Tüm ayrıntılarıyla Yavuz Sultan Selim'in Kudüs fethi

İslam'ın sembollerinden olan Kudüs Şehri'nin Osmanlı yönetimine girişinin tarihi süreçleri tüm deetaylarıyla akademik makalede toplandı. İşte Osmanlı'nın Kudüs fethine yönelik bilinmeyen birçok ayrıntı.

Filistin 22.12.2020 - 12:49 22.12.2020 - 12:49

Kudüs, ilahi kökenli üç din olan Yahudilik, Hristiyanlık ve İslamiyet için de  kutsal kent olup,  bu  üç  dinin  müntesiplerince  saygı  ve  kutsiyet  taşıyan düşüncelerle anılmıştır. Tarih boyunca çeşitli adlarla anılmasına rağmen bütün isimlerinin manası aynı olup Kudüs "mukaddes şehir" anlamına gelmektedir. M.Ö 4000'e dayanan şehrin kuruluşu, kentte tanrı "Salem" adına yapılan bir mabetle kutsallığının da başlangıcı olmuş ve bu paye günümüze kadar gelmiştir. Kudüs  ve civar 4 tarih içerisinde pek çok kez istilaya maruz kalmış, Fırat ve Nil boylarında kurulan imparatorlukların asırlarca devam eden çekişmelerine sahne olmuştur. Bölge M.Ö 2. binin ortalarından itibaren Mısır Firavunlarının eline geçmiş ve 250 yıl kadar Mısır'ın bir eyaleti konumunda kalmıştır. Bu dönemde bölgede yaşayan çeşitli etnik grupların başında Kenanlılar geliyordu. Bunların dışında bölgenin diğer etnik unsurlarını; Amurriler, Hattiler, Hurri-Mitanniler, Filistinliler, Aramiler ve İsrailliler oluşturmaktadır. Tevrat'a göre İsrail Oğulları büyük ataları olan Hz. İbrahim zamanında Filistin'e gelip yerleşmişlerdir. Fakat İsrail Oğulları hiçbir zaman tüm bölgeye hakim olamamış ve dağınık bir şekilde, buralarda bedevi bir hayat sürmüşlerdir. Krallık dönemiyle birlikte Hz. Davud Kudüs'ü başkent yapmış, şehir Yahve'nin de mukaddes ve değişmez merkezi haline gelmiştir. Davud döneminde başkent olarak kurulan Kudüs, en ihtişamlı dönemini Hz. Süleyman zamanında yaşamış ve günümüze kadar süren kutsal dini karizmasının zirvesine o dönemde kavuşmuştur.

boylarında kurulan imparatorlukların asırlarca devam eden çekişmelerine sahne olmuştur. Bölge M.Ö 2. binin ortalarından itibaren Mısır Firavunlarının eline geçmiş ve 250 yıl kadar Mısır'ın bir eyaleti konumunda kalmıştır. Bu dönemde bölgede yaşayan çeşitli etnik grupların başında Kenanlılar geliyordu”. Bunların dışında bölgenin diğer etnik unsurlarını; Amurriler, Hattiler, Hurri-Mitanniler, Filistinliler, Aramiler ve İsrailliler oluşturmaktadır. Tevrat'a göre İsrail Oğulları büyük ataları olan Hz. İbrahim zamanında Filistin'e gelip yerleşmişlerdir. Fakat İsrail Oğulları hiçbir zaman tüm bölgeye hakim olamamış ve dağınık bir şekilde, buralarda bedevi bir hayat sürmüşlerdir. Krallık dönemiyle birlikte Hz. Davud Kudüs'ü başkent yapmış, şehir Yahve'nin de mukaddes ve değişmez merkezi haline gelmiştir. Davud döneminde başkent olarak kurulan Kudüs, en ihtişamlı dönemini Hz. Süleyman zamanında yaşamış ve günümüze kadar süren kutsal dini karizmasının zirvesine o dönemde kavuşmuştur"

Hz. Süleyman'dan sonra ise iç karışıklıklar, monarşik yönetimin ve İsrail birliğinin sonunu getirmiş, ikiye bölünen krallık Mısır Firavunu Şeşonk I. tarafından istila edilmiş, Kudüs, başta Süleyman Mabedi ve saray olmak üzere yağma edilmiştir. Bölge Mısır'dan sonra Asurluların eline geçti. Daha sonra birkaç yıl sürecek Mısır yönetimi yeniden başladıysa da Babilliler buna son verdiler ve şehrin ileri gelenlerini Babil'e sürdüler.

