banner5

banner29

Atatürk’ün 24 Nisan 1920’de, TBMM’nin açılışından bir gün sonra yaptığı konuşma

Atatürk’ün 24 Nisan 1920’de, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin açılışından bir gün sonra yaptığı konuşma, Kurtuluş Savaşı vereceğini deklare etmesi açısından önemliydi. İşte Atatürk’ün o konuşması...

Tarih 29.01.2020, 17:07 30.01.2020, 16:54
Atatürk’ün 24 Nisan 1920’de, TBMM’nin açılışından bir gün sonra yaptığı konuşma

“Bu kutsal amaç uğrunda ulusumla birlikte sonuna kadar çalışacağıma mukaddesatım adına söz veririm!”

 “Sayın Milletvekilleri!

Bugün içinde bulunduğumuz durumu büyük Meclisinizin huzurunda tam olarak ortaya koyabilmek için bazı açıklamalarda bulunmak istiyorum…

Yüce makamlarınızca da bilindiği gibi, Ahmet İzzet Paşa Hükümeti, ulusal temele dayanan adil bir barışı sağlayabilmek umudu ile ateşkes istedi. Bağımsızlığı uğrunda dürüst ve cesur bir biçimde savaşan ulusumuz, 30 Ekim 1918 tarihinde imza edilen ateşkes antlaşması ile silahını elinden bıraktı. İtilaf donanmaları İstanbul’a girdikten sonra ateşkes antlaşmasının hükümleri bir tarafa bırakıldı; saltanat hakları, hükümetin gururu ve millî onurumuz gün geçtikçe artan bir şiddetle hiçe sayıldı. İtilaf heyetinden gördükleri özendirme ve koruma sayesinde Osmanlı uyruğundaki Müslüman olmayan unsurlar her yerde küstahça saldırılara başladılar. Meclis-i Mebusan’ın feshi, kuvvetini milletten almayan hükümetlerin sık sık değişmesi ve halkın vicdanından doğan millî birlik uğrundaki çalışmaların üzücü bir şekilde siyasî ihtiraslara kurban edilmesi yüzünden millî varlığımız dünyaya karşı duyurulamadı.

Yabancı kuvvetlerin işgali altında inleyen başkentimizde kan ağlayan bütün onurlu kişiler, millet aydınları, din ve devlet hizmetlerinin önde gelen kişileri, büyük hilafet ve saltanat makamı; millî bağımsızlığımızın bu tehlikeli durumdan kurtarılmasının ancak millî vicdandan doğan birliğin azim ve iradesine bağlı bulunduğuna iman getirdiler. Fakat İstanbul’un baskı ve işgal altında bulunması sebebiyle millî onuru korumaya maddeten olanak kalmamıştır. İşte bu sırada Anadolu’ya, mülkî ve askerî işlerle görevli olarak ordu müfettişliğine atandım. 16 Mayıs 1919 günü İstanbul’u terk ettim, Samsun’da bu iş için görevlendirilmemi, din ve millete hizmet etmek için en büyük ve kutsal bir şeref olarak kabul ettim. Millî vicdanın büyük iradesine bağlı olarak, milleti bağımsız ve vatanımızı düşmanlardan arınmış görünceye kadar çalışmak andıyla 16 Mayıs 1919 günü İstanbul’dan ayrıldım. Samsun’da işe başladım. İlk düşüncem, ülkemizde güvenliği kendi olanaklarımızla gerçekleştirebileceğimiz inancı oldu. Aslında Canik Livası’nın (Merkezi Samsun’da olan o zamanki sancağın adı) özel durumu da bu konuda en hızlı biçimde davranılmasını gerekli kılmakta idi.

