Sovyetler Birliği’ni dize getiren adam olarak hatırlanan Reagan’ın o tarihi konuşması

1987-1991 yılları arasında yaşanan gelişmelerle hem Soğuk Savaş’ı hem de Sovyetler Birliği’ni tarih sahnesinden indiren özgürlük ateşinin ilk kıvılcımını çakan Reagan’ın o tarihi konuşması...

Tarih 29.01.2020 - 17:39 29.01.2020 - 17:39

“Yıkın bu duvarı Bay Gorbaçov!”

ABD Başkanı Ronald Reagan, 12 Haziran 1987’de Batı Berlin’i ziyaret etti. Soğuk Savaş’ın nihaî aşamasına girildiği, Sovyet güdümündeki Doğu Bloku ülkelerinde ufak ufak özgürlük hareketlerinin filizlendiği ve her şeyden önce Sovyetler Birliği Komünist Partisi’nin yeni Genel Sekreteri Mihail Gorbaçov’un komünist ideolojinin geleceği hakkında seleflerinden farklı şeyler düşündüğünün hissedilmeye başlandığı bir dönemde gerçekleşen bu ziyaret, özgürlük taraftarlarına verilen büyük desteği sembolize ediyordu. Sovyetler Birliği’ni ‘Şeytan İmparatorluğu’ sözleriyle isimlendiren ve komünist ideolojiye karşı en keskin tavırları sergileyen ABD Başkanı olarak dikkat çeken Reagan, o gün, Federal Almanya Cumhurbaşkanı Richard von Weizacker’in Batı Berlin’deki rezidansı Bellevue Şatosu’nda Alman Şansölyesi Helmut Kohl ve Batı Berlin Belediye Başkanı Eberhard Diepgen ile bir araya gelmiş ve ardından da doğu balkonundan bir süre Berlin Duvarı’nı izlediği eski parlamento binası Reichstag’ı ziyaret etmişti. Saatler 14.20’yi gösterdiğinde, Berlin’in iki yakasını birbirinden ayıran tarihî Brandenburg Kapısı önündeki platformda yerini alan Reagan, eski bir Hollywood yıldızı olmasının getirdiği teatral becerileri de kullanarak, “özgürlük mücadelesi” tarihinin en etkili konuşmalarından birini gerçekleştirecekti. Halen dahi Sovyetler Birliği’ni dize getiren adam olarak hatırlanan Reagan’ın bu ateşli konuşması, hiç şüphe yok ki, 1987-1991 yılları arasında yaşanan gelişmelerle hem Soğuk Savaş’ı hem de Sovyetler Birliği’ni tarih sahnesinden indiren özgürlük ateşinin ilk kıvılcımını çakmıştı. 

Reagan’ın o tarihi konuşması...

“Şansölye Kohl, Belediye Başkanı Diepgen, Bayanlar ve Baylar!

24 yıl önce Başkan Kennedy, Berlin’i ziyaret ederek bu şehrin insanlarına ve dünyaya seslenmişti. O tarihten sonra Berlin’e iki Amerikan Başkanı daha geldi. Ve bugün bizzat ben şehrinize ikinci ziyaretimi yapıyorum. Biz Amerikan Başkanları Berlin’e geliyoruz, çünkü bu özgürlük şehrinde konuşmak görevimiz.

Ama itiraf etmeliyim ki, bizi buraya getiren başka sebepler de var: Grunewald ve Tiergarten’in güzelliği, hepsinden önemlisi de cesaretiniz ve kararlılığınız. Belki de kompozitör Paul Lincke, Amerikan Başkanlarının hislerine çok iyi tercüman olmuştu. Görüyorsunuz ki, benden önceki Başkanlar gibi ben de bugün buraya geldim. Çünkü nereye gitsem, ne yapsam: “Ich hab noch einen Koffer in Berlin!” 5 Bugün buradaki birlikteliğimiz, tüm Batı Avrupa ve Kuzey Amerika’ya yayınlanıyor. Ama biliyorum ki aynı zamanda Doğu’da da izleniyor ve dinleniyor.

