son makalesinde, 'Büyüyen Ay Yayınevi'ni öne çıkartarak, Osmanlı döneminden başlayıp, Cumhuriyet dönemi ve günümüz yayıncılığını ele aldı.

Dağıtılması şart olan önemli eserlerin tamamına yakını bizde devlet değil özel yayınevleri ve şahıslar tarafından çıkartıldığını söyleyen Bardakçı,  geçmişten bugüne devlet tarafından çıkartılan yayınların adet bakımından ticarî yayınevlerinin çıkarttıkları eser sayısının hayli gerisinde kaldığını söyledi.

"Günümüzde yayınlanması gereken önemli eserlerin devlet değil özel yayınevleri tarafından çıkartılması âdeti bugün de aynen devam ediyor..." ifadelerini kullanan Bardakçı şöyle devam etti:

"Ciddî yayınevleri ile birkaç büyük bankanın yayını olan eserler mâlum... Ama sınırlı sayıda okuyucunun alâkasını çekmesi sebebiyle çok miktarda satma ihtimali pek bulunmayan başka önemli kitaplar da mevcuttur ve bu kitapları çıkartan yayınevlerini sadece meraklıları bilirler... Şimdi bu yayınevlerinden birinden, “Büyüyen Ay”dan bahsedeceğim..."

İşte Bardakçı'nın yazısının tamamı:

Yayıncılığımızın gelenek gibi değişmeyen âdetidir: Neşredilmesi şart olan önemli eserlerin tamamına yakını bizde devlet değil özel yayınevleri ve şahıslar tarafından çıkartılmıştır.

Birkaç örnek vereyim: 18. asrın ilk çeyreğinde İstanbul’da Türkiye’nin ve İslâm dünyasının ilk matbaasını kurup bugün herbiri birer servet olan 17 adet kitabın yayıncısı İbrahim Müteferrika, yayıncılığı devlet hesabına değil, kendi adına yapıyordu. Devletten maddî destek değil, matbaasını kurabilmek için izin talebinde bulunmuştu ve öldüğünde dünya kadar borcu vardı! Evliya Çelebi’nin meşhur “Seyahatname”sinin yayınına 1898’de başlanmış ve eseri İkdam Gazetesi’nin sahibi Ahmed Cevdet Bey neşretmişti. Hammer’in aynı şekilde meşhur ve önemli eseri, “Devlet-i Osmaniye Tarihi”, Türkçe’ye çeviren Atâ Bey tarafından 1913’ten itibaren yine cildler hâlinde yayınladı. “Osmanlı Müellifleri” ve “Sicill-i Osmanî” gibi kaynakları, yazarları binbir zorlukla çıkartttılar.

Gelenek, Cumhuriyet döneminde de bozulmadı... Osmanlı tarihçilerinin başucu kaynaklarından olan İsmail Hâmi Danişmend’e ait “İzahlı Osmanlı Tarihi Kronolojisi”ni, Türkiye Yayınevi neşretti. Abdülbaki Gölpınarlı’nın Türkçe’ye çevirdiği Mevlânâ’ya ait eserlerin tamamını, Mesnevî hariç, aynı şekilde ticarî yayınevleri çıkardılar. Meselâ, Abdülbaki Hoca, yedi cild olarak hazırladığı “Dîvân-ı Kebîr”in yayınını ilk beş cildi Remzi Yayınevi’nden, altıncı cildi Milliyet Yayınları’ndan, son cildi de İnkılâp’tan çıkartarak tamamlayabilmişti...

Bütün bu yayınlarla beraber devlet, özellikle de Millî Eğitim Bakanlığı da çok önemli eserler yayınladı ama en başta bürokratik problemlerin sebep olduğu zorluklar yüzünden bu yayınlar adet bakımından ticarî yayınevlerinin çıkarttıkları eser sayısının hayli gerisinde kaldı.

Meselenin bir de “baskı kalitesi” tarafı vardı...