Gerçekten Rumların egemenliğini ve İslam halkının tutsaklığını amaçlayan, Atina ve İstanbul komitaları tarafından yönetilen Pontus Hükümeti, Karadeniz sahili ile kısmen Amasya ve Tokat’ın kuzey ilçelerinde oturan Osmanlı Rumlarının hayallerini körüklüyordu. Alınan önlemler sayesinde başarılı sonuç elde edildi. Fakat bu önlemler ve başarı, yalnız Pontus dolayları ile sınırlı idi. Halbuki her gün haksızlıklarını artıran İtilaf Devletleri’ne millî varlığımızı siyasî olarak kanıtlamak ve fiilî saldırılar karşısında milletin namus ve bağımsızlığını bilfiil korumak çok önemli idi. Aslında doğuda ve batıda, hemen ülkemizin her yanında millet ve vatan haklarını korumak ve kollamak için dernekler kurulmuştu. Bu dernekler, düşmanların esaret boyunduruğuna girmemek amacı ile millî vicdanın azim ve iradesinden doğmuş kuruluşlardı. Bu sıralarda, bütün belediye başkanlarımıza İstanbul’da İngiliz Muhipleri Cemiyeti kurulduğu ve her yerde derneğe iştirak edilerek İngilizlere yardım edilmesi gerektiği konusunda Said Molla imzası ile bir telgraf geldi. Bu olayla Hükümetin ilgi derecesini ölçmek için Sadrazam Ferit Paşa’dan bilgi istedim. Hiçbir cevap alamadım. Bilinmeyen kişiler tarafından başlatılan böyle düzensiz ve çeşitli siyasî maceralara yönelik girişimlerin, büyük felaketlere sebep olacağını anlayan halk, Said Molla’nın çağrısını önemsemedi. Binlerce saldırı ve haksızlıklar altında inleyen ve İzmir faciası olayı karşısında kan ağlayan millet, ağlayarak Hükümetten ve İtilaf Devletleri temsilcilerinden yardım ve hak isterken, pek çok belediye başkanı ve birçok millî hakları koruma derneği, gönderdikleri telgraflarda hakkımda güvenlerini bildirerek benden bu konuda çalışma ve özveri istiyorlardı. Yaşamımı ve kişiliğimi adadığım soylu ve ezilmiş milletimin bu haklı isteği üzerine artık benim için kutsal görev, millî iradeye uymayı her şeyin üzerinde görmekti. Bunun üzerine yayınladığım bir genelge ile millete kesin sözümü verdim. İşbu genelgenin son cümlesi şöyle idi: ‘Geçirdiğimiz şu ölüm ve kalım günlerinde, bütün milletçe her tarafta arzu ve coşku ile elde edilmeye azmedilen millî bağımsızlığımız uğrunda tüm varlığımla çalışacağıma güvenmenizi isterim. Bu kutsal amaç uğrunda ulusumla birlikte sonuna kadar çalışacağıma da mukaddesatım adına söz veririm.’ ….

Bunun üzerine 19 Mart 1920 tarihinde; hilafet makamının ve saltanatın bağımsızlığının dokunulmazlığını, millî bağımsızlığımızı ve millî sınırlarımız içinde yaşama imkân verecek bir barışı sağlayacak önerileri ayrıntıları ile tespit edip uygulayabilmek için, millet tarafından olağanüstü yetkiye sahip bir Meclisin Ankara’da toplanması gereğini millete duyurmakla ilgili millî görevimizi ve vatan borcumuzu da yerine getirdik. İstanbul’un işgali, şekil ve niteliği bakımından, Osmanlı Devleti’nin egemenliğini kökünden kaldırmak ve milletin esir alınmasını ve hor görülmesini bir oldu bittiye getirme amacına yönelik bir harekettir. Çünkü İstanbul’da doğrudan doğruya devlet kuvvetlerine el konmuştur.

Şöyle ki; önce Meclis-i Mebusan zorla susturulmuştur. Bu durumda yasama kudreti bulunmamaktadır. İkinci olarak, yürütme kudreti siyasî kısıtlamalara uğramıştır. Kim olursa olsun tüm suçluların yabancı kanunlara göre yargılanacağı ilan edilmiştir. Bütün görüşmeler ve ulaşım, denetim altına alınmış, insanın kendini koruma ilkesi tümüyle kaldırılmış ve saldırganların uyruğu altına alınmıştır. Bundan dolayı, bu aşağılık durumu destekleyen ve kabul etmiş olan Ferit Paşa Hükümeti, bağımsızlığına çok sıkı ve çok içtenlikle bağlı olan milletle arasındaki her türlü bağlantı ve ilişkiyi doğal olarak kaybetmiş ve milleti karşısına alarak, düşmanla işbirliği içinde hareket etmeye başlamıştır. Üçüncü olarak, devlet şeklinde oluşmuş bir topluluğun anayasasında, yargı yetkisi bağımsızlığının önemi, açıklama istemeyen bir konudur. Yargı yetkisi, milletlerin bağımsızlıklarının birinci şartıdır.

