Yazarımız Nurettin Taşkesen, kaleme aldığı ''Hangi Mevlana?''  başlıklı makalesinde Mevlana'nın yaşadığı çağın insanlarına büyük bir yol gösterici olduğunu vurguladı.

Mevlana'nın doğduğu zamana ve çocukluk yıllarında yaşadığı toprakların önemli olaylarına yazısında değinen yazarımız ''13. Yüzyıl'da Anadolu'nun tarihi ve siyasi olayları, Müslüman halkı çok ciddi manevi bir buhrana sürüklemişti. Zaten büyük şahsiyetler, zor zamanlarda ve büyük bunalımların yaşandığı devirlerde yetişmektedir'' ifadelerini kullandı.

İŞTE TAŞKESEN'İN SÖZ KONUSU YAZISININ TAMAMI

Mevlana hem yüzlerce öğrenciye ders veren bir hoca, hem sayısız müridi irşad eden bir şeyh, hem tasavvufun manevi ikliminde aşkın kanatlarıyla uçan bir gönül insanı, hem de İslam’ın ve Kur’an’ın birçok meselesini açıklayan bir düşünür olarak karşımıza çıkmaktadır. Fakat onun ihmal edilen en önemli misyonu, yaşadığı çağın bunalımlı insanlarına bir yol gösterici olmasıdır. 13. Yüzyıl'da Anadolu'nun tarihi ve siyasi olayları, Müslüman halkı çok ciddi manevi bir buhrana sürüklemişti. Zaten büyük şahsiyetler, zor zamanlarda ve büyük bunalımların yaşandığı devirlerde yetişmektedir. İlahi İrade, iman küfür mücadelesinin iniş ve çıkışlarını böylece takdir etmiş, ümitlerin sönmeye yüz tuttuğu bir zamanda Mevlana gibi şahsiyetlerle hidayet nurunu yeniden parlatıp canlandırmıştır.
Şimdi Mevlana'nın doğduğu zamana ve çocukluk yıllarını yaşadığı topraklara gidip tarihi olayların nasıl geliştiğini bir görelim.

SULTANÜL ULEMA

Kübreviyye tarikatının kurucusu olan Necmeddin Kübra (1145-1221) Harizm'in başkenti Gürgenç'te yaşıyordu. Yetiştirdiği müridleri arasında Bahaeddin Veled de bulunmaktaydı. Necmeddin Kübra, Moğolların kuşattığı Gürgenç’ten ayrılmadı ve 1221 yılında burada şehit oldu.

Sultanül ulema unvanı ile bilinen Bahaeddin Veled, yaklaşmakta olan Moğol tehlikesini düşünerek oğlu Celaleddin daha 5 yaşındayken Belh’ten ayrılıp Hacca gitmeye karar verdi. Nişabur’da Feridüddin Attar (1146 - 1221) onları karşılayarak Esrarname adlı eserini Celaleddin’e hediye etti ve şöyle dedi: “Senin bu oğlun dünyada yanma kabiliyeti olan insanların yüreğine ateşler salacaktır.”

Bağdat’a vardığında Şeyh Sühreverdi’nin başında olduğu büyük bir kalabalık tarafından karşılanan Bahaeddin Veled, Kufe yoluyla hacca giderken, 1220’de Moğolların Harizm’i, Horasan’ı ve kendi memleketi olan Belh’i istila ettiklerini öğrendi. Hac dönüşü Şam yoluyla Anadolu’ya (Rum diyarı) gelen Bahaeddin Veled, Malatya ve Erzincan’da bir müddet kaldıktan sonra Larende’ye (Karaman) geldi. Burada kaldığı yedi yıl içinde oğlu Celaleddin’i evlendirdi. Selçuklu Sultanı Alaeddin Keykubad’ın kendisini ısrarla davet etmesi üzerine Konya’ya gitti. 

Sultanın Konya’da kendi sarayında misafir etmek istediği Bahâeddin Veled: “İmamlara medrese, şeyhlere hankâh, emirlere saray, tüccarlara han, başıboş gezenlere zaviyeler, gariplere kervansaraylar uygundur!’’ cevabını vererek bu teklifi geri çevirdi. Ailesiyle birlikte Altunapa Medresesi’nde konakladı.

