Tatil İçin Birkaç Öneri

Öğrenciler bir haftalık bir ara tatile girdiler.

Ben buna “şartlı tahliye” diyorum…

Kızmasın bana eğitimciler…

Çünkü bakınca, ödevlerle, sınav stresiyle, puan korkusuyla, veli baskısıyla, gelecek kaygısıyla, okul kurallarıyla rehin alınmış çocuklar görüyorum.  

Bu çocuklar şimdi bir hafta serbestler…

Peki ne yapacaklar bir hafta boyunca.

Pek çoğu zaten belli ilgilere sahip. Pek çoğu zaten internet dünyasının müdavimi haline gelmiş durumda. Ama belki bu bir haftalık “şartlı tahliye” sürecini durağan heyecanlarla harcamamak daha iyi olur.

Ben olsam bu bir haftalık süreci iyi değerlendirirdim. Hayır öyle ders tekrarından falan bahsetmeyeceğim.

İlk olarak “tatildeyiz” diyerek çok geç uyanarak günümü öldürmezdim mesela…

Bazı günler, sabah olmadan uyanır ve bir şekilde güneşin doğuşunu izlemeye çalışırdım. Biz öğrencilik yıllarımızda özellikle güneşin doğuşunu Pierre Loti tepesinden izlemek için Sultanahmet Cankurtaran’dan yola çıkardık. Tıpkı Necip Fazıl’ın “İn cin uykuda yalnız iki yolda uyanık/ Biri benim biri de serseri kaldırımlar” dediği türden bir yolculuk olurdu bu…

Bir önceki günden kalmış bayat poğaçaları satan pastaneden de yiyecek bir şeyler aldık mı, heyecanımız iyice artardı. Karanlığın örttüğü mezarlıktan geçip Pierre Loti’ye çıkar ve kimseciklerin olmadığı çay ocağının iskemlelerine kurulurduk. Tan yeri ağardığında Haliç’in üzerindeki küçük kayıklar, arkalarında gittikçe büyüyen “V” harfi bırakarak ve sabahın alaca sükunetini bir tornavida gibi delen motor sesleriyle ilerlerlerdi. Az sonra insanın unutamayacağı türde göz alıcı bir şölen başlardı karşı tepelerde…

İstanbul’un tarihi tepeleri ve o tepelere kondurulmuş güzelim camilerin taştan bedenleri, şehirden evvel sarı bir libasla parıldardı. Biz de bir yandan bayat poğaçalarımızı yer, diğer taraftan tek bir saniyesini bile kaçırmak istemediğimiz o eşsiz şehrayinle adeta mest olurduk…

Güneş doğar ve sonra yine geldiğimiz gibi yürüyerek Cankurtarana dönerdik…  

Hala o sabahların serinliğini, mahmur gözlerimizi, gece yürüyüşünü, duyduğumuz heyecanı, bayat poğaçaların tadını hatırlarım...    

Öğrenci kardeşlerim, kendinize bir iyilik yapın ve başınızı telefonlarınızdan kaldırın, televizyonun karşısından kalkın, uyanın uykunuzdan ve böyle unutulmaz sabahlar biriktirmeye bakın... Çünkü ileride, hayat giderek duygusuzlaştığında, bu sabahların tatlı hülyalarına sarılarak teselli arayacaksınız. Tabii yeteri kadar biriktirebildiyseniz…  

Sevdiklerinizle izlediğiniz gün batımları da olsun muhakkak.  

Sonra, okuyun…

Ama gelişi güzel değil.

Derslerle ilgili değil.

Şu internet fenomenlerinin tavsiyesi olan alelade kitapları da değil.

Okunan kötü bir kitap vakit israfından daha fazlasıdır bunu hiçbir zaman unutmayın.  

İyi, doğru ve zevkli kitaplar okuyun… Mesela lise öğrencisiyseniz, klasik bir roman edinin, kurulun koltuğunuza ve keyifle okuyun. Onun o kalın hacminden korkmayın sakın. O sayfaların arasına girecek cesaretiniz olsun. Girin ve bambaşka bir dünyada yol alın. İnsan tekinin başından geçenleri tecrübe edin ve bol bol empati yapın. Edebiyat bunun için var… Bittiğinde, farkında olmadan, hayatınız boyunca anımsayacağınız bir çok ders aldığınızı fark edeceksiniz. Zihniniz, hayal dünyanız zenginleşecek. Suç ve Ceza’yı, Sefiller’i, Savaş ve Barış’ı okumamış biri ile okumuş arasındaki farkı kendi gözlerinizle göreceksiniz.    

En yakınımızdakiler en az tanıdıklarımızdır bazen... Bu yüzden anne ve babanızı daha yakından ve gerçek anlamıyla tanımak için bir adım atın mesela. Onlarla sohbet edin... Onlardan gençliklerini anlatmalarını isteyin. Aranızdaki benzerlikleri bulmaya çalışın. Anne ve babanızın sizin yaşınızdaki hallerini hayal edin. Onlarla ilişkinizi geliştirecek tecrübeler yaşamaya çalışın. Annenizle yemek yapın mesela. Sofrayı siz kurun. Çayı siz demleyin, siz ikram edin. Babanızla işyerine gidin veya dışarıda baş başa biraz zaman geçirin. Okulun dışında bir hayatın uğuldayan bir ırmak gibi akıp gittiğini ve hayatın okuldan ibaret olmadığını unutmayın.

Japon yönetmen Hayao Miyazaki’yi, onun gençlere çok şey vaat eden sinemasını tanıyın mesela. Onun animasyon filmlerindeki büyüleyici, naif ve alışılmışın dışındaki dünyayı anlamaya çalışın. Mecid Mecidi’nin çocuk temalı filmlerini, söz gelimi, izlemediyseniz “Cennetin Çocuklarını” izleyin. Olabiliyorsa ebeveynlerinizle birlikte…

Yakınlarınızda akrabalarınız varsa kesinlikle bir program yaparak onları ziyaret edin. Akrabalarınızla zaman geçirin. Arkadaşlarınızla AVM dışında, açık havada yapılacak bir etkinlik planlayın. Sokağınızdaki hayvanları besleyin. Havaların güzelliğini fırsat bilerek uzun ve keyifli yürüyüşler yapın. Mümkün olduğunca telefonlarınızdan, internetten, oyunlardan, televizyondan uzak durmaya çalışın. İzlemek yerine konuşun, ebeveynlerinize kendinizi, duygularınızı, beklentilerinizi anlatın. Gözlerinizi kapatın ve kendi hayatınızı, kim olduğunuza karşılık kim olabileceğinizi düşünün. Bir gelecek tasarlayın kendinize gözlerinizi açmadan… Uyumak için vaktin çok geç olmasını da beklemeyin. Hangi yaşta olursa olsun, insanın kendine yapacağı en büyük güzelliklerden biri vaktinde uyumaktır, bunu sakın unutmayın. “Şartlı tahliye” dedik ya, süreniz sınırlı... O yüzden tatilin her anından keyif almaya, dinlenmeye, sahip olduklarınıza şükretmeye, güzelliklere, neşeye odaklanmaya bakın. Biriktirebildiğiniz kadar güzel zaman biriktirin…  İnanın bana, YouTube videolarıyla doldurulmuş bir tatilden daha fazla keyif alacaksınız bütün bunlardan. Deneyin bence…  

YORUM EKLE

banner5