'Üç Ayda Meali Bitirecek Kadar Hadsiz Değilim..'

‘Hükümete söz verdik, hemen basacağız’ diye anlaşmadan üç ay sonra mealin biten bölümlerini isteyen Diyanet İşleri Başkanı Rifat Börekçi’ye Elmalılı sert çıkar. “Üç ayda meali bitirecek kadar hadsiz değilim” diyen Elmalılı, kesinkes meal ve tefsirin ayrı basılmasına izin vermeyeceğini mektubunda anlatır.

'Üç Ayda Meali Bitirecek Kadar Hadsiz Değilim..'

Cumhuriyet’ten önce de gündemde olan Türkçe ibadet meselesi Cumhuriyet’in ilanından sonra devlet meselesi haline geldi. İbadetin Türkçeleştirilmesiyle ilgili en önemli adım 1928 yılının Haziran’ında atıldı. Darülfünun İlahiyat Fakültesi bünyesinde edebiyat tarihçisi M. Fuad Köprülü başkanlığında oluşturulan komisyonun hazırladığı raporda “İbadet lisanı Türkçe olmalıdır. Ayinlerin, duaların, hutbelerin Türkçe şekilleri kabul ve istimal edilmelidir” önerisi getirildi.


BÖREKÇİ TÜRKÇE SALAT OKUTULMASINI EMREDER


1932 yılında ise devlet Türkçe ibadeti uygulamaya başlar. Diyanet İşleri Başkanı Rifat Börekçi, Diyanet tarafından belirlenen üç farklı salat ve selam tercümesini 6 Mart 1932 günü Türkçe olarak okutulması için cami görevlilerine gönderir. İlk etapta İstanbul’da daha sonra Türkçe ezan uygulamasının başlayacağı şehir ve ilçeler şöyle sıralanır: “Adana, Amasya, Ankara, Balıkesir, Çeşme, Edremit, Kayseri, Konya, Kuşadası, İzmir, İzmit, Manisa, Rize, Şebinkarahisar, Trabzon, Van, Yozgat ve Zonguldak.”


YENİ BİR ANLAŞMA YAPILIR


Bu gelişmeler yaşanırken 22 Mayıs 1932 tarihinde yeni bir anlaşmayla Kur’an'ın Türkçe mealini hazırlama görevi Elmalılı’ya verilir. Diyanet İşleri Başkanı Börekçi 4 Temmuz 1932’de bir mektup yazıp (anlaşmadan bir buçuk ay sonra) Elmalılı’dan meali ister, Elmalılı ise bu mektuba cevap bile vermez. Ağustos ayında Börekçi yeni bir mektup göndererek isteğini tekrarlar. Elmalılı bu iki mektuba ortak bir cevap yazarak Börekçi’nin isteğini “Üç ayda meal yazacak kadar hadsiz biri değilim” diyerek geri çeviriyor.


TEFSİR VE MEAL BİRLİKTE BASILACAKLAR


Bu mektupta Elmalılı, tefsir ve mealin asla tek basılmasına izin vermeyeceğini de dile getirirken 22 Mayıs 1932 tarihinde yapılan ‘birlikte basılacakları’ yönünde alınan kararı da Börekçi’ye yeniden hatırlatıyor. Elmalılı mektubunda şunları söylüyor: “4 Temmuz 1932 tarihli tahrîratda Kur’ân-ı Kerîm tercümesinin heman tab’ edilmesi tefsîrin tab’ına sonra başlanması tekarrur etmiş olduğu cihetle kaç cüz yazılmış ise sür’atle gönderilmesi lüzûmu ehemmiyetle tebliğ buyurulmuştu. Halbuki bu işe birlikte olmak üzere başlandığı gibi bu kerre 23 Mayıs 1932 tarihli mukâvelemizde de tefsîr ve tercümenin her ikisi bir yerde ve aynı eserde tab’ edilmek üzere kabul edilmesi musarrah bulunuyordu.”


DİYANET ANLAŞMAYI BOZDU MU?


