Romantik İslâm Okumaları ve İnsan Gerçeği

Çocukluğumuz; Amerikan ve Sovyet emperyalizminin dünya çapında soğuk-sıcak savaşlar yürüttüğüne ve gençlerin sağ-sol çatışmasıyla birbirini öldürdüğüne şahit olarak geçti. Yaşımız yirmiye değdiğinde Sovyetler dağılmaya, Komünizm cazibesini yitirmeye başladı. Tek kutuplu bir dünya oluşuyor, Batı kültürü diğer kültürleri kendine benzeterek asimile ediyor, âdeta yok ediyordu. Tek kutuplu dünyanın kutup başısı, çok geçmeden İslâmofobi'yi, İslâmî terörizmi (!) icat ederek İslâm ülkelerini savaş alanına çevirdi, coğrafyamızdan kan, göz yaşı ve ölüm eksik olmadı. Son dönemde ise bir tarafta Amerika'nın başını çektiği, diğer tarafta Rusya ve Çin'in başka bir istikamet çizmeye çalıştığı yeni bir dünyanın eşiğinden geçiyoruz. Bu da çatışma alanlarının genişleyeceğini haber veriyor.

Aklımın erdiği günden itibaren dünyada yaşananların çok kısa bir özetini vermeye çalıştım. Maksadım, konunun ayrıntılarına girmek değil. Yazının bundan sonrasında başlık üzerinden yürümeye çalışacağım.

Sağ-sol çatışmalarının Türkiye'yi esir aldığı günlerde, ülkemizde bir MNP-MSP yâni sağ-sol çatışmalarına bulaşmak istemeyen bir İslâmî kesim gerçeği vardı. Gerçi 12 Eylül yaklaşırken İslâmî gençliğin öncülerine de saldırılar yapılmaya başlamış, şehitler verilmişti. O dönemde İslâmî hayat tarzını idalize eden romanlar, kitaplar, dergiler, dernekler yoluyla İslâmı öğrenmeye çalışıyor; bir taraftan da insanları-gençliği bize katılmaya, olaylardan uzak durmaya davet ediyor, milletin evlatlarının biribirini öldürmesini istemiyorduk.

Çağrımızın temelinde şu vardı: Huzur İslâm'dadır. İnsanımızdan bütün izm'leri bırakarak İslâm'ın huzur iklimine girmesini istiyorduk. Bu yolla, Amerikan ve Sovyet emperyalizminden kurtulacağımıza inanıyorduk. Osmanlı bizim için büyük oranda rol modeldi; tarihte çok büyük bir millet idik, özümüze dönmek suretiyle yeniden büyük bir millet olabilirdik. Bunun hayaliyle gayret ediyor, okuyor, dernek ve dergiler etrafında toplanıyorduk.

İslâm'ın irtica ile eş tutularak hayattan dışlandığı, lâikçi zihniyetin terör estirdiği, ensemizde boza pişirdiği günlerdi. Bütün olumsuzluklar, ülkenin geri kalmışlığı İslâm'a mal ediliyor, İslâm'dan kalma ne varsa yok edilmeye çalışılıyordu. Kısaca resmî ideolojinin tüm imkânlarını kullanarak İslâm'ı birkaç ritüele hapsetmeye çalıştığı zamanlardı.

İşte böylesi bir ortamda; biz, İslâm'ın gösterildiği gibi olmadığı, insanlığın İslâm ile huzur bulacağı tezini savunuyor, Hz. Peygamberden, sahabeden, müslüman bilginlerden, âlimlerden, Osmanlı'dan örnekler vererek tezlerimizi savunuyor, mensuplarımızın sayısını artırmaya çalışıyorduk. Müslümanları, tarihte yaşananları mükemmel olarak anlatıyor, insan gerçeğini göz ardı ediyor, olumsuz örneklerden hiç bahsetmiyor, bahsedene de kulak vermiyor, hattâ onları sevmiyor, ötekileştiriyorduk.