Bakanlıkların adedi son senelerde gittikçe azalan yayınlarının 1990’ların sonunda ve 2000’lerin başındaki örneklerine baktığınız takdirde devletin kitapları ya adam gibi çıkartmasını yahut bu işi bırakmasını isterdiniz! Aceminin de acemisi grafikerlerin hazırladığı kapaklardan ucuzluk akardı, baskılar çamur gibiydi, cildler ise kitabı ilk açışta parçalanırdı!

Devlet, toplu yayınlara neyse ki artık hemen hemen son verdi. Şimdi arada bir az sayıda protokol kitapları yayınlıyor ama bunlar Devlet Matbaası’nda değil özel matbaalarda şık ve özenli şekilde iyi kâğıda bastırıldıkları için hem evlâdiyelik, hem de kolleksiyonluk eser oluyorlar; Yazma Eserler Kurumu’nun zarif yayınları da birer profesyonel kaynak olarak kullanılıyor.

Ve, yayınlanması gereken önemli eserlerin devlet değil özel yayınevleri tarafından çıkartılması âdeti bugün de aynen devam ediyor...

Ciddî yayınevleri ile birkaç büyük bankanın yayını olan eserler mâlum... Ama sınırlı sayıda okuyucunun alâkasını çekmesi sebebiyle çok miktarda satma ihtimali pek bulunmayan başka önemli kitaplar da mevcuttur ve bu kitapları çıkartan yayınevlerini sadece meraklıları bilirler...

TAGOR, İSİM BABASI OLMUŞ

Şimdi bu yayınevlerinden birinden, “Büyüyen Ay”dan bahsedeceğim...

“Büyüyen Ay”, malûm, Hindli şair ve filozof Rabindranath Tagore’un bir annenin çocuğu ile ilişkisini anlattığı “The Crescent Moon” isimli kitabının İbrahim Hoyi taafından yapılmış Türkçe tercümesinin ismidir.

Yayınevinin sahibi Mustafa Kirenci ile tanışmadım. Emekli öğretmen olduğunu ve kitap konusundaki hevesini bir ortak dostumuzdan öğrendim.

Büyüyen Ay’ın yayınladığı bir kısmı seneler önce çıkmış ama artık pek hatırlanmayan dünya kadar kitap ile yeni kaleme alınmış eserlerden bazılarını yazayım: “Kitap” konusunda Türkiye’de yazılmış ilk eser olan, 1895’te basılan, ikinci baskısı 1993’te bir başka yayınevi tarafından kesip biçilerek yapılan Necip Âsım’ın meşhur “Kitap”ının tam metni; Lâmiî Çelebi, Ahmed Refik, Babanzade Ahmed Naim ve Mehmed Ali Aynî Bey gibi bir devrin en önemli münevverlerinin eserleri, Vasilâki Vuka’nın Samsaklı Lukianos’tan yaptığı ve neredeyse hiç bilinmeyen “Dalkavuknâme” tercümesi, Türkiye’in ilk basın tarihçisi Selim Nüzhet’in kitaplarıyla makaleleri, Tahirü’l-Mevlevî’nin elyazması hâlinde kalan “Bursalı Gazalî”si ile gazetelerde çıkmış İstanbul hakkındaki yazılarının yeraldığı “Bahar Kadar Nazik, Hayat Kadar Taze”si, Tahir Harîmî Balcıoğlu’nun 1931’de Edremit’te neşrettiği 571 sayfalık “Tarih-i Medeniyette Kütüphaneler” isimli artık unutulmuş olan çok önemli kitabının yeni baskısı, birhayli “Siyasetnâme” ve daha birçok eser...

Bülent Ecevit’in Tagore’dan yaptığı tercümelerden birinde “Aleve aydınlığı için teşekkür et ama karanlıkta durarak lâmbayı tutan eli unutma!” şeklinde çok güzel bir söz vardır ve Büyüyen AyYayınevi, çıkarttığı kitaplara bakıldığında, gerçek münevverlerin ihtiyacı olan ışığı tutan bir el gibi görünmektedir!

HABERTÜRK

Yorumlar

Gelişmelerden Haberdar Olun

@