KUDÜSTE YIKIM

İsrail Oğullarının Babil'e ödedikleri vergiyi kesmeleri ve Mısır ile ittifak yapmaları üzerine Babil orduları M.Ö. 587 yılının 10 Temmuz gecesi şehre girdi ve Kudüs'te korkunç bir yıkım meydana getirdiler. Şehrin sakinleri Babil'e sürgüne gönderilmiş, ancak bölgenin Pers hakimiyetine geçmesiyle geri dönebilmişlerdir. Bölge yaklaşık olarak iki yüzyıl kadar Pers hakimiyetinde kalmış, nihayet Büyük İskender'in Pers hakimiyetine son vermesiyle (M.Ö 333) bölgenin kapıları bu sefer Helenizme açılmıştır. Lajid ve Selevkos hakimiyetini de yaşayan bölge M.Ö. 63 yılında Roma yönetimi altına girmiştir.

KUDÜS MÜSLÜMANLARA TESLİM EDİLDİ

Yaklaşık olarak dört asır Bizans yönetiminde kaldıktan sonra İslam orduları Yermük'te Bizans ordusunu yenince (20 Ağustos 636). Suriye'nin kapıları Müslümanlara açılmış oldu. Takibeden fetihler sonucu İslam orduları Kudüs'ü de kuşattı ve şehir Kudüs halkı tarafından barış anlaşmasının bizzat Halife Ömer tarafından yapılması şartıyla teslim edildi.

Emevi ve Abbasi Halifelerinin idaresinde ihtimam gösterilen şehir 905 yılında Mısır'daki Fatımilerin eline geçti. Bölge XI. yy'dan itibaren Türk Hakimiyetine şahit olacak, Kudüs ise 1071 yılından itibaren Büyük Selçuklu devletinin hakimiyetine girecektir. Ağustos 1096 yılında ise şehir yeniden Fatimilerin eline geçmiş ve Filistin'de Selçuklu hükümranlığı sona ermiştir.

HAÇLI SEFERLERİNİN BAŞLANGICI

X yüzyıldan itibaren İslam aleminde siyasi istikrarın bozulması, dini çekişmeler (Sünni Batini ve Şii) ve hilafet kavgaları (Abbasi-Fatımi) Doğunun zenginliği ve Hristiyan inanışın bölgeye verdiği kutsiyetle birleşince, Batının gözleri bu bölgeye çevrildi. Böylece III. asra yakın bir süre devam edecek ve yüz binlerce insanın hayatına mâl olacak Haçlı Seferleri başladı.

I. Haçlı Seferi ile Kudüs 1099 yılında Haçlıların eline geçti”. Haçlı askerleri Kudüs'te tarihin kaydettiği en korkunç katliamlardan birini gerçekleştirdiler. 1187 yılına kadar Haçlıların elinde bulunan Kudüs nihayet bu tarihte Selahaddin Eyyübi'nin Hittin'de Kudüs Haçlı Krallığı ordusunu büyük bir hezimete uğratmasıyla yeniden Müslümanların hakimiyetine girdi". Şehir daha sonra barış yoluyla yeniden Haçlıların eline geçtiyse de" anlaşma şartlarına uymamaları neticesinde Kerek hakimi en-Nasır Davud tarafından yeniden İslam hakimiyetine bağlandı". Eyyubilerin elinde bulunan şehir, Eyyubi hanedanlığının son bulması ve doğuda beliren Moğol tehlikesi karşısında 1253 yılında yapılan bir anlaşmayla Memlük egemenliğine bırakıldı.

KUDüS’ÜN OSMANLI YÖNETİMİNE GİRİŞİ

XVI. yüzyıla girildiğinde Osmanlı Devleti en güçlü dönemlerini yaşıyordu ve kendisine hedef olarak da Batıyı seçmişti. Ancak II. Bayezid döneminde Safeviler tarafından körüklenen Şii propagandası Anadolu'da fitne uyandırmıştı. Bu nedenle Yavuz Sultan Selim öncelikle Anadolu birliğini yeniden sağlamak amacıyla İran'daki Safevileri bertaraf etmeye karar verdi.