Birbirimizi tanıdıkça, birbirimizle ortak işler yaptıkça, hareketimiz büyüdükçe; okuduklarımız ve anlattıklarımızla yaptıklarımız birbirini tutmamaya başlamıştı. Birbirimizin bazı tavırlarına şaşırıp kalıyorduk. Bir türlü kitaplardan okuduğumuz gibi olamıyorduk. Çünkü bizim okumalarımız hep romantikti, gerçeklerle, insan gerçeğiyle örtüşmüyordu. Mükemmel olan İslâm'dı, bizse Müslüman oluvermekle mukemmel oluvereceğimizi sanıyorduk. Hayal kırıklığı tam da burada başlıyordu. Çünkü realite bizim romantik okumalarımıza uymuyordu.

Bir süre sonra, kendimizi düzeltip kardeşlerimizi kucaklayacağımıza, her birimiz deli gibi kendi doğrularımızı savunmaya başladık, bu da beraberinde bölünmeleri getirdi. Zamanla karşıdaki insanlara tebliğ görevini ikinci plana atıp birbirimizle uğraşmayı, önceliğimiz hâline getirdik ne yazıkki.

Bu arada dünyada ve Türkiye'de önemli olaylar oluyordu. Türkiye, 80 Askerî darbesini, Özal dönemini, koalisyonları, Refah'ın yükselişini, 28 Şubat Postmodern darbesini yaşadıktan sonra Ak Parti dönemine erişti. Ak Parti'nin 16 yıllık iktidarı da çeşitli evrelerden oluşmaktadır.

Dindarlar, MNP'den itibaren çok yoğun bir şekilde siyasete angaje oldu. İktidar olunca her şeyin kolayca çözülüvereceğine inandırılmıştık çünkü. Dindarların pek az bir kısmı siyasete mesafeliydi, bazı dinî çevrelerse başka siyasî partilere yakın durmayı kendi ait oldukları yapı için daha doğru buluyorlardı.

Refah Partisi ile birlikte daha çok yerel iktidara, yerel imkânlara; Ak Parti ile birlikte hem yerel hem de merkezî iktidar ve imkânlara ulaşmış olduk. Sözün özü; geldiğimiz noktada, gerek yanlış okumalarımız gerekse tamamen siyasete angaje olup hem kendimizi yetiştirmeyi hem de manevî tezkiyeyi ihmâl ettiğimizden dolayı patinaj yapmaya, yalpalamaya, yanlışları doğru görmeye, maslahatlara sarılmaya başladık. Yeni yol ayrılıklarına doğru bir gidişat sözkonusu.

Zaman aklımızı başımıza devşirme zamanı, birbirimizi yeniden kazanma zamanı, başkalarına karşı gösterdiğimiz hoşgörü ve anlayışı birbirimize gösterme zamanı. Zaman kendimizi ve gençliğimizi doğru yetiştirme zamanı, gerçeklerle yüzleşme zamanı, nefsimizi tezkiye etme zamanı, yeniden kardeş olma zamanı. Nefesimizin bize hoş gösterdiği gibi değil, Kur'an ve Sünnetin istediği gibi Müslüman olma zamanı. İnsan gerçeğini bilerek ona göre rota çizme zamanı. Nerede yanlış yaptık, nasıl düzeltebiliriz zamanı.

Yoksa binbir ortağı olan ittifaklar bile bizi kurtaramaz. Hepimize ve ideallerimize yazık olur sonra. Allah korusun. Allah yâr ve yardımcımız olsun.








YORUM EKLE
YORUMLAR
Birol DEVECİ
Birol DEVECİ - 10 ay Önce

Şekillenen dünya da kendi kabuğumuza çekilemeyiz... Ak Partiye milletimizin büyük çoğunluğu ile destek vermesi neticesi kararlı adımlarla ilerlemeye içte ve dışta imrendirmeye ve kıskandırmaya devam edecektir inşAllah...