BABAİ İSYANI ANADOLU'YU SARIYOR

Bu sırada Anadolu'da bir yangının alevleri yükselmeye başlamıştı. Baba İlyas Orta Anadolu’da, Baba İshak ise Maraş ve güneyinde büyük bir isyan başlatarak, Türkmenlerin siyasi olarak varlıklarını güçlendirmek ve yönetimde söz sahibi olmak istiyorlardı. Şehirlilere karşı kin ve düşmanlık besleyen bu göçerler, bir anda çığ gibi önlerine gelen her şeyi yağmalayarak, köy ve kasabaları ele geçirmeye başladılar. Malatya ve Sivas’a hakim olduktan sonra, karşılarına çıkan Selçuklu kuvvetlerini mağlup ederek daha da güçlendiler. Bunun üzerine korkuya kapılan Selçuklu Sultanı Gıyaseddin Keyhüsrev, Konya’yı bırakarak Beyşehir’deki Kubadabad Sarayı’na sığındı. Selçuklu kuvvetleri Amasya’da bulunan Baba İlyas’ı öldürüp isyancıları dağıttılar.

Türkmenler bu defa Baba İshak liderliğinde isyanı devam ettirerek Amasya’ya geldiler. Şeyhlerinin öldüğüne inanmadılar. Peygamber kabul ettikleri Baba İlyas adına bütün güçleriyle Selçuklu ordusuna saldırıp mağlup ettiler ve komutan Armağanşah’ı öldürdüler. Tehlikenin gittikçe büyüdüğünü gören Sultan, Erzurum’da bulunan büyük orduyu çağırarak Babailerin üzerine gönderdi. Bu sırada Kırşehir’de bulunan isyancılar Malya Ovasında toplanmışlardı. Emir Necmeddin komutasındaki Selçuklu ordusu, 1240 yılında burada yapılan savaşta isyancıları mağlup etti. Baba İshak ve elebaşları kılıçtan geçirildi.

Çin'in Doğu Türkistan'da uyguladığı ırkçılığı destekleyen Besim Tibuk ve Cem Toker tepki çekti Çin'in Doğu Türkistan'da uyguladığı ırkçılığı destekleyen Besim Tibuk ve Cem Toker tepki çekti

MOĞOL İSTİLASI BAŞLIYOR

Mevlânâ Celaleddin Rumî’nin yaşadığı devrin en önemli olayı, şüphesiz Moğol istilasıydı. Babasıyla birlikte geldikleri Anadolu, bu tehlikeyi daha yeni anlamaya başlamıştı. Cengiz Han’ın Türk İslam diyarlarını yakıp yıkması, 1219 yılından 1224 yılına kadar yüz binlerce insanı katletmesi İslam ülkelerinde korku ve paniğe yol açmıştı. 1227’de Müslümanları sevindiren bir haber duyuldu. Zalim Cengiz Han ölmüştü. Fakat oğulları ve torunları onun yayılmacı politikasını ve zulmünü daha da ileri götürmeye karar vermişlerdi.

Babai isyanını bastıran Sultan Gıyaseddin Keyhüsrev tekrar Konya’ya döndü. Fakat devletin askeri ve siyasi yönden zafiyetini, toplumun dini ve manevi eksiklerini gösteren bu isyandan gerekli dersleri çıkartamadı. Düşkün olduğu eğlence hayatına devam etti. Onun anlayamadığı gerçekler, Anadolu’yu hedef alan ve yakından takip eden Moğolların gözünden kaçmadı. Selçuklu Devleti’nin zafiyet içinde olduğunu ve iyi idare edilmediğini anlayan Moğol komutanı Baycu Noyan ilk saldırı girişimini 1242 yılında Erzurum’a yaptı. Burayı zapt ederek yağmaladı ve halkını kılıçtan geçirerek tekrar gelmek üzere Azerbaycan’a döndü.

Bu olayın duyulması hem ordu hem halk üzerinde çok olumsuz bir tesir meydana getirdi. Anadolu halkı Moğol korkusundan batıya doğru göçmeye başladı. Aynı zamanda korku ve endişe içinde maneviyatı kırılan Müslümanlar büyük bir bunalım yaşamaya başladılar.