Israrla Kur’an meali ile tefsirini birlikte basmak istediğini mektubunda dile getiren Elmalılı, aksi halde yeni bir mukavele yapılması gerektiğini, bu yeni mukabeleyi ise yapacak gücü kendinde bulamadığını ifade ediyor.


Yine mektubunda kendisine hiçbir ödeme yapılmadığını da hatırlatan Elmalılı, üç ayda yaptığı çalışmayı ve durumunu şöyle anlatıyor: “Ben henüz tercümeyi te’ahhüt edeli üç ay olmadan, bununla beraber muhtelif yerlerden on iki cüze yakın tesvîd etmiş bulunuyorum, şüphesiz bunlar daha işlenmeye muhtaçtır. Ma’amâfîh havâle gönderilmediği için tebyîz ve takdimine imkanda hâsıl olmadı.”




Elmalılı'ya Diyanet sansürü
1935 yılında yapılan anlaşma üzerine tefsir ve meal Diyanet İşleri Yayınları tarafından bölüm bölüm basılmaya başlanır. Elmalılı tefsir ve meal için bir önsöz kaleme alır ve bu önsözde 'Türkçe Kur’an okunmayacağı ve Türkçe ibadetin doğru olmadığı'nı yazar. Ancak Elamlılı’nın izni alınmadan tefsir ve meal için yazılan bu önsöz ilk nüshada çıkarılır.


TÜRKÇE İBADET İÇİN FETVA


Araştırmacı yazar Necmi Atik’in verdiği bilgilere göre Elmalılı’nın makâlesi tefsirin önsözünden çıkartılarak, hükümet tarafından Şerafettin Yaltkaya ve İsmail Hakkı İzmirli'ye Türkçe ibâdetin caiz olduğunu içeren “Kur’ân’ın Türkçe tercümesiyle namazda okunması” başlığı altında bir makâle hazırlatılır ve tefsirin önsözüne konulmak istenir. Ancak dönemin Diyanet İşleri buna rıza göstermez ve Maarif Vekâleti’nin kendi işlerine karışmamasını ister. Diyanet İşleri, Elmalılı ile hükümet arasında şıkışıp kalmış bir görüntü vermemek için güya orta yolu bulmaya çalışır ve Elmalılı’nın rızası dışında, hükümetin isteklerini yerine getirerek tefsirden önsöz çıkarılarak basılır. (1935) Bir yıl sonra ise tefsirin önsözü bu defa sansürlenerek eklenir. (1936)




Türkçe ezan okumayanlara soruşturma


1932 yılının Ocak ayında başlayan Türkçe ibadet uygulaması Ramazan sonrasında da devam etti. 18 Temmuz 1932 tarihinde Diyanet İşleri Riyaseti “Fetva mahiyetinde” 636 sayılı yeni bir genelge yayınladı. Atatürk’e atfen yayınlanan genelgeyle Arapça ezan ve kametin okunması yasaklandı. O tarihten itibaren Türkiye’de tüm camilerde ezan Türkçe okunmaya başlandı. Arapça okuyanlar hakkında ise soruşturma açılıyordu.


Fraklı hafız Süleymaniye'de


İlk Türkçe hutbe ise 5 Şubat 1932 günü İstanbul Süleymaniye Camii’nde okundu. Sadettin Kaynak, fraklı, başı açık olarak çıktığı minberde, Mustafa Kemal tarafından da onaylanan o meşhur hutbesini, “Ey Ulu Tanrı...” ifadesiyle okumaya başladı. Sadettin Kaynak, o günü hatıralarında anlatırken hutbenin konusunun Mustafa Kemal tarafından seçildiğini, Mustafa Kemal’in kendi elleriyle Türkçe Kur’an’dan seçtiği ayetin ise Bakara Suresi’nin 11, 12 ve 13. ayeti olduğunu yazar.