Yaşar Inan
Yaşar Inan @Birol DEVECİ - 7 ay Önce

ak parti ülkeyi iflastan da öte ekonomik olarak işgal ettirdi. tüm ekonom,stler doların 11 lira olacağını söylüyor. demek ki akp dönweminde milli gelir hiç artmamış.. nedeni tüm tesisler yabancıların. bize de onlara kölelik kalır. kendi ülkende parya oldun. yani köleeeeeeeeeeeeeee

Sebahattin Kızıltaş
Sebahattin Kızıltaş - 10 ay Önce

Doğru tespitler.Ancak bizim bölünme sebeplerimiz insanı idealize etmekten çok İslamı anlayıp yaşamak yerine siyaseti öncelememiz oldu.İslamı öğrenmeyi bırakıp Müslümanım demekle Müslüman olduğumuzu ve iktidarı ele geçirirsek ülkeyi düzelteceğimizi düşündük ve hedefe iktidar olmayı koyduk.İktidar olunca da nimetlerinden faydalanmayı hak kabul ettik.Önümüzde tek yol var oda İslamı doğru anlayıp yaşanmaktır.Şu an tüm Türkiyeli Müslümanlar demokrat oldu ve devletin şu halini savunur oldu.Bu handikaptan kurtulamadığımız sürece sadece demokrat oluruz o kadar.

Ertan aytepe
Ertan aytepe - 10 ay Önce

Zaman sahabe çemberinin içine girme zamanı.o dairenin çok uzağında olduğumuzu düşünüyorum.hep birilerini düzeltmekle meşguluz, halbuki nefislerimiz çamur deryasına dönmüş.

Yaşar Inan
Yaşar Inan - 7 ay Önce

türkiye bu yıl yüzde 30 faizlerle 3 trilyon kredi kullanıyor. bunun bedeli 1trilyona yakın. bu durumda devletin vergi gelirleri yüzde 50 azalır.mütce açığı birde faiz baskısı. ülkeyi,yüzde 90 devalüsyona zorlar

