İnsanoğlu ne garip! Konuşmayı iki yılda öğrenir de... Susmayı bir ömür öğrenemez. Suskunluğun, söz söylemekten daha tesirli olduğunu bilmesine rağmen üstelik...
Aslında insan susmayı değil de, susma-konuşma tercihinde zaman tayini mevzuunu öğrenemez. Hepimizin ağzından dökülen zamansız kelimeler yüzünden ıstırap çekmişliği vardır. Kim bilir kaç defa en son söylenecek sözü başta sarf edip içinden çıkılmaz hallere düşmüşüzdür. Yahut zamanını doğru tayin etsek de; yanlış kelime seçimleri yüzünden bir ömre yayılan hüzünlere garkolmuşuzdur. İster az konuşan, ister geveze tabiatlı olalım; benzeri neticelerin mızrak misali saplandığı bir tecrübe tahtası saklıdır gönül mahzenimizde...
Susmayı öğrenmek, dinlemeyi öğrenmekle iç içe geçmiş gibidir bir bakıma... Dinlemeden konuşmakla, işlerin zıvanadan çıktığı hepimizin malumudur. İnsanoğlu dinmeden, dinlemeyi beceremiyor zannımca... Bulutlarla kaplı iç semamız, şimşekler ve yıldırımlar eşliğinde çalkalanıp durur da; kendinden ötesine taş kesiliverir. Bu taş kesiliş -Allah esirgesin- bazen kendi kendinin putu olmaya varabilir. O noktadan sonra konuşmanın ya da susmanın hatta dinlemenin ne manası kalır? Cüce şahsiyetlerden, kibir devleri böyle zuhur eder. İsterler ki herkes kendilerine râm olsun...
Dinlemeyi ve susmayı bilen kişi, kendini tamamlama sürecinde önemli bir eşiği aşmıştır. Ruhunun iç dekorasyonu lüzumsuz objelerden azade, sadeliğin fevkinde bir hale doğru akıştadır. Geldiği yerdeki haline öykünür bir nebze... Fanilik bataklığından geçerken çamura bulanmamak için, sükutun hafiflettiği adımlarla yürür menziline... Çenebazların ahvaliyse, tandıra düşmüş marsıklara rahmet okutur.
Velhasılı dil beladır ağırlıkla... Gazali boşa ikaz etmemiştir; "Mezardakilerin pişman oldukları şeyler için diriler birbirini yiyor." diye. Ve yine demiştir ki: "Susmak hükümdür (hikmettir), ancak yapan pek azdır." Azların arasında olmayı kimsecikler istemez tuhaf bir şekilde... Çoğunluğun çeldiriciliğine kapılır gider insanoğlu... İstatistik ilminde veri çokluğunun hatayı düşürdüğü öne çıksa da; mesele hikmet olunca başka bir pencere açılıverir. Hikmet de çene suyuna çorba kaynatmakla olmaz!
Susulacak yerde susmak hikmettir. Tersinden bakınca susulmayacak yerde de konuşmak hikmettir. Konuşma ve susma reflekslerimize bakınca, hikmet ekmeğini çiğnemek için epeyce diş çıkarması gereken bir cemiyet olduğumuzu itiraf etmek boynumuzun borcu olsa gerek! Burada bir sual meteor gibi düşüverir önümüze... Dişsizliğimiz henüz bebek olmaktan mı? Yoksa, ömrümüzün bitmesine ramak kalmış ihtiyarlıktan mı? Birinci ihtimal yüreğimize su serperken, ikincisi tedirginlik vermeye kâfi...
Sözdeki kısırlık mevzuu da ayrı bir yara... Bir avuç kelimeye hapsolmuş dil fakirliğiyle konuşsak ne yazar, sussak ne? Dolaşımdaki kelimeler kadarız özgül ağırlık bakımından... Fikir denen meyve, kelime dalları üzerinde açan çiçeklerden neşet etmez mi? Bu misalden yürüyünce halimiz... Esen rüzgarlarla hoyratça salınan kavaklara benziyor. Belki bu sebepten, başımızda esen kavak yellerinden sıyrılıp da ayağı yere basan bir manzaraya ulaşmakta zorlanıyoruz. Ayağımız yere basmadığındaysa, hiç olmadık yerde horlanıyoruz. Bunu hak ettiğimizi sanmıyorum. Layığımızı cezbedecek hâli teneffüs etme zaruretimiz günden güne büyüyor. Aksi takdirde tık nefes kalacağız!