Tüm Doğu Avrupa’da bizi dinleyenlere özel bir şeyler söylemek istiyorum: Her ne kadar sizinle olamasam da, tıpkı burada beni dinleyenler gibi, sizlere de sesleniyorum. Batı’daki vatandaşlarınızla birlikte olduğum için, sizlerle de birlikte oluyorum. Bu kararlılıkla şu sarsılmaz inancı bir kez daha dile getiriyorum: “Es gibt nur ein Berlin.” 6 Ardımda bu şehrin özgür sektörlerini çeviren, tüm Avrupa kıtasını bölen bariyerler sisteminin bir parçası olan bir duvar yükseliyor. Bu bariyerler, güneyde Baltık’tan itibaren dikenli teller, beton duvarlar, bekçi köpekleri ve kontrol kuleleri ile bir yara izi gibi Almanya’yı boydan boya kesiyor.

Daha güneyde, görünmeyen, aşikâr olmayan bir duvar var. Yine orada da halen sıradan insanlara totaliter bir sistemin iradesini dayatma enstrümanı olarak kullanılan, seyahat özgürlüğünü sınırlayan silahlı nöbetçiler ve kontrol noktaları bulunuyor. Şimdi burada, haber görüntülerinin ve TV ekranlarının kıtanın bu acımasız bölünmüşlüğünü dünyanın zihnine kazıdığı bu Berlin’de, bu duvar, en keskin şekli ile kendini gösteriyor. Brandenburg Kapısı’nın önünde dikilen her insan, vatandaşlarından ayrı düşürülmüş bir Almandır. Herkes, bir yaraya bakmaya zorlanan bir Berlinlidir. Cumhurbaşkanı von Weizsacker ‘Brandenburg Kapısı kapalı olduğu sürece, Alman sorunu açık olacak’ dedi.

Ben de bugün diyorum ki: Kapı kapalı olduğu sürece, bu duvar yarasının durmasına izin verildiği sürece, açık olan sadece Alman sorunu değil, tüm insanların özgürlüğü sorunudur. Yine de buraya dövünmeye gelmedim. Çünkü Berlin’de, bu duvarın gölgesinde bile bir ümit ışığı, bir zafer mesajı görüyorum. 1945’in bu mevsiminde, Berlin halkı hava saldırısı sığınaklarından çıktığında bir yıkımla karşılaştı. Binlerce mil uzaklıktaki Amerikan halkı, yardım için elini uzattı. Ve 1947’de bildiğiniz gibi Dışişleri Bakanı George Marshall, daha sonradan Marshall Planı olarak isimlendirilen programın başladığını ilan etti. Marshall tam olarak 40 yıl önce bu ayda yaptığı konuşmada ‘Politikamız, herhangi bir ülke ya da doktrine değil; açlığa, fakirliğe, çaresizliğe ve kaosa karşıdır’ demişti.

Birkaç ay önce Reichstag’da, Marshall Planı’nın 40. yılı dolayısıyla yapılan bir sergi gördüm. Tamamen yanmış, virane olmuş ama yeniden yapılmakta olan binanın üzerindeki bir levha beni çok etkiledi. O anda anladım ki benim kuşağımdan Berlinliler, o zamanlar şehrin Batı yanını boydan boya kaplayan bunun gibi levhaları gördüklerini hatırladılar. Levhada: ‘Özgür dünyayı kuvvetlendirmek için buraya Marshall Yardımı yapılıyor’ yazıyordu. Batı’da güçlü, özgür bir dünya. Bu rüya gerçek oldu. Yıkıntılar arasından doğrulan Japonya, ekonomik bir dev oldu. İtalya, Fransa, Belçika…

Neredeyse Batı Avrupa’daki her ulus, politik ve ekonomik dirilişi yaşadı; Avrupa Ekonomik Topluluğu kuruldu. Batı Almanya’da ve burada Berlin’de, ekonomik bir mucize, Wirtschaftswunder7 gerçekleşti. Adenauer, Erhard, Reuter ve diğer liderler özgürlüğün; sadece gazetecilere konuşma hürriyeti tanındığında gerçeğin filizlenebileceği ve sadece çiftçiler ve işadamları hürriyeti tattıklarında zenginliğin ortaya çıkabileceği şeklinde özetlenebilecek, pratikteki anlamını kavradılar.