1243 yılı hem Selçuklular hem de Anadolu Müslümanları için bir dönüm noktası oldu. Selçuklu ordusunun, Harizmşahları Yassıçemen Savaşı'nda mağlup etmelerinin üzerinden sadece 13 sene geçmişti. Moğolların önünde yıkılmaz bir set olan Celaleddin Harizmşah’ın ölümü, adeta tarihin akışını değiştirmiş ve Anadolu saldırıların hedefi haline gelmişti.

Baycu Noyan’ın 30 bin kişilik askerine karşılık, 70 bin mevcudu olan Selçuklu ordusu yaz sıcaklarında Sivas’a vardı. Burada Moğollara karşı savunma yapılması teklifini kabul etmeyen genç Sultan Gıyaseddin Keyhüsrev, ileri giderek Kösedağ mevkiinde düşmanı beklemeye başladı. Moğol ordusunu küçük görerek hafife alan kumandanların etkisiyle, sadece 20 bin kişilik Selçuklu seçme birlikleri ovadaki düşman üzerine gönderildi. Moğollar sahte geri çekilme ve kıskaca alma taktiğini başarıyla uygulayarak savaş meydanındaki Selçuklu askerlerinin tamamını imha ettiler. Tepede bulunan ihtiyat kuvvetlerinden hiçbir yardım gelmedi. Korkuya kapılan Sultan ve vezirleri gece karanlıktan istifade ederek kıymetli eşyalarını alıp savaş meydanını terk ettiler. Sabah durum anlaşılınca ordu tamamen dağıldı.

ANADOLU'DA BUNALIM DÖNEMİ 

Önceleri sadece belirsiz bir korku olan Moğollar, Kösedağ savaşından sonra Anadolu’yu istila edip, yağma ve katliama başlayınca halkın maneviyatı sarsıldı ve psikolojisi tamamen bozuldu. Uzak bölgelerden canlarını kurtarmak üzere Anadolu’ya gelen binlerce insan şimdi nereye gidecekti? Bazıları güneye doğru Halep ve civarına gitmeye çalıştılarsa da, bunların çoğu Ermeniler tarafından yakalanıp Moğollara teslim edildi.

Selçuklu devlet otoritesinin zayıflaması, siyasi ve askeri yönden gücünü kaybetmesi, Sultan Gıyaseddin Keyhüsrev’in genç, tecrübesiz ve sefahate düşkün  oluşu, her geçen gün hayatı zorlaştırıyordu. Moğollara tabi bir devlet durumuna düşen Selçuklu şehirlerinde yaşayan halkın, ziraat ve ticaret hayatı da çöküntüye uğradı. Ağır vergiler insanların belini büktü.

Moğolların Orta Asya’dan sonra Anadolu’yu istila etmelerini sadece askeri ve siyasi bir olay olarak görmemek lazım. Çünkü bu istila sonrasında Selçuklu Devletini kendine tabi hale getiren Moğollar; dini, sosyal ve ekonomik hayata müdahale ederek Müslümanların bunalıma sürüklenmesine yol açmışlardır. Devlet otoritesinin zayıflaması üzerine çeşitli felsefi ve itikadi sapık fikirlerin uygun ortam bulması, halkın dini inanç ve ahlaki erdemlerinin azalması, maneviyat büyüklerini harekete geçirmiştir. Mevlana, başta nefis terbiyesi olmak üzere, insanların İslam ahlakına sahip olması ve toplumun birbiriyle dayanışma içinde bu sıkıntılı dönemi atlatması için çaba göstermiştir.

KARAMSARLIĞA KARŞI TASAVVUF

Moğol istilasının ve Anadolu’daki dolaylı hakimiyetinin bir sonucu olarak Müslüman toplumda meydana gelen bunalım, kişileri karamsar bir psikoloji içine sokmuştur. Bunun sonucu olarak dine ve öze dönüş çerçevesinde tasavvufa yönelme artmıştır. Mevlana toplumun bu ihtiyacını çok yakından bilen bir alim, mütefekkir ve tasavvuf ehli olduğu için, etrafında halkalanan insanlar vasıtasıyla bu manevi boşluğu doldurmaya çalışmıştır. Kendi yaşadığı devirde ve vefatından sonra bu eğitim ve terbiye metodu güçlenerek devam etmiştir. 