Çaldıran zaferiyle bertaraf edilen Safeviler'den sonra Yavuz yüzünü güneye çevirdi çünkü Mısır, Filistin ve Suriye'ye hakim olan Memlükler. Safevi Sultanı Şah İsmail'le işbirliği yapmışlardı. Bu iki devletin işbirliği, Osmanlı Devleti ve Anadolu birliği için büyük bir tehlike idi. Diğer yandan Memlüklar. Yavuz'un Suriye'yi istila etmesinden de endişe ediyorlardı.

Memlüklar için Suriye, Mısır'ın anahtarı durumundaydı. Bu saydığımız sebeplerden dolayı, Memlük Sultanı Kansuh Guri. Ehl-i Sünnet ulemasının muhalefetine rağmen Şah İsmail'le ittifak yapmaktan çekinmedi. Bu ittifak Yavuz'un planlarını değiştirmesine sebep oldu. İran üzerine yürüse, arkadan bir Memlük tehlikesiyle karşılaşabilirdi. Zira Kansuh Guri, bu sırada güçlü bir orduyla Halep'e gelmiş, yanında bulunan Şehzade Ahmed'in oğlu Kasım Çelebi'yi Osmanlı tahtının yegane varisi olarak ilan etmişti.

Kansuh Guri'nin bu ittifakı Yavuz'un işine yaradı. Sünni ve Şafii olan Suriye halkı Yavuz'un yanında yer aldı. Yavuz, Zenbilli Ali Efendi başta olmak üzere ulemâdan "Mülhidlere yardım eden mülhiddir ve üzerine gidilmesi caizdir" mealinde fetvalar aldı.

MEMLÜKLERİN BOZGUNU

Osmanlı - Memlük ilişkilerinin bozulmasının en önemli sebeplerinden birisi de Dulkadiroğulları'nın izlediği dış politikaydı. Memlüklara yakın olan Dulkadiroğlu Alaaddin Bey, kendi beyliğinin devamını Osmanlı Devleti ile Memlûklar arasındaki denge politikasına dayandırmıştı. Nihayet Çaldıran seferine katılmayı reddedişi bardağı taşıran son damla olmuştu. Bunun üzerine Yavuz, Dulkadiroğulları beyliğine son verdi Alaüddevle'nin başını da Mısır'a gönderdi”, Osmanlılar artık Suriye kapılarına dayanmışlardı. Nihayet Osmanlı ordusu Kuzey Suriye'ye girdiği sırada Kansuh Güri yanında Halife III. Mütevekkil Alallah olduğu halde, Halep'ten hareketle Merc-i Dâbık'a gelmişti. 24 Ağustos 1516'da burada yapılan savaşta, Memlüklar büyük bir bozguna uğradılar.

Bu zafer sonrası Yavuz Sultan Selim, Halep'te büyük bir coşkuyla karşılandı". Burada başta Halife III. Mütevekkil ile üç mezhebin başkadılarını kabul eden Sultan, onlara iyi davrandı. Ulu Cami'de okunan hutbede hatip Osmanlı Sultanını "Hedimü'l- Haremeyn" unvanı ile vasıflandırdı. Yavuz, Halep'ten sonra Şam üzerine yürüdü ve burayı da kolaylıkla zaptetti. Yavuz'un hedefi şimdi Mısır'dı. Ancak başta Kudüs olmak üzere Filistin'in önemli şehirleri hâlâ Memlüklü idarecilerin hakimiyetindeydi. Mısır yolunu emniyete almak için öncelikle buraların ele geçirilmesi gerekiyordu. Bunun için de Yavuz, Vezir-i âzam Sinan Paşa'yı görevlendirdi. Sina Paşa kısa zamanda Safed, Nablus, Aclun, Gazze ve Kudüs'ü fethetti. Yavuz ise bu sırada Şam'dan Kudüs'e gelmişti.