BU NAMAZ OLMADI


O günü daha sonra şöyle anlatacaktır: “Türkçe Kur’an’ın anlattığım bu tecrübesinden sonra, Fatih Camii’nde ilk defa olarak Türkçe Kur’an okudum. Bunu müteakip, Türkçe hutbeye sıra gelmişti. Atatürk, ‘Haydi bakalım. Türkçe hutbeyi de Süleymaniye Camii’nde mukabele oku! Amma okuyacağını önce tertip et, bir göreyim’ dedi. Yazdım, verdim. Beğendi. ‘Fakat Paşam, bende hitabet kabiliyeti yok. Bu başka iş, hafızlığa benzemez.’ dedim. ‘Zarar yok, tecrübe edelim’ buyurdu. Bunun üzerine tekrar sordum, ‘Hutbeye çıkarken sarık saracak mıyım?’ O da ‘Hayır, sarığı bırak! Benim gibi başı açık ve fraklı ol!’ Ne diyeyim, inkılâp yapılıyor. Peki dedim. O gün hınca hınç dolmuş Süleymaniye Camii’nde, cemaat arasına karışmış yüz elli de sivil polis vardı. Bu tedbirin isabetli olduğu çok geçmeden anlaşıldı. Ben Türkçe hutbeyi okur okumaz, kalabalık arasından bilahare Arap olduğu anlaşılan biri sesini yükselterek ‘Bu namaz olmadı’ diye bağırdı.”




Elmalılı’nın Rifat Börekçi’ye yazdığı mektubun orijinal metni


Diyânet İşleri Reîsi muhterem


Rif’at Efendi Hazretlerinin


huzûr-ı semâhatlerine


“Ma’rûz-ı dâ’iyânemdir:


4 Temmuz 1932 tarihli tahrîratda Kur’ân-ı Kerîm tercümesinin heman tab’ edilmesi tefsîrin tab’ına sonra başlanması tekarrur etmiş olduğu cihetle kaç cüz yazılmış ise sür’atle gönderilmesi lüzûmu ehemmiyetle tebliğ buyurulmuştu. Halbuki bu işe birlikte olmak üzere başlandığı gibi bu kerre 23 Mayıs 1932 tarihli mukâvelemizde de tefsîr ve tercümenin her ikisi bir yerde ve aynı eserde tab’ edilmek üzere kabul edilmesi musarrah bulunuyordu. Bunun üzerine yazdıklarımı sağına soluna bakmadan ale’l-’acele gönderivermek haddizâtında olamayacağı gibi bu kadar ısrardan sonra kabul etmiş olduğum bir mukâveleyi iki ay geçmeden feshine muvâfakat etmek gibi bir mâ’nâyı da tazammun edebilirdi, buna ise cesâret edemezdim, Protesto eder gibi bir cevâb yazmayı da muvâfık-ı edeb bulamazdım. Müsveddelerimi müsta’ciben gelip şifâhen görüşmeyi düşündüm ona da hâlimi müsâit bulmadım. Onun için vuzûh-ı hâle intizârı tercîh etmiştim. Bu def’a ise 4 Ağustos 1932 tarihiyle tahrîratda muvâzene encümenine verilmiş söze nazaran önce tercüme müstakıllen basılmadıkça tefsîrin basılmayacağı vârid-i hatır olduğundan bi’l-bahs aynı tebliği te’kîd ile cevâbına emir buyuruyorsunuz. Bundan dolayı mahzâ iddi’âlarına imtisâlen arz-ı hâl ile tasdîye bir âtiyâb oldum. Reîs Efendi Hazretleri ma’lûm-i semâhatlarınız ki önce bütün müşkilâtı arz ettikten sonra nihâyet va’d buyurulan teshîlâta kanâ’at ve mahzâ emr-i Diyânetsefârîlerine hürmet ile bu kerre Akif Bey’den devr alarak müştereken başlanan işi münferiden îfâya söz verdim. Ben henüz tercümeyi te’ahhüt edeli üç ay olmadan, bununla beraber muhtelif yerlerden on iki cüze yakın tesvîd etmiş bulunuyorum, şüphesiz bunlar daha işlenmeye muhtaçtır. Ma’amâfîh havâle gönderilmediği için tebyîz ve takdimine imkanda hâsıl olmadı. Ceyâd-ı halde ve her iki tahrîratdan anlaşılıyor ki mukavelenin tatbiki istenilmiyor. Fakat yegâne mikyâs-ı amel olan mukâvele hükümsüz bırakılacak olunca da bu hususta i’timât edilecek hiç bir tutamak kalmıyor. Zan ederim ki dâ’îlerini bu cihete sevk etmeyi arzu buyurmazsınız. Ben hastalıklar içinde bütün gayretimle te’ahhüdümü îfâ ile mahcûb kalmamaya çalışıyorum, başkaca bir ‘ârızaya ma’ruz kalmazsam inşâAllah bu gidişle bir seneye kadar tercümeyi bitireceğimi ümitte ediyorum. Basılacaksa ikisi beraber basılır, yoksa hiç biri basılamayacak demek olur, Çünkü ayrılabilmesi için yeni şerâit ile yeniden bir mukâvele yapmak lâzım gelecek, bu ise işi uzatacağı gibi yeniden böyle bir te’ahhüde daha girmeye ‘aczimde müsâ’it değildir. Bir an evvel neticeye vâsıl olamaya cehd etmekte olduğum ve birazcık olsun huzûr-ı kalb ve âsûde-i zihn ile çalışabilmek için teshîlâta tanzîr bulunduğum bir sırada birden bire bu tazyîkın vârid oluvermesi -hulûs ile arz ederim ki- teselliye muhtâc bulunan gönlümü bir sadme-i inkisâr ile büsbütün sarstı, Kur’ân-ı Kerîm tercümesi ne kadar kolay bir şey olmalı veya ben ne kadar haddini bilmez bulunmalıyım ki bir kaç ay içinde sür’atle meydana konuluvermesini va’de cüret edebileyim!.. Bu seneye kadar geçen müddete ‘âit mesûliyetin dâ’îlerine râci’ olmadığı hakkındaki beyânât hakîkat-i şinâsîleri şüphe yok ki şâyân-ı şükrândır. Bununla beraber henüz başlanan tercümenin heman müstekıllen tab’ı zımnında karar ittihâz edilmiş olması vücûhen bâdî-i endişe olmuştur. Fi’l-hakîka hükümetçe mukâvelenin ta’kîb ve tatbîkından sarf-ı nazar edilecekse ne diyebiliriz? Yalnız bu surette dâ’îleri hakkında mebzûl buyurulagelen teveccühât-ı semûhiyelerinin bir nişânesi olmak ve ileride hukûku bir münâkaşa meydan bırakmamak için fesh arzusunun açıkça tarafıma tebliğini istirham etmek ihtiyâcım kalır. Şu halde ma’rûzatımı hulâsa edeyim:




1. Dâ’îleri te’ahhüdümde sâbit ve sadâkatkârım. Makâm-ı ‘âlîlerine bir hicâb getirmemek eslemdir. Sabr u sebât-ı reîsânelerine i’timâdım da ber-kemâldir. Ancak yazmakta olduğum tercüme evvel ü âhir tefsîrin içinde basılmak üzere te’ahhüt edilmiş bir eserdir. Hâricen mukâvele bir harekete cüret edemeyeceğim.


2. Tercümeyi tefsîrin vardığı yere kadar yetiştirip de ikisini bir tensîk etmedikçe tab’ı hakkında şimdilik hiç bir te’ahhütte bulunamıyacağım.


3. Hükümetçe feshin iltizam buyurulup buyurulmadığını bir an evvel da’ilerine sarâhatle tebliğini tekrar niyaz ederim ki vaz’iyyetim te’ayyün edebilsin.


4. Tercümeden dolayı şimdiye kadar hiçbir şey almadığımı da arz ve her halde teveccihât-ı semûhiyelerinin idâmesini istirham ile büyük hürmetlerimi takdîm eylerim Efendim Hazretleri. Ağustos 1932


Dersi’âmdan Elmalılı


İmza


Hamdi”


YENİ ŞAFAK

Güncelleme Tarihi: 08 Mayıs 2017, 18:54
YORUM EKLE
SIRADAKİ HABER

banner5