Kafamızın içinde kırk tilki geziyor da kırkının kuyruğu birbirine değmiyor! Üstelik bu vakte kadar bildiğimiz ne varsa yanıldığımıza yetmiyor. Daldaki kuşların peşinde koşarken kaybettiklerimizin muhasebesini yapabilmek her geçen gün imkansızlaşırken; daldaki kuşların tamamı eldeki bir kuş etmiyor!
Hasta adam sendromu, kirli bir gölge misali ufkumuzun ucundan çekiştire dursun... Bizim oğlan bina okur, döner döner yine okur önermesinin terbiye ediciliği de kifayet etmiyor olmalı ki; çetrefil üstüne çetrefil kaplı pastalarla donatılmış masalarda kendimizden geçiyoruz. Evet! Maalesef... Ektiğimizi biçiyoruz!
Heveslerin kursakta kalmış olması değil... Surlarda açılan gediklerin solması da değil... Bir başka alabora oluşun verdiği ağırlıktan ötürü, kızgın ve kırgın esen rüzgârın sendelettiği dallarda patlamadan dökülen tomurcukların yası var. Yıldızların bile bu kurgulanmış gökyüzünde içten içe kayası var. Herşey son tahlilde aslına rücû edermiş amma... Asılların, aslı astarı müphem tülüne dolaşıp dururken... Kabaran her ayranın yoğurdunda ne hikmetse suretin mayası var!
Tekerrür eden tarihle boğuşmak ne kadar da kısır bir uğraş! Yargılamakla israf edilen zamanı, yine zamanın açtığı yarayı sargılamakla taçlandırmak erdem olsa gerek... Her taşın altı ya akrep yuvası yahut engerek! Görünen köy kılavuz istemez lakin illa ki bir gören gerek... Bakanla gören kıyası, siyahla beyaz kadar keskin hâlbuki...
Tutukluluk yapan şuur tüfeğiyle ava çıkmışız. Bâde harab-ül Basra! Sözüm ona ayıkmışız(?) Taş üstüne taş koyar gibi yapıp, meğer temeli de yıkmışız... Uzayan gölgeler, alaycı kuşlar... Hepsi bir olup yolumuza durmuşlar... İpi kopmuş uçurtma düşmeden evvel, nasıl bir müddet silkelenip yükselirse... Öylesine bir akıbetle encâmımızı sormuşlar!
Koca Ragıp Paşa'nın kulaklarını çınlatan takvim yapraklarını yolmakla, saç-baş yolmak arasında fark olup olmadığına dair bir kanaat sahibi olmak basiret nimetiyle alâkadar mıdır? Yoksa basiret, yoldaşı firasetle yürüdüğü kadar mıdır? Belki de... Koşan yürümeli, yürüyen durmalı... Duran oturmalı... Ki hay-huyun içinde bulanan sular durulsun... Gerçeğin toza dumana boğduğu sahra azad olsun ki hakikatin çadırı kurulsun...
Beti benzi atmış coğrafyaların feryadını duyacak kulak... Çekilmeye müstehak olmasa da... Çektirilir mi? Çekile çekile köşeye sıkışan arslanın vaziyeti hazin değil mi? Muhakeme, murakabe ve muhabbet kavramlarını, heybemizdeki delikten düşürmüşüz de haberimiz yok... Teoride çoksa da pratikte muteberimiz yok...
Aforizmalara sıkışıp kalan hamaset ile başımız dertte mi? Kabahat bahadırda mı yoksa mertte mi? Suallerin içtimaya dizildiği meydan dar artık! Belki haddinden fazla boşverdik belki de abarttık...
Söz tükendi. Ocakta köz tükendi. Kabuk çoktan kavladı. Yetmedi öz tükendi. Tükenmek bitmek değil belki... Yokuştan yokuşa tutunurken yolcusuna dargın yollar... Sanırım bir asra yayılacak kadar düz tükendi.
Şimdi evhamların kuşkuya, kuşkuların korkuya, korkuların da yılkıya dönme vakti... Ne diyelim kork Allah'tan korkmayandan!