Kudüs'ün Osmanlıların eline geçiş tarihi gün olarak kesin belli değildir. Ancak Yavuz, 31 Aralık 1516'da şehre gelmiştir. Şehrin Osmanlı yönetimine geçişi hakkında kaynaklarda farklı rivayetler yer almaktadır. Bu kaynaklar, şehrin kendi isteğiyle Osmanlı yönetimine geçtiğini yazmaktadır. Ancak, o sıradaki Kudüs Memlüklü valisi İli Bey, Memlük ordusunda yer almıştı ki, Kudüs'ün kendiliğinden Osmanlı yönetimine geçmesi biraz kuşkuludur. Olayların gidişatından anlaşıldığına göre Kudüs'ün fetih tarihi Ekim 1516 (Ramazan-922) olmalıdır.

YAVUZ SULTAN SELİM’İN KUDÜS’E GELİŞİ

Kışı Şam'da geçiren Yavuz, Aralık ayının sonlarına doğru buradan ayrılarak, 3 Aralık'ta devlet ileri gelenleriyle beraber Kudüs'e geldi". Yavuz'un şehre gelişi sırasında Kudüs'ün tüm ruhanileri padişahı şehrin dışında büyük bir tâzimle karşıladılar. Yavuz, ruhanilere gerekli ilgiyi gösterdikten sonra, şehrin tam karşısında otağını kurdurttu. Bu sıralar ikindi vaktiydi. Padişah akşam namazını Mescid-i Aksa'da kılacağını söyledi. Bunun üzerine görevlilere haber gönderildi. Kur'an'ın sitayişle bahsettiği bu kutsal mabed 12.000 kandille aydınlatıldı. Padişah bu kutsal kente namaz vaktinden önce girdi. Önce Kubbetü's- Sahra'da Rummân-ı Davud (a.s.) ile Nahl-i Hamza (r.a.)'yı ziyaret etti. Sonra Hacer-i Sahra'yı tavaf etti. Daha sonra Kubbe-i Sahra'nın altına indi ve burada iki rekât hacet namazı kıldı. Buradan akşam namazının edası için Mescid-i Aksa'ya geçti. Görevliler, padişahı kokulu mumlarla karşıladılar. Sultan burada akşam namazını eda ettikten sonra, biraz dinlendi. Daha sonra burada iki rekât hacet namazı kıdı, dualar etti. Yatsıyı da eda ettikten sonra otağına döndü.

Sultan, ertesi sabah binlerce koyun ve deve kurban ettirdi. Kubbe-i Sahra'yı ziyaret etti ve Mescid-i Aksa'da iki rekât hâcet namazı kıldı. Daha sonra şehri gezdi, Kudüs halkına ihsanlarda bulundu. 1 Ocak 1517'de Kudüs'ten ayrıldı.

II. Yavuz Sultan Selim'in Kudüs Ermenilerine Tanıdığı imtiyazlar Osmanlı Padişahı gerek Suriye'nin ve gerekse daha sonra Mısır'ın fethi sırasında bölge halkına son derece âlicenab davranmıştır. Bu bölgenin halklarının Müslüman olduğu düşünülürse durum tabii karşılanabilir. Ancak bu durumun gayr-i müslim halk içinde aynı olduğu apaçık görülmektedir.

Konumuz Kudüs olduğundan, Yavuz'un şehirdeki Hristiyan halka verdiği fermanı burada vererek konuya ışık tutacağımızı sanıyoruz. Sultanın Kudüs Ermeni Patriği'nin şahsında Hristiyanlara verdiği Nişan-ı Hümayûn metni günümüz Türkçesi ile şöyledir:

"Nişan-ı Hümayun,

Yüce Allah ve Peygamberine hamd ile Kudüs'e gelip, Safer ayının yirmi beşinci günü fethedilip, Ermeni toplumunun patriki olan Serkis adlı rahip, diğer bütün rahipler ve halk ile birlikte gelip benden yardım ve ihsan dilediler. Eskiden beri bazı şartlarla kendilerinde olan kilise, manastır ve diğer kutsal yerleri, Kudüs'ün içinde ve dışında bulunan kilise ve ibadethaneleri, eskiden hangi şartlarla ellerinde bulunuyorsa, yine aynı şekilde devam etmek üzere Ermeni toplumuna patrik olanlar sahip olacaklardır. Hazreti Ömer -Yüce Allah ondan razı olsun- hazretlerinin verdiği nâme ve Melik Selahaddin zamanından beri verilen em-i şerifler gereğince sahip bulundukları Kamame, Beyra'y-Lahm Mağarası ve kuzey tarafındaki kapı, büyük kiliseleri olan Mar Yakub. Deyr-i Zeytun, Habsü'l-Mesih ve Nablus ve kiliselerine bağlı mezhepdaşları olan Habes. Kıpti ve Süryani toplumlarına, Mar Yakub Kilisesinde oturan Ermeni patrikleri tarafından sahip olunup, başka toplumlardan hiçbir kimsenin karışmaması için bu nişan-ı hümayunu verdim. Emrim budur ki söylenilen şekilde hareket edilip, adı geçen büyük kilise Mar Yakub'da oturan Ermeni patrikleri, Kudüs'ün içinde ve dışında bulunan kiliseleri „manastırları ve diğer kutsal yerleri ile kendilerine bağlı mezhepdaşları ve yamakları Habes, Kipti ve Süryani toplumlarına gelenekleri üzere sahip olacaklardır. Ortaya çıkan işlerine, atama, görevden alma ve vakıflarıyla ilgili konularına, metropolit, piskopos, ruhban, papaz ve yardımcıları ile diğer Ermeni halkının miraslarına el koyabileceklerdir. Eskiden beri olduğu gibi Ermeni toplumu patriklerine, ellerinde olan kilise, manastır, mabet ve diğer kutsal yerlerine, kendilerine bağlı mezhepdaşları ve yamaklarına, başka toplumlardan hiç kimse karışmayacaktır. Kamame Kilisesinin ortasında bulunan türbe, Kudüs'ün dışında bulunan Meryem Ana mezarı, Hazret-i İsa'nın - dua ve selam onun üzerine olsun- doğduğu Beytü'l-Lahm Mağarası, kuzey tarafındaki kapının anahtarı, Kudüs'ün içinde Kamame kapısında iki şamdan ve kandilleri, yaktıkları mum ve buhurları, Kamame içinde inançları üzere ateş ve mum çıkarıldığında kendilerine bağlı olan mezhepdaşlarının türbe içine girip çevresinde dolanmaları, kapı içinin alt ve üstünde iki pencere, içeride bulunan mabet ve kutsal yerleri, Su Kapısı. Kamame avlusunda bulunan Mar Yuhanna Kilisesi, dışarıda Mar Yakub Kilisesi yakınındaki Habsü'l- Mesih ve diğer manastırları, mezarlıkları ve mezarları, Beytü'l-Lahm mağarası yakınında bulunan odaları ve misafir evleri, bag, bahçe ve zeytinlikleri ve sözü edilen bütün kilise, manastır, mabet ve kutsal yerleri, kendilerine bağlı mezhepdaşları ve diğer emlak ve eskiden beri sahip oldukları şeyler, belirtildiği üzere Ermeni toplumu ve patrikleri elinde ve tasarrufunda olacaktır. Kiliseleri ve kutsal yerleri ziyarete gelen Ermeni toplumu "Zemzem" denilen su yerine, panayırlarına ve diğer mabed ve kutsal yerlere vardıklarında, devletin yönetim görevlilerinden ve başkalarından hiç kimse karışmayacak ve rahatsız etmeyecektir. Bugünden sonra, ayrıntılarıyla anlatıldığı üzere verilen nişan-ı hümayun gereğince hareket edilip. başka toplumlardan hiç kimseyi karıştırmayıp, bu konuda çocuklarımdan, vezir-i azâmlardan, sulehå-i kiramdan, kadılardan, beylerbeyi, sancakbeyi, mirmirân ve voyvodaları, beytü'l-mal ve kassâm görevlileri subaşılar, zaimler, timar sahipleri, mübaşirler, amiller. Is erleri, mal sahipleri ve diğer kapım kullarından ve başkalarından özet olarak, küçük ve büyükten, yaratılmış hiçbir dertten, ne olursa olsun her ne suretle olursa olsun, her ne sebeple olursa olsun, karışmayacak, rahatsız etmeyecek, değiştirmeyecek ve bozmayacaktır. Her kim karışır, rahatsız eder, değiştirir ve bozarsa, hükümdarların yardımcısı olan Allah'ın katında suçlular takımından sayılsınlar. Şöyle bilinsin; hazineler açan hükmümü, alemi süsleyen ak tuğra ile parlak ve bezenmiş görenler, kutlu anlamını doğru ve anlatmak istediğimizi onaylama bilip, şerefli tuğrama güvensinler. 9 Kasım 1517.”