Alman liderler ithalat-ihracat tarifelerini düşürdü, serbest ticareti yaygınlaştırdı, vergileri azalttı. Sadece 1950-1960 arası, Batı Almanya ve Berlin’deki yaşam standardı ikiye katlandı. 40 yıl önce enkazların olduğu bu yerde, Batı Berlin’de, bugün Almanya’daki her şehirde görülen görkemli ekonomik çıktılar göze çarpıyor; kalabalık ofisler, güzel evler ve apartmanlar, geniş bulvarlar ve geniş arazilere yayılan park alanları. Bir şehrin kültürünün yerle bir edildiği yerde bugün, iki görkemli üniversite, orkestralar, bir opera, tiyatrolar ve müzeler yükseliyor. Talep olan yerde bolluk var; yiyecek, elbise ve otomobiller. Yıkımdan ve iflastan çıkan siz Berlinliler, özgürlük içinde, yeryüzünün en mükemmel kentlerinden biri olan bu şehri tekrar yapılandırdınız.

Sovyetlerin başka planları olabilirdi. Ama dostlarım, göz önünde bulundurmadıkları bazı şeyler de vardı; Berliner Herz, Berliner Humor, ja, und Berliner Schnauze.8 1950’de Kruşçev, ‘Sizi gömeceğiz’ tehdidini savurmuştu. Ama bugün Batı’da, tüm insanlık tarihinde öngörülmemiş bir refah ve bereket seviyesine ulaşmış hür bir dünya görüyoruz. Komünist dünyada ise başarısızlık, teknolojik geri kalmışlık, düşen sağlık standartları ve hatta beslenme gibi en temel ihtiyaçlarda bile yetersizlik göze çarpıyor. Sovyetler Birliği bugün bile kendi kendisini beslemekten aciz.

Bu geçen 40 yılın ardından tüm dünyanın önünde görkemli ve kaçınılmaz bir gerçek duruyor: Özgürlük, zenginliğe götürüyor. Özgürlük, uluslararasındaki köklü nefretlerin yerine medeniyeti ve barışı getiriyor. Özgürlük, muzaffer oluyor. Ve bir şekilde Sovyetler de, sınırlı da olsa, özgürlüğün önemini anlama noktasına gelebilir. Moskova’dan reform ve açıklık politikalarına yönelik yeni haberler geliyor. Bazı politik tutuklular serbest bırakılıyor. Bazı yabancı yayın organlarının haberleri sansürlenmiyor. Bazı ekonomik girişimlerin, devlet kontrolünden bağımsız, daha özgür şekilde faaliyet göstermesine izin veriliyor.

Bunlar Sovyet devletindeki büyük değişimlerin öncüsü mü? Yoksa Batı’da yanlış beklentiler oluşturmayı ya da Sovyet sistemini değiştirmeden takviye etmeyi hedefleyen sembolik jestler mi? Özgürlük ve güvenliğin birlikte yürüdüğüne, insan hürriyetinin ilerlemesinin sadece dünya barışını kuvvetlendireceğine inandığımız için bu değişimi ve açıklığı memnuniyetle karşılıyoruz. Sovyetlerin verebileceği, yanlış anlaşılmayacak, özgürlük ve barış ülküsünü büyük ölçüde ileriye taşıyabilecek bir işaret var. Genel Sekreter Gorbaçov, eğer barıştan söz ediyorsanız, eğer Sovyetler Birliği ve Doğu Bloku için zenginliği hedefliyorsanız, eğer liberalleşmeyi hedefliyorsanız, buraya, bu kapıya gelin!

Bu kapıyı açın Bay Gorbaçov! Yıkın bu duvarı Bay Gorbaçov!