Şaban Uçur
Şaban Uçur - 6 ay Önce

Sayın Erol Bey,
Bakara 29 ve Casiye 13 de Rabbimiz, dünyayı ve kainatı insanın emrine verdiğini beyan buyuruyor. Dünya ve kainat insanın emrine verildiğine göre, o zaman insandan istenen nedir? İstenen, sadece ve sadece insanın mutluluğudur. Zariyat 56 da Yüce Rabbimiz “Ben, insanları ve cinleri (başka bir şey için değil) sadece Bana kul olsunlar diye yarattım” buyuruyor. Çünkü, sadece Allah'a kul olanlar mutluluğu yaşayabilirler. Zümer 17 de ancak Allah'a ulaşmayı dileyenlerin şeytana kul olmaktan kurtulup Allah'a kul olduğu ve cennetle müjdelendiği bildiriliyor. İşte, kulluk bu noktada başlıyor. Mutluluğun ve gerçek sevginin başladığı nokta da burası oluyor. Yani Allah’a ulaşmayı dileyerek ilk kulluğa ulaştığımız nokta. Allah ile bile olmadan mutluluk asla mümkün değildir. Hud suresi 105 ve 106. ayetlerde mutsuz olanların cehenneme gideceği beyan ediliyorken, hud 108 de mutlu olanların cennete gideceği bildirilmektedir.İnsanın iki cihan saadetine nasıl ulaşabileceği Kuran’da beyan buyrulmuştur. Ali imran 73, Bakara 120 de belirtildiği gibi hidayet, (ölmeden evvel) ruhu Allah'a ulaştırmaktır. Kuran'a göre cehennemin kilidi, cennetin anahtarı Allah'a ulaşmayı dilemektir, yani yaşarken ruhumuzu Allah'a ulaştırma talebimizdir (yunus 7-8 ve bakara 156-157).Bu talep yoksa bütün amellerin boşa gideceği kehf suresi 105. ve araf suresi 147. ayetlerde anlatılıyor. Konuyla ilgili Peygamber Efendimiz SAV şöyle buyuruyor; " Men habbebe likaAllahi, habbAllahu likaihi. Men kerihe likaAllahi,KerihAllahu likaihi. Kim Allah’a ulaşmayı arzu ederse, Allah onu Kendisine ulaştırır. Kim de Allah’a ulaşmayı arzu etmezse, Allah da onu kendisine ulaştırmaz"(Sahih-i Buhari-12 cild/2043 ,Riyazussalihin/6.cild /228.sayfa). Resulullah bir başka hadisinde " Kulluk, duanın (Allah’a yaşarken ulaşma dileğinin) kabulüyle ruhun (Allah’a) yükselmesidir (ulaşmasıdır) buyuruyor (Tirmızi dav-at 112. Hadis)”. Yine bir başka hadisinde " mutu kable en temutu..." ölmeden önce ölünüz ki, Allah size bire yüzden yediyüze kadar derecat versin" yani ölmeden evvel Allah'a ruhunuzu ulaştırın ki, Allah size bire yüzden bire yediyüze kadar deracat versin" buyuruyor. Bir başka hadiste Allahu Teala Peygamber Efendimize şöyle söyletiyor; "Ben dünyaya dostlarım için acı, bulanık ve dar geçimli olması için vahyettim. Ta ki Bana kavuşmayı özlesinler, Bana kavuşmayı (ulaşmayı) dilesinler" (Camiu’s Sağır, Hadis no: 3276 . Rivayet: Hz. Aişe ). Mevlana Celaleddin Rumi ise konuyla ilgili "Canan'a (Allah'a) ulaşmayı canı gönülden(kalpten) dile, sessiz sesinle Rabbinin ismini (Allah ,Allah,Allah diye) zikreyle" derken, Yunus Emre "Gel kardaş Hakk'a (Allah'a) ulaşayım dersen bir kamil mürşide varmazsan olmaz" diyor. Abdülkadir Geylani Hz.leri se "Hakk'ı (Allah'ı) dileyen cenneti ummaz, cehennemden korkmaz. Yanlız Hakk'ı (Allah'ı) diler. Bu dilekte (kurtulmak için) ona yeter" buyurmaktadır.

Şimdi zamanda daha geriye Hz. İbrahim dönemine gidelim ve saffat 99 a bakalım. Bu ayette Hz. İbrahim " Muhakkak ki ben, Rabbime ulaşan olacağım. Böylece O, beni hidayete erdirecek" diyor. Saffat 83 de ise Hz. İbrahim'in Nuh'un dininden olduğu anlatılıyor. Yetmez, Nahl 123 de Rabbimiz, Peygamber Efendimize Hz. İbrahim'in dinine tabi olmasını emir buyuruyor. Bütün bunlar gösteriyor ki, ezelden ebede dinin temeli ve olmazsa olmaz şartı ölmeden ruhu Allah'a ulaştırmayı dilemektir. İnsanların doğru mesajı alabilmeleri ve iki cihan saadetine ulaşabilmeleri açısından hidayetin doğru tarif edilmesinin çok ama çok önemi vardır.Hidayet için yol yada doğru yol tarifi şeytanın uydurduğu bir yalandır. Bakara 223 ve rum 31 e göre sadece Allah'a ulaşmayı dileyenler, mümindirler, takva sahibidirler ve (gizli) şirkten kurtulmuşlardır. (Rum 31 de Allah'a ulaşmak değil, yönelmek emrediliyor deniliyorsa, bilinmeli ki; yönelmek namaz kılmak,zekat vermek,oruç tutmak vs. değildir. Namaz, peygamberlikten 11 yıl sonra miraçta emredilmiştir. Zekat ve oruç ise hicretten sonra emredilmiştir. O halde, yönelmek kelimesinden murat, ibadet etmek değil, Allah'a ulaşmayı dilemektir.) Esasen Rabbimiz meariç suresi 4. ayette, Allah'a ulaşan şeyin RUH olduğunu bizim ellibin yıl saydığımız bir günde (yani saniyede 18milyon250bin km hızla) Kendisine yükseldiğini söylüyor.