Mevlana adeta bir psikiyatri doktoru veya bir rehber öğretmen gibi, çok ciddi bir proğram dahilinde toplumu eğitim ve öğretim sürecine tabi tutmuştur. Çünkü içinde bulunduğu şartlar insanları ümitsiz, çaresiz ve karamsar yapmıştır. Öyleyse İslam’ın temeli ve Kur’an’ın özü olan güzel ahlakı yerleştirmek ve Müslümanların manevi yönden dirilişini, yeniden şevk ve gayrete gelmelerini sağlamak gerekir.

İnsanın, akıl, sevgi ve duygularıyla iman, hikmet, fikir, sabır, tevekkül ve şükür gibi kavramları göz önünde bulundurarak uzun vadeli ve köklü bir eğitim metodu uygulamaya başlamıştır. Bu sayede insanlar geçici ve dünyevi değerler yerine, manevi ve uhrevi mutlak değerlere sarılacak ve kurtuluşa ereceklerdir.
Mevlana’nın eğitim metodundaki en önemli dayanağı insan fıtratıdır. Allah’ın yarattığı fıtrat asla yalan söylemez. Fıtri (fıtrata uygun) yapılan her şey kısa veya uzun vadede mutlaka başarıya ulaşır. O, hem bizzat yaptığı nasihatlerinde hem de Mesnevi ve diğer eserlerinde halkın seviyesine ve fıtratına uygun metodu belirlemiş, ilgi duyan insanları sistemli bir şekilde eğitmiştir.

Bu eğitim ve tefekkür sisteminin esasları; somuttan soyuta, geçici olandan gerçeği bulmaya ve kıssadan hisse almaya dayanır. Yaptığı nasihatlerin yankı bulması için bizatihi fiilleriyle örnek olması, insanların kendini murakabe ederek sonunda dua ve niyaz makamını elde etmelerini sağlamıştır. Belağatın bir gereği olarak, herkese seviyesine uygun ders ve öğüt vermiştir. Gönül gözü açık, enaniyet ve nefsin desiselerinden kurtulmuş, Allah’a ve insanlara verdiği sözde duran, ferasetli, ahlaklı, kamil insan yetiştirme konusunda başarıya ulaşmıştır.

Böylece Müslümanlar, büyük sosyal musibetler karşısında sabır ve tevekkül ile hareket etmiş, başlarına gelenlerin kendi hataları ve günahlarına karşı ilahi bir ikaz ve ceza olduğunu düşünerek dinin emirlerine daha sıkı sarılmışlardır. İbadet, zühd, takva, tasavvuf ve manevi hayat, bu musibetten sonra daha da canlanmıştır. Medresenin ve zahiri ilimlerin veremediği moral desteğini ve iç huzurunu Mevlana’nın sohbetlerinde ve eserlerinde bulan geniş halk kitleleri, dayanışma içinde bu bunalımlı dönemi de atlatmayı başarmıştır.

MEVLANA NE YAPMAK İSTEMİŞTİR?

Bu sene 749. Vuslat yılını idrak ettiğimiz Mevlana Celaleddin Rumi,  ilhamını Kur'ân'dan alan, Peygamberimizin (s.a.v.) sünnetine tabi olan samimi bir müslümandı. İlimlerin, insanın yücelmesinde sadece basamak olduğunu, aşk olmadan hırs, kibir, kıskançlık, düşmanlık gibi kötü duygulardan kurtulmanın mümkün olamayacağını anlatmıştır. Toplumun huzur ve barışa kavuşmasının ancak güzel ahlakı benimsemekle mümkün olacağını söylemiş, güzel ahlakın esaslarını da tembellikten uzak durmaya, insanlığa faydalı olmaya, sevgi ve merhamete bağlamıştır.

Mevlana’yı ney üfleyip sema yaparak hayatını geçiren, basit hümanist çerçeve içinde din ve mezhep ayırımı gözetmeden bir hoşgörü ve barış elçisi gibi göstermek, hem şahsına hem de eserlerine bir saygısızlıktır. O ne söylemişse Kur’an ve İslam adına ifade etmiştir. Bir rubaisinde Kur’an ve Peygamberimiz’e (s.a.v.) olan bağlılığını bakın nasıl anlatıyor:

“Canım var olduğu müddetçe, ben Kur’an’ın kölesiyim. Ben Hz. Muhammed Muhtar’ın (s.a.v.) yolunun toprağıyım. Eğer benim sözümden bundan başka bir şeyi naklederlerse, o kimseden de, o sözden de şikayetçi olurum.”