Bu kıtanın başına bela olan savaş korkusunu ve bölünmüşlüğün acısını anlıyorum. Ve size bu engellerin üstesinden gelmek için ülkemin gayret göstereceğini vaat ediyorum. Kendimizi sağlama almak için Batı’da Sovyet yayılmasına karşı direnmeliyiz. Sağlamlığından şüphe edilmeyen bir savunma bloğu kurmalıyız. Ve bununla birlikte barıştan söz ediyorsak; o halde her iki taraftaki silahların sayısını azaltmaya gayret etmeliyiz. 10 yıl öncesinden bu yana Sovyetler, Avrupa’daki her başkenti vurabilecek kapasitede yüzlerce yeni ve daha ölümcül SS-20 nükleer füzeleriyle, oldukça korkunç ve yeni bir tehditle Batı ittifakına meydan okuyor.

Batı ittifakı ise, Sovyetler daha iyi bir çözüm için görüşmeye ikna olana; daha açık deyişle, her iki bloktaki bu türden silahların ortadan kaldırılmasına razı olana dek, kendisini karşı savunma girişimine adayarak bu tehdide karşı koyuyor. Sovyetler aylar boyunca, samimi bir şekilde pazarlık yapmaya yanaşmadı. Buna karşılık ittifak, karşı savunmaya hazırlanmaya başladığında çok zor günler yaşadık, tıpkı 1982’de bu şehre yaptığım ziyarette karşılaştığım türden protestolara maruz kaldık. Ve Sovyetler masadan çekildi. Ama tüm bu süreçte ittifak sağlam durdu. O gün protesto etmiş olanları ve bugün protesto edenleri şu gerçeğin hakkını vermeye davet ediyorum: Güçlü kaldığımız için Sovyetler masaya tekrar oturdu. Ve yine güçlü kaldığımız için bugün sadece silahlanmayı sınırlama değil, aynı zamanda ilk kez tüm nükleer silah çeşitlerini yeryüzünden kaldırma ihtimaline yaklaşmış bulunuyoruz.

Ben burada konuşurken NATO Bakanları bu silahların ortadan kaldırılmasına yönelik teklifimizin gelişimini değerlendirmek için İzlanda’da bir araya geliyorlar. Cenevre görüşmelerinde de, stratejik saldırı silahlarının sayısında büyük kesintilere gidilmesini teklif ettik. Ve buna benzer şekilde Batılı müttefikler, konvansiyonel savaş tehlikesinin azaltılmasına ve kimyasal silahların topyekün yasaklanmasına yönelik geniş kapsamlı tekliflerde bulundular. Bu silah indirimlerinin peşinde koşarken, aynı zamanda sizlere, Sovyet saldırganlığını, baş gösterebileceği her türlü aşamada caydırma yeteneğimizi muhafaza etmeye devam edeceğimize dair söz veriyorum. Bu esnada müttefiklerimin işbirliğiyle, sadece saldırgan misillemeleri önlemekle kalmayıp aynı zamanda tam anlamı ile savunma yapacak, kitleleri hedef almayıp onları sadece koruyacak olan Stratejik Savunma Girişimi’ni de sürdürmekteyiz. Bunlarla Avrupa’nın ve tüm dünyanın güvenliğini arttırmayı hedefliyoruz. Ama bu esnada hayatî bir gerçeği aklımızda bulundurmalıyız: Doğu ve Batı birbirlerine güvenmiyor, çünkü silahlanıyoruz. Silahlanıyoruz, çünkü birbirimize güvenmiyoruz.

Farklılıklarımız silahlarımızla ilgili değil, bilakis özgürlükle ilgili. Başkan Kennedy 24 yıl önce burada konuştuğunda, özgürlük kuşatılmıştı, Berlin kuşatma altındaydı. Ve bugün, üzerindeki tüm bu baskılara rağmen Berlin, özgürlük içinde ayakları üzerinde duruyor. Ve özgürlüğün kendisi, gezegenimizi dönüştürüyor. Filipinlerde, Güney ve Orta Amerika’da, demokrasi yeniden doğuyor. Pasifik boyunca, serbest pazarlar birbiri ardına ekonomik büyüme mucizelerine imza atıyorlar. Sanayileşmiş ülkelerde, bilgisayar ve iletişim dallarında göze çarpan olağanüstü hızlı gelişmelerin ön ayak olduğu teknolojik bir devrim gerçekleşiyor.