Yargı yetkisi bağımsız olmayan bir milletin devlet oluşu kabul edilemez. Bununla birlikte, İstanbul halkından yüzlerce kişinin hiçbir kanunî suçları olmamasına karşılık sanık sayılarak tutuklanmalarına devam edilmesi, İtilaf devletlerinin görüşüne aykırı söz söylenmesi bile suç sayılarak, Ortaçağ davranışları içinde halkımıza karşı saldırıda bulunulması yargı yetkisinin kaldırıldığını göstermektedir. Bu durumda millet, bugün yüzyıllardan bu yana gerçek bir onur ve yücelikle koruduğu ve savunduğu bağımsızlığını ve var oluşunun devamı için İstanbul olaylarının oluşturduğu hukukî durumu onarmak zorundadır. Bunun için acele gereklidir. Sürüp gidecek olan egemenliğe ara verilmesi konusu, Allah korusun da bir dağılma nedeni olarak düşmanlarımızın düşündüklerini fiilen gerçekleştirmelerine imkân sağlamasın. Bundan dolayı milletimizin her şeyden önce haklarını koruması ve var olmaya yetenekli bir millet olarak, uluslararası hukuk ve yetkilerine saygı gösterilmesini isteyebilmesi, medenî kuruluş ve anayasası ile, henüz yaşamakta olduğunu bütün dünyaya bu kez daha büyük bir kuvvet ve sağlamlılıkla duyurması gereğine inanıyorum. Bunun için de kaldırılan anayasamızın bıraktığı boşluğu derhal doldurmak zorundayız. İşte, anayasal durum ve hukukumuzun neden olduğu bu gereklilik ve zorunluluk dolayısıyla ve millî egemenliğin her şeyden önce sağlanması amacıyla Büyük Meclisimiz olağanüstü yetki ile toplanmıştır.

Seçimlerin tam bir ivedilikle ve sıcak bir ilgi ile yapılması, hukukî durumumuzun bütün milletçe de aynı görüş içinde anlaşıldığını ve kavrandığını göstermektedir. Ayrıca, Büyük Meclisimizin kuruluş şekli ve esasları, millî iradeye içtenlikle ve büyük bir güçle dayandığını göstermektedir. Meclisimizde oluşan ve beliren millî kudretimiz, hilafet makamını ve saltanatı yabancı baskısından kurtaracak ve Osmanlı Devleti’ni dağılma ve tutsaklıktan kurtarma önlemleri alacaktır. Tam bağımsızlığa sahip, hilafet makamına vicdanî bağlılığı ile övünen, İslam dünyası içinde yaşama anlayışını kendinde gören bir milletin tutsak olamayacağı inancıyla, davranışlarımızı adım adım izleyen bütün medenî dünya ve insanlık sizlere yardımcı olacaktır. İstanbul faciasını izleyen günlerden şu ana kadar Temsil Heyetimiz milletler arasındaki birlik ve dayanışmayı korudu. Osmanlı kanunlarının yürürlüğünü sağladı. Çalışmalarından alıkonulan devlet gücünün yokluğunu hissettirmemeye çalıştı. Bundan dolayı genel güvenliği korumuş ve savunmuş olmakla görevini gereği gibi yaptığından emindir. Bu dakikadan itibaren, yüzyıllar boyunca onurlu ve yüce bir yaşam sürdükten sonra yok olma uçurumunun kenarında ancak ayakta durabilen Osmanlı milletinin geleceğinin sorumluluğu, sayın Meclisinizin çalışma gücünü artıran bir neden olacaktır. Davamızın yasalara uygunluğu ve bütün millet ve ulusların, insanlık hak ve hukukundan paylarını almış olduğuna inandığımız yüreklerinin, bizimle birlik ve bize daima yardımcı ve destek olduğuna güvenimiz tamdır. Başarı ümitlerimizin kalplerimizde bir an bile karamsarlığa düşmemesini sağlayacak olan, sonsuz gücümüzdür, özellikle Yüce Allah her zaman bizimledir.” 24 Nisan 1920

Yorumlar (0)
Günün Anketi Tümü
Whatsapp Sözleşmesi'ni kabul ettiniz mi?
Whatsapp Sözleşmesi'ni kabul ettiniz mi?