Sonuç olarak;

1- Metinden açıkça anlaşıldığı gibi gerek kutsal yerler hususunda ve gerekse inanç ve ibadet konularında daha önce İslam yönetimlerince tanınan pek çok hak". Yavuz Sultan Selim tarafından da aynen kabul edilip, bu haklar bizzat padişah tarafından güvenceye alınmıştır.

2- Ermeni Kilisesi ile mezhepdaş olan Habeş, Kipti ve Süryani toplumlarının dini sorumlulukları da Ermeni Kilisesine verilmiştir. Yavuz Sultan Selim'in bundaki amacı, başkentte bulunan Ermeni Patrikhanesi kanalıyla, buradaki tüm cemaatleri kontrol altında tutmak istemesinden kaynaklanmış olmalıdır.

3- Tanınan haklar sadece Kudüs için geçerli olmayıp, Kudüs'ün dışında bulunan kilise, manastır ve diğer kutsal yerler ile buralardaki Habeş, Kipti ve Süryaniler için de geçerlidir. 4- Yalnız kutsal mekanlar ve kiliseler güvenceye alınmakla yetinilmeyip buralara gelir sağlayan bağ, bahçe, zeytinlik ve evler de yine Ermenilerin tasarrufuna bırakılmıştır.

5- Dinlerince kutsal kabul ettikleri mekanları ziyaretleri de güvenceye alınmış olup hiç kimsenin onlara karışmamaları da istenmiştir.

6- Başka toplumlardan hiç kimsenin Ermenilere karışmayacağı güvence altına alındığı gibi hiçbir yöneticinin ve hatta hanedan üyesinin bile verilen bu hakları değiştiremeyeceği ve bozmayacağı güvencesi de verilmiştir. Buna yeltenenlerin Allah katında suçlu sayılması da istenmiştir.

Osmanlı İmparatorluğunda, Müslümanlar arasında Ermenilere özel bir yer verilmesi bu olaydan yaklaşık altmış yıl öncesine dayanır. Fatih Sultan Mehmet'in, İslam Hukukunda yeni bir kilise yapılması kesinlikle yasaklanmışken, hatta onarımı bile pek çok kayıt ve şartlara bağlanmışken, yeni bir Ermeni Patrikhanesi kurdurması, bağımsız bir araştırma konusu olabilecek kadar önemlidir Fatih'in bu girişimini, Yavuz'un Kudüs Ermenilerine vermiş olduğu bu ayrıcalıklar izlemiştir. Hatta, kutsal yerler dışındaki konularda, Fatih'in İstanbul Ermeni Patrikhanesine verdiği (metni bugün elde bulunmayan) hak ve imtiyazlar, Yavuz tarafından Kudüs Ermeni Patrikhanesine de verilmiştir denilebilir. Yavuz'un Kudüs'e girişi, gayr-i müslim halka bahşettiği bu imtiyazlar ile, Haçlıların 1099'da Kudüs'e girişleri ile Müslüman ve Yahudi halkın tümünü kılıçtan geçirmeleri; Müslümanlara ait kutsal mekanları tahrip, hatta bir kısmını hela yapmaları mukayese edilirse, iki kültür arasındaki insani değerler daha iyi anlaşılır". Yavuz Sultan Selim'in bu fermanından sonra, kendisinden sonra gelen Osmanlı Padişahları, her ihtiyaç duyulduğunda Kudüs ve Gayr-ı Müslim halk için yeni fermanlar göndermişlerdir. Bu fermanların ortak özelliği; Yavuz’un neşrettiği fermandan daha detaylı ve daha genişçe haklar vazetmeleridir.

(Kaynak: Arş. Gör. Dr. Şükran YAŞAR - Kudüs'ün Osmanlı Yönetimine Girişi Ve Yavuz Sultan Selim'in Kudüs Ermenilerine Tanıdığı İmtiyazlar )

Yorumlar

Gelişmelerden Haberdar Olun

@