Avrupa’da ise sadece bir ülke ile onun kontrolünde olanlar, özgürlük cemaatine katılmayı reddediyorlar. Oysa ikiye katlanmış ekonomik büyüme, bilgi ve yenilik çağında Sovyetler Birliği’nin karşısında tek bir seçenek var: Ya radikal değişiklikler yapacak ya da son kullanma tarihi geçecek. Bundan dolayı bugün, bir ümidi temsil ediyor. Biz Batı’da duranlar, gerçek açıklığı teşvik etme, insanları ayıran engelleri yıkma ve daha güvenli ve daha özgür bir dünya yaratma yolunda Doğu’dakilerle işbirliği yapmak için hazır bir şekilde bekliyoruz.Ve hiç şüphe yok ki, bir başlangıç için, Doğu ve Batı’nın buluştuğu Berlin’den daha iyi bir yer olamaz.

Berlin’in özgür insanları! Geçmişte olduğu gibi bugün de, Birleşik Devletler, 1971’deki Dört Kuvvet Anlaşması’nın tüm yönleriyle uygulanmasının arkasındadır. Gelin, bu şehrin 750. yıldönümünü, geleceğin Berlin’i için daha zengin ve bütün bir yaşama gidecek yolları arama fırsatı olarak kullanalım. Hep birlikte, Federal Cumhuriyet ile Berlin’in 1971 antlaşması ile serbest bırakılan Batı sektörleri arasındaki bağlarını muhafaza edip, geliştirelim. Bay Gorbaçov’a bir çağrıda bulunuyorum: Şehrin Doğu ve Batı bölümlerini birbirlerine daha da çok yaklaştıralım, yaklaştıralım ki, bütün Berlin’in tüm sakinleri, dünyadaki en görkemli şehirlerden biri olan bu şehirde, hayatla birlikte gelecek olan zenginliklerin tadını çıkarabilsin. Berlin’i tüm Avrupa’ya, Doğu’ya ve Batı’ya açmak için; şehre yönelik ticarî uçuşları daha uygun, daha rahat ve daha ekonomik hale getirmenin yollarını bularak, gelin bu şehir açısından hayatî önem taşıyan hava akışını genişletelim.

Batı Berlin’in, tüm merkezî Avrupa’daki en büyük havacılık merkezlerinden biri olabileceği günü bekliyoruz. Amerika Birleşik Devletleri, Fransız ve İngiliz ortaklarıyla birlikte uluslararası toplantıların Berlin’e getirilmesine yardım etmeye hazırdır. BM toplantıları ve insan hakları, silahsızlanma ya da benzeri konularda düzenlenecek uluslararası işbirliği toplantılarına ev sahipliği yapmak, Berlin açısından tam anlamıyla ideal olacaktır. Geleceğe dönük ümitler yaratmanın, genç beyinleri aydınlatmaktan daha iyi bir yolu yoktur. Bundan dolayı Doğu’daki genç Berlinliler için yazlık öğrenci değişimleri ve buna benzer kültürel organizasyonlara destek vermekten onur duyacağız.

Eminim ki Fransız ve İngiliz dostlarımız da aynısını yapacaktır. Ümit ediyorum ki, Doğu Berlin’de de Batı’dan gelecek gençlerin ziyaretlerine destek olabilecek makamlar çıkacaktır. Son bir teklif, bana en sıcak geleni: Spor, bir eğlence ve yücelme kaynağı. Belki de fark etmişsinizdir; Güney Kore hükümeti, 1988 Olimpiyat Oyunları müsabakalarından bazılarının Kuzey Kore’de yapılmasına izin verilmesini teklif etti. Her türden uluslararası spor müsabakası, bu şehrin her iki tarafında da yapılabilir. Dünyaya bu şehrin açıklığını göstermenin, önümüzdeki yıllarda düzenlenecek olimpiyat oyunlarının burada, Doğu ve Batı Berlin’de yapılmasını önermekten daha açık ve iyi bir yolu olabilir mi?

