Selzedeyim deva bulmam...

Abone Ol

Bir selzede olarak kaleme alıyorum bu yazıyı... Sıka sıka kilitlemiş olsam da azıyı... Yâ sabır ikindilerinde yitirdim halden razıyı...

Beş Eylül akşamı, beş dakikada yere inen gökyüzü... Belli ki Başakşehir semalarında, rahmetten mahrum bırakılmış gibi... Azabın fevkinde sert bir ihtar, ansızın örttü üstümüzü... Havf ve reca arasına gerilmiş ipte, bir abd-i aciz olarak yürümeye çalışırken, böyle bilmezdim güzü! Takdir-i İlahi... Rabbim beterinden saklasın... Kul olarak bize tedbir hanesi düşüyor. Tedbiri kim alacak?

Selzede olarak cana değmediğine elhamdülillah derken, otoparkta mahsur kalan emektar düldülümüz için hüzünlüyüz... Küçük kızlarım ağlamaklı sordular: Baba, arabamız öldü mü? Verecek bir cevap ararken ağlamaya başladılar. Ağlarken, ama onunla bir sürü hatıramız vardı diye feveran ettiler. Haklıydılar! Zavallı emektar düldül ile birlikte pek çok hatıra da su altında kaldı.

Tedbiri kim alacak diye sordum ya... Tedbir yerel yönetimin boynunun borcu... Dere tepe her yere şehirleri serperek rant ağacını sulayanlar, tabii coğrafik durum ve mecburiyetleri hesaba katmayınca... Felaket kaçınılmaz oluyor. Başakşehir kurgulanırken suyun tabi akış ihtiyacı hiç hesaba katılmamış demek... Oluşacak fazla su yükünün drenaj vasıtasıyla tahliye edilmesi, boyu bir karışlık, yol üstü giderciklere havale edilmiş... Bu noktada, ama metrekareye acayip bir yağış olmuş, bu afet diyeceksiniz. Haklısınız amma, atalar ne demiş: sen önünü kış tut yaz çıkarsa bahtına! Zaten tedbir dediğin en kötü senaryo çerçevesinde yapılan hazırlık değil mi? Maalesef bu noktada İlçe belediyesi sınıfta kalmış görünüyor. Daha acısı... Bu riski görerek gerekli tedbirlerin alınması için resmi başvurularının, bize işimizi öğretmeyin diyerek kaale dahi alınmadığını dinlediğim mağdur site yönetici ve sakinlerinin anlattıklarıydı. Demek ki benim gariban düldülümü, bu çok iş bilen beyzadelerin çok bilmişliği boğmuş... Âh liyakat nerelerdesin?

Evet bu aymazlıklar bizim düldülü elimizden aldı. Tam okullar başlarken yaya kaldık... Çocuğun biri bir yerde öbürünün okulu diğer tarafta... Nasıl götür getir yapacağız? Getir götür yaparken işe nasıl gideceğiz? Servise ver canım diyen okurlarıma kederli bir gülüş hediye edip geçeyim!

Yine belki bazı okurlarım ne olacak daha iyisini alırsın diye geçirmiştir içinden... Malum atmosferde gidenin yerini doldurmak mesele! Atalar boşuna dememiş: Fakiri döveceğine yakasını yırt diye... Benim ki o hesap...

Kasko yok muydu? Ne diye bu kadar ajitasyon yapıyorsun diye söylenen okurlarım da vardır mutlaka... Kaskom vardı. Ama kaskodan kaynaklanan haklarınızı alabilmeniz ne kadar zormuş. Önce sigorta firmanızı arayıp ihbar vermeniz lazım... Ben on beşer dakikadan iki üç teşebbüste ulaştım. Servis bilgileri verip bunlardan birine çektirin denildi. Avrupa yakasında aramadığım servis kalmadı. Hepsi dolu ya da sel hasarı ile ilgilenmiyor. İki gün boyunca havanda su dövdükten sonra müdürüm yardım etti de bir servise atabildik kapağı... Servisi bulduk hadi çekici yollayın dedik sigorta şirketine... Ne dese beğenirsiniz! Efendim çekici için poliçenizdeki bedel üstüne fark vermeniz gerekiyor(?) Sanki raiçleri ben üç katına çıkardım onbir ayda! Allah'tan, vitesten atışıma kıyamayan acente bir şekilde haletti. Bakalım japon harikası sigorta şirketi daha ne menem can yakıcı ve ruh sıkıcı işlere imza atacak?

Beş günde beş sene kocadım vesselam... Öğrendiklerimi şöyle özetlesem yerinde olur:

1- Liyakat liyakat liyakat!

2- Şehirlerimiz sandığımızdan daha büyük sıkıntılar taşıyor.

3- Ferdi Tayfur'un "Sakın Düşme" şarkısını dinleyerek mağduriyetimi düşündüm.

4- Sigorta şirketlerinin müşterilerine feyk atmalarını engelleyecek bir çerçeve şart!

5- Zor günde başından savan oto servislerini bir kenara not ettim.

6- Meğer ne kadar güzel insanlarmış komşularım... Bir türlü rast gelemezken, felakette gönül alışverişi yaptık. Nasip!

7- Bundan sonra güvendiğim kurum ve yapıları sakin kafayla tekrar gözden geçirmem gerekiyor imiş...

8- Bu süreçte bir kul olarak, kul hakkı çerçevesinde hakkıma girenlere hakkımı helal etmiyorum. Mahşerde görüşürüz!

Bu kadar demogoji yeter değil mi?

Belki size... Bir daha ki yazımda... Onbirinci kattaki evini, bu selde su basan kayınvalidemin, dört parmak suyla dolu çatıya ilişkin, site yönetimiyle yaşadığı trajikomik mevzuyu... Üç gece boyunca, kova kova akan suların hakkından gelmeye çalışmamızı... Dökülen tavanların, şişen kapı ve mobilyaların... Su yolu olmuş elektrik tesisatının ve su yüzünden yerinden çıkan parkelerin hikayesini anlatırım.

Unutmadan...

Daha bir hafta öncesine kadar barajlar boş İstanbul susuzluk riski altında... Bu hep küresel ısınmanın, iklim değişikliğinin yüzünden diye çığırtkanlık yapılıyor idi.

Bu afet şunu da gösterdi: Alemlerin Rabbi yokmuş gibi ahkam kesmeyeceksin! Propaganda ile Allah'ın garip kullarını rızık endişecisi yapmayacaksın!

Neyse... Bu yazı bitmez...

{ "vars": { "account": "PASTE_ANALYTICS_ACCOUNT_ID" }, "triggers": { "trackPageview": { "on": "visible", "request": "pageview" } } }