Fizik vucud (hicr 26),ruh (Allah'ın temsilcisi)(Secde 9) ve nefs (şeytanın temsilcisi)(şems 7) olarak üç vucudla yaratılmış olan insan (enbiya 10) Allah'a ulaşma talebinin ardından Rabbimiz tarafından kalbine konulan mürşid sevgisiyle mürşidini aramaya başlar (cinn 14, maide 35, kehf 17,kasas 50, ahkaf 31-32, fetih 10,mümtehine 12, hud 112, araf 157,mümin 38, meryem 43-44). Allah'ın kendisi için tayin ettiği hayatta olan mürşide tabi olduğunda ise mücadele 22. ayete göre kalbine iman yazılır. Bu nedenle Saidi Nursi Hz.leri ” iman intisaptır” (mürşide tabiyettir) buyuruyor. Kalblerine iman yazılanların başlarının üzerine aynı anda Allah'ın katında eğitim görmüş olan devrin imamının ruhu nimet olarak gönderilir.(Kadir gecesinde yeryüzüne inen melekler ve ruh dendiğinde ruhun Cebrail AS olduğu zannediliyor, Oysa Cebrail AS bir melektir ve meleklerin içinde yer alır. Burada kasdedilen ruh ise devrin imamının ruhudur). Bu suretle onlar, o ruhla desteklenirler (mücadele 22). (Bu nimet (ali imran 164) fatiha suresinde sırat-ı mustakime ulaşmak için Allah'tan istediğimiz nimettir). Aynı zamanda kendi ruhları vücudlarından ayrılarak (mümin 15) Allah'a vasıl olmak üzere sırat-ı mustakime ulaştırılır. Tabiyetle birlikte kişi mürşidinden aldığı zikir dersi ile yani zikrullah ile Allah Allah Allah diye zikretmeye(araf 205,müzemmil 8) başlar. Böylece daha önce şerh edilen (enam125, inşirah 1) kalbe zümer 23 e göre nurlar ulaşmaya başlar. Karanlıklar dışarı atılırken faziletler kalbe dolar. İşte Allah, amenu olanların (Hud 29) yani Allah'a ulaşmayı dileyenlerin dostu olarak onların nefslerinin kalblerini bu şekilde zulmetten nura çıkarır (bakara 257). Ve böylece (zikirle) Allah'ın katından gelen nurlarla, bu insanlar güzel ahlakla ahlaklanmaya başlarlar.

Rabbimiz, Kuran'da bu işleme nefs teskiyesi diyor. Nefsleri Allah (nur 21), mürşidleri vasıtasıyla tezkiye eder( Ali imran 164,cuma 2,bakara 151) biliyorsunuz. Yaratılıştan nefsimizin kalbinde bulunan ve gizli şirki oluşturan (casiye 23) kin,öfke,nefret, kıskançlık, kibir, düşmanlık,yalan,zan, zulüm, fitne,fesat vs. nin yerini yapılan zikirlerle gelen nurlar (rahmetle gelen fazıl ve salavat nur 21,bakara 156-157) almaya başlar. Nur 21 de (eğer zikir yapmazsanız) Allah'ın rahmeti fazlı beraberce üzerinize olmaz ve nefsinizi ebediyen tezkiye edemezsiniz buyrulurken, bakara 156-157 de rahmetle salavat onların (Allah'a ulaşmayı dileyenlerin) üzerinedir ve kurtulanlar onlardır buyruluyor. Yapılan zikirlerle şeytanın nefsimizin kalbindeki fucurları azalırken, Allah'ın ilhamları ise artmaya başlar (şems 8). Müminun suresi 1.ayette "müminler felaha erenlerdir" buyruluyor. Şems 9 da ise felaha erenlerin nefs tezkiyesi yapanlar olduğu bildiriliyor. O halde müminler, nefs tezkiyesi yapanlardır. Ala 14-15 de ise nefs tezkiyesinin zikirle (Allah, Allah, Allah diyerek (ahzab 41)) yapıldığı belirtiliyor. Nefs, mürşide tabiyetin ardından yapılan zikirlerle tezkiye olurken, ruh da müzemmil 8 e göre yapılan zikirlerle gök katlarında seyrederek Allah'a ulaşır (fatır 18, kehf 110) ve Rabbinde ifna(yok) olur (rad 20-22). Allah'a ulaşmayı dilemeyenlere yani kibirlilere ise gök kapıları açılmaz (araf 40) ve onlar Allah'a ulaşamazlar,dalalette kalırlar (furkan 21) ve deve iğne deliğinden geçmedikçe cennete giremezler.