Dediğim gibi, bu son kırk yıl içerisinde siz Berlinliler, mükemmel bir şehir inşa ettiniz. Bunu, Sovyetlerin empoze ettiği Doğu Alman Mark’ı, abluka girişimleri gibi tehditlere rağmen gerçekleştirdiniz. Kendisini bu duvarın varlığında en iyi şekilde hissettiren meydan okumalara rağmen, şehir gelişmesini sürdürüyor.

Sizi burada tutan ne? Muhakkak ki metanetiniz ve yılmaz cesaretiniz için söylenecek çok şey var. Ama Berlin’in tüm görüntüsünü, hissiyatını ve yaşam tarzını örten, daha başka bir şey olduğuna inanıyorum, sadece duygu değil. Hiç kimse, illüzyonların getirdiği hayal kırıklıklarını hissetmeden Berlin’de uzun süre yaşayamazdı. Berlin’de yaşamanın zorluklarını gören ama bunlarla yaşamayı kabul eden, insanların enerjisini ve ilhamını ortaya çıkarmasına izin vermeyen totaliter bir sistemle çepeçevre kuşatılmış olmasına rağmen bu güzel ve gururlu şehri geliştirmeye devam eden başka bir şey var. Yüksek sesle kabullendiğini gösteren, bu şehre “evet” diyen, geleceğe “evet” diyen, özgürlüğe “evet” diyen bir şey. Tek bir kelime ile sizi Berlin’de tutan şeyin ne olduğunu söylemem gerekirse, “aşk” derdim; sınırsız ve her şeye boyun eğen bir aşk. Belki de bu bizi meselenin özüne götürüyor, Doğu ile Batı arasındaki en temel ayrıma. Totaliter sistem geri kalmışlık üretiyor; üretmeye, zevk almaya, dua etmeye dayalı güdüleri kontrol altına alarak insan ruhu üzerinde korkunç bir baskı uyguluyor. Totaliter sistem, aşkın ve ibadetin sembollerini bile bir hakaret olarak değerlendiriyor.

Yıllar önce, Doğu Almanlar kiliselerini inşa etmeye başlamadan önce, seküler bir yapı inşa ettiler: Alexander Meydanı’ndaki televizyon kulesi. Neredeyse o günden bu yana, Doğu Alman yetkililer, boyalarla ve çeşitli kimyasal maddelerle en tepedeki cam kubbeye müdahale ederek, kulenin kendilerince tek kusurlu yanını düzeltmeye çalışıyorlar. Buna rağmen bugün bile, tüm Berlin’e yukardan bakan bu kulenin cam kubbesine güneş çarptığında, bir haç şekli ortaya çıkıyor. Orada, Berlin’de, şehrin kendisi gibi, aşkın sembolleri, ibadetin sembolleri de bastırılamıyor. Bu sabah, Alman birliğinin somutlaşmış yapısı Reichstag’dan dışarı baktığımda, muhtemelen genç bir Berlinli tarafından duvarın üzerine sprey boya ile yazılmış ‘Bu duvar yıkılacak/İnançlar gerçek olacak’ dizelerini gördüm. Evet, Avrupa’nın bir ucundan diğer ucuna bu duvar yıkılacak.

Bu duvar, inanca karşı direnemeyeceği için; gerçeğe karşı da direnemeyecek. Bu duvar, özgürlüğe direnemeyecek. Ve sözlerime son vermeden önce, bir şey daha söylemek istiyorum. Buraya geldiğimden bu yana ziyaretime karşı yapılan protesto gösterileri hakkında birçok şey okudum, sorulara muhatap oldum.

Bu gösterileri yapanlara tek bir şey söylemek istiyorum: Sürekli arzuladığınızı beyan etmenize rağmen, şu anda yapmakta olduklarınızı yapmanıza bir daha asla izin vermeyecek türden bir hükümeti gerçekten isteyip istemediğinizi hiç kendinize sordunuz mu acaba? Teşekkür ederim, Tanrı sizi korusun.”

12 Haziran 1987

Yorumlar

Gelişmelerden Haberdar Olun

@