Bundan sonra günbegün arttırılan zikirlerle (ahzab 41) nefs tasfiyesine gidilir. Ruhun Allah'a ulaşmasından sonra yani ermiş evliya olduktan sonra teslim olma sırası fizik vucuttadır (Ali imran 20). Bunun için günde18-20 saat zikretmek gerekmektedir. Daha sonra daimi zikre ulaşıldığında (Ali imran 190-191) nefs, Allah'a teslim olur (Bakara 139,hucurat 7,beyinne 5).Resulullah bu konuda ise şöyle buyurmuştur; "Yenamu aynani vela tenamu kalbi" Benim gözlerim uyur ama kalbim uyumaz ( hep Allah'ı zikreder). Bu noktada nefs tasfiyesi de tamamlanmış olur. Ardından kişi Allahu Teala tarafından tahrim 8 e göre tövbe-i nasuha davet edilerek salah makamına ulaştırılır. Bu makamda irade Allah'a teslim edilir ve böylece teslimler tamamlanır. İslam (teslim yani muslimum) olduğumuz nokta burasıdır. Allahu Teala bu noktaya ulaşmış olan kişiyi irşada memur ve mezun kılındın cümlesiyle mürşid olarak atar. Mürşid (kehf 17), bu kainattaki en mutlu kişidir, mahlukatı en çok seven kişidir. Fevzül azimin,ecrun azimin, fazzul azimin ve hazzul azimin sahibidir. Diğer insanlarında bu dünya da mutlu olabilmeleri ve ahirette cennete gidebilmeleri için hayatı boyunca irşad ve tebliğ ile meşgul olur ve onları Allah'a (ulaşmaya ve O'na teslim olmaya) davet eder. Peygamber Efendimiz Kendisine tabi olan sahabesi (fetih 10,mümtehine 12) için şöyle buyurmuştur; " Benim sahabem gökteki yıldızlar gibidir, hangisine tabi olursanız hidayete erersiniz." Bütün bunlar ibadetlerin en büyüğü zikrullah (Ankebut 45) ile gerçekleştilir (nisa 103, Ali imran 190-191). Diğer ibadetler de yani namaz, oruç, zekat, hac ,kelimeyi şahadet getirmekte farzdır. Bu ibadetler, ibadet zevkinin yaşatmak ve derecat kazandırmak için farz kılınmışlardır. Zikir ise, esfeli safiline reddedilen ama bir takvim içersinde ahsene dönüşebilecek şekilde yaratılan insanın (tin 4-5) nefs tezkiyesi ve tasfiyesiyle kamil insan olması için farz kılınmıştır. Peygamber Efendimiz SAV zikrullah ile ilgili şöyle buyurmaktadır ; "Bilin ki, sizin derecenizi her amelden daha yukarı çıkaran ve sizin için güneşin ışıdığı şeylerden daha iyi olan amellerinizin en iyisi Allah'ı zikretmektir. Zira Allahu Teala şöyle buyurmuştur;" Ben, Beni zikredenle birlikteyim."(Biharul Envar,Cilt.93,Sayfa 163).

Muhterem Erol Bey, 1400 sene önce yaşanan gerçek islamı özet olarak sizinle paylaşmak istedim. Maalesef günümüzde bunlar unutulduğu için islam yaşanmıyor ve yaşanmadığı için de Allah'tan gereği gibi yardım alınamıyor. Ülkemizde hergün cinayetler, hırsızlıklar, tecavüzler, soygunlar artıyor. Diğer taraftan müslümanlar, Allahuekber diyerek birbirlerini öldürüyorlar. Birde din istismarcıları ve din teröristleri bu olaylara tuz biber ekiyorlar. Allahu Teala aslında bütün bu yaşadığımız olaylara kendimize gelebilmemiz yani O'na ulaşmayı dilememiz için müsaade ediyor (Şura 30) ve müsibetleri bu nedenle gönderiyor (Tevbe 126). Şu anda dünya milletleri ( henüz fiili değil ama) top yekün üzerimize saldırıyorken, diğer taraftan da doğal afetlerin ardı arkası kesilmiyorken, islam aleminde kan gövdeyi götürüyorken biz hala ne yapmamız gerektiğini bilemiyoruz, akledemiyoruz.Yapmamız gereken tek şey var "Allah'a ulaşmayı dilemek". Peygamber Efendimiz SAV bu günler için şöyle buyuruyor; "Kıyamete yakın devrede bütün dünya milletleri islamın (Türkiye'nin) üzerine üşüşecekler. Bunun sebebi ümmetimin (Allah'ı değil) dünya hayatını sevmeleri ve Allah'a ölmeden evvel ulaşmayı kerih görmeleridir (Ebu Davut,Melahim 5/4297) ". Çok yakında gerçekleşecek olan 3. dünya savaşından bahsediyor Resulullah. Türkiye nin ardı ardına alacağı yenilgiler sebebiyle neredeyse tamamen işgal edileceği bir savaş. Oysa Osmanlı, anlattığımız gerçek islamı yaşadığı için Allah’tan yardım alıyordu ve böylece aleme nizam veriyordu. En başta padişahlar mürşidlerine tabi idiler. Asker, Hacı Bektaş Veliye tabi idi. Esnaf, Ahi Evren Hz.lerine tabi idi. Osman Gazi diyorsak Şeyh Edebali'ye tabi idi, 2. Murad Han diyorsak Hacı Bayram Veli ye tabi idi, Fatih S.M. diyorsak Akşemseddin Hz.lerine tabi idi. Yani her padişah bir veliye tabi olmuştu ve Allah'ın yolunda ilerlemekteydi. Yavuz S.S. (Hasan Can'a tabi idi) şöyle buyuruyor:"Aleme padişah olmak kuru bir kavga imiş, bir veliye(mürşide) bende (tabi) olmak hepsinden ala imiş". Peygamber Efendimizin mürşidi ise Cebrail AS dı biliyorsunuz. İsra 80 de Peygamber Efendimiz Allah'tan bir sultan yani bir mürşid istemişti . Allahu Teala da bunun üzerine O'na Cebrail AS ı göndermişti . Tabiyetinden sonra Resulullah şöyle buyuruyor; "lev lev mürebbi lema areftü rabbihi". Mürşidim olmasaydı bende Rabbime arif olamazdım." Men arefe nefsehu fe kad arefe rabbehu" kim (zikirle nefs tezkiyesi ve tasfiyesi yapıp) nefsine arif olursa, o Rabbine arif olur.

Hz Ömer RA buyuruyor ki; “Allah, Kendisine ulaşmayı dileyen toplulukları yüceltir, dilemeyenleri de alçaltır”. Sonuç itibariyle sizi seven bir kardeşiniz olarak şunu söylemek isterim ki; tekrar Osmanlı gibi, sahabe gibi olmak istiyorsak, Allah'a dost olmak istiyorsak, Allah'a gerçek bir kul olmak istiyorsak, ahlaklı bir toplum olmak istiyorsak, Allah'ın sevgilisi olup mutlu ve sevgi dolu yaşamak istiyorsak ve aleme nizam vermek istiyorsak, yukarıda anlatılan gerçek islamı hayata geçirmenin vakti gelmiştir. Allah razı olsun.


Saygılarımla…
Şaban